26 Kasım 2012 Pazartesi

Three Colors Üzerine


ve Fransa bayrağı;


blue = özgürlük (liberty) || white = eşitlik (equality) || red = kardeşlik (fraternity)

21 Kasım 2012 Çarşamba

We need to talk about an injustice

Kimlik, ayrımcılık, adalet, ceza, hapis ve idam üzerine şimdiye kadar düşünülenden fazla düşünülecek çok şey var.. 
Yine enfes bir TED videosu. Bryan Stevenson,bize diğerleri tarafından saygı gören kimlik sahibi insanların diğerleri üzerinde bırakabileceği etki hakkında ufuk verici başından geçen bir hikaye anlatıyor. Ardından gelen hapis cezasıyla ilgili şimdiye ve geleceğe dair bilgiler. Akabinde idamla cezandırılanların masumluğuyla ilgili veri insanı şaşırtmaktadır...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Ekim 2012 HBR Türkiye'den Notlar










CEO MAAŞLARININ YAŞAM DÖNGÜSÜ Geofffrey Martin, Luis Gomez-Mejia ve Robert M. Wiseman
Getiriye dayanan CEO ücreti, aşırı risk almaya mı itiyor? Yoksa gerekli risklerin alınması için bir teşvik mi oluyor?
CEO’ların hisse opsiyonları almaya başladıkları ilk yıllarda, mevcut servetleri düşük, beklenen gelirleri yüksekken daha büyük riskler alma eğilimi artıyor. Ancak aynı yöneticiler birikmiş servetleri arttıkça daha temkinli davranıyor.
BÜYÜK LİDERLERİN DENEYİM İHTİYACI YOKTUR Gautam Mukunda
Şirket içinden işi çok iyi yapabileceğine inandığınız birini seçerseniz, çoğu zaman o da çok fazla deneyim sahibi diğer adaylardan daha iyi bir performans sergilemeyecektir. Şirket içinden gelen çalışanlar ki ben onlara filtrelenmiş liderler diyorum, iyi olabilirler ama muhtemelen dahi değiller. En iyi performansı gösterenler şirket dışından gelen deneyimsizlerdir.
Steve Jobs, Abraham Lincoln gibi en iyi liderler filtrelenmemiş olsa da, onları bu kadar etkin yapan farklı düşünme yeteneği ve bazı şeyleri belli biçimlerde yapmak zorunda hissetmemesi gibi öznellikler çoğu zaman korkunç sonuçlara yol açabiliyor. Filtrelenmemiş liderlerde risk de yüksektir, mükâfat da. Tim Cook ve Neville Chamberlain gibi filtrelenmiş liderler ise derin bilgi sahibidir ve sabit bir pozisyonda çok etkili olabilirler. Ama çoğu zaman aşırı ve ani değişimlere adapte olamıyorlar ya da dışarıdan gelenlerin hiç düşünmeden yıktığı statükoyu değiştiremiyorlar.
BÜYÜYOR… BÜYÜYOR… BÜYÜYOR…
Araştırmacılar 2016 itibariyle 3 milyar insanın, yani dünya nüfusunun yarısının online olacağını söylüyor... Analistlere göre interneti agresif bir şekilde kullanan küçük ve orta ölçekli şirketler daha fazla iş üretiyor.
İYİ İŞLERİN İSTENMEYEN SONUÇLARI Charles Handy
Kent merkezlerinde ise halkın parlamento sarayları var. Ama bunlar zamanla bugün gücün gerçek sahibi olan kurumsal dünyanın kulelerinin yanında birer cüce gibi kalıyor.
Bu kuleler paradokslarla dolu. Camdan yapılmışlar ama içlerini görmek imkânsız. Kapılarının ve çatılarının üzerindeki armalarda çoğu zaman hiçbir anlam taşımayan harfler ya da sözcükler var. Oradan gelip geçenlerin çoğu için bunlar isimsiz kurumlar, isimsiz insanlar ve isimsiz yatırımcıların atanmış çalışanları. Demokratik toplumların ekonomik motorları da en az monarşi kadar merkezden kontrol ediliyor ve demokrasilerin içine uzanan bir ada gibi orta yerine çöküyor. Gücün halkın kontörlünden çıktığına yönelik algı her geçen gün artıyor ve toplumun büyük bölümünün endişeleri göz ardı ediliyor.
BOYNER GRUBU CEOSUYLA MÜŞTERİYE SEVDALI OLMAK ÜZERİNE H. Cem Boyner
Adınız, soyadınız, annenizin kızlık soyadı… “Sana ne annemin kızlık soyadından” diyenler oldu. Baktık ki annenin kızlık soyadında hassasiyet var.  Bu arada Kayseri’de çok başarılı işler yapılmış bir mağazamızda çalışan ve en çok başvuru toplayan Belma’ya, “Annenizin kızlık soyadı sorusuna takılmıyor musun?” diye sorduk. Cevabı: “Hayır, öyle sormuyorum. Dayınızın soyadı ne diyorum, söylüyorlar hemen” oldu.
Satınalması, ödemesi cazip ürünler alıyorduk almasına da bunlar bizim için iyi olan ürünlerdi esasen, müşteri için değil. Güzel vadelerle ürünler alıyorduk, ama o ürünler müşterinin istediği ürünler olmayabiliyordu. “Koyunun önüne eti köpeğin önüne saman” koyuyormuşuz. Müşteri bizim satınalma modelimizle ve tedarikçiye ödeme vademizle değil, kendi satın almak istediği ürünü bulup bulamadığıyla ilgileniyordu.
BÜYÜK VERİ: YÖNETİM DEVRİMİ Andrew McAfee ve Erik Brynjolfsson
“Ölçemediğinizi yönetemezsiniz.” Hem W. Edwards Deming hem de Peter Drucker’e ithaf edilen bu özdeyişten çıkarılacak çok ders var.
Büyük veri hareketi, daha önce mantıksal analizde olduğu gibi veriden bilgi edinmeye çalışır ve bunu iş avantajına dönüştürür.
2012 yılından bu yana her gün 2,5 exabayt veri oluşuyor ve bu sayı her 40 ayda bir ikiye katlanıyor. 20 yıl önce internetin tümünde depo edilmiş veriden daha da fazla veri bugün her saniye internetten geçiş yapıyor... Bir exabayt ise bu miktarın (petabayt) bin katına veya bir milyon gigabayta eşittir.
Şirketler kendilerini ne kadar veri odaklı tanımlarsa, mali ve operasyonel sonuçların tarafsız ölçümünde o kadar iyi performans sergiledi. Özellikle de kendi sektöründe ilk üçü göğüsleyen veriye dayalı şirketler rakiplerine oranla yaklaşık yüzde 5 daha üretken, yüzde 6 daha kazançlıydı.
Eldeki veri kısıtlıysa, veriyi elde etmek maliyetliyse veya veri, dijital ortamda mevcut değilse yüksek mevkili insanlara karar alma hakkı vermek akıllıca olur, çünkü kararlarını edindikleri tecrübeyle, özümsedikleri örnek ve ilişkilere dayanarak verirler. Bu tür çıkarım ve karar verme süreçlerine “sezgisel” denir. İnsanlar, gelecekte neler olacağı, bir şeyin nasıl iyi yürüyeceği gibi öngörülerde bulunur ve ona göre davranır.
Pablo Picasso, “Bilgisayarlar gereksiz. Size yalnızca cevapları verebilirler” dediğinde de alan uzmanlarını düşünmüş olsa gerek.
Joy Kanunu’nu aklınızdan çıkarmayın: “En zeki insanların çoğu bir başkası için çalışır.” Veri setlerinizin bazılarını ve analitik sorunlarınızı internette veya dünyada ilgili kesimlerin ulaşabileceği ortamlarda paylaşın.
BÜYÜK DÖNÜŞÜM Süreyya Ciliv
O liderlik modelinin birinci kısmını işini iyi bilme, yön gösterme oluşturuyor, ikinci kısmı da takımı sürükleyebilme ve doğru yönde ikna edip onları heyecanlandırabilme. Ama tüm bunların ötesinde temek bazı özellikler de arıyorum. Çalışkanlığa çok önem veriyorum örneğin. Başarının yolunun çalışkanlıktan geçtiğini düşünüyorum ve çalışkan insanlarla çalışmak istiyorum. Bir diğer temel özellik ise dürüstlük.  Hatta belki dürüstlüğü birinci sıraya koymak daha uygun olur. Üçüncüsü öğrenmeye hevesli olmak… Yenilikçiliğe ve cesarete ihtiyaç var. Liderin inandığı vizyonun peşinde koşma cesareti olmalı. Ben Türkiye’deki profesyonellerin eksikliklerinden birinin cesaret olduğuna inanıyorum. “Patron ne düşünür” endişesi çok fazla. Hâlbuki önemli olan senin takıma kattığın değer.
VERİ BİLİMCİLİK: 21. YÜZYILIN EN ÇEKİCİ MESLEĞİ Thomas H. Davenport ve D. J. Patil
Veri bilimci, mücadelenin sürekli değiştiği ve verinin durmadan aktığı rekabet dolu bir ortamda, karar mercilerinin tasarısız analizlerden, veri ile süregelen bir diyaloga geçmelerini sağlar.
Genellikle elde ettiği bilgiyi görsel olarak anlatma ve bulduğu şablonları net ve ikna edici bir hale getirme konusunda yaratıcıdır.
Veri bilimcinin en temel ve genel yeteneği kod yazabilmesidir.
BENİM YOLUM Hüsnü Özyeğin
Kendini dışarı çıkarken elektrikleri kapatacak kadar sorumlu hissetmekten, sahiplenmekten geçiyor başarının yolu. Ben bunu yüreğiyle çalışmak şeklinde tarif ediyorum.
Bugün Amerika’da Silikon Vadisi’nde girişim sermayeleri ya da girişimcilerin yaptığı 10 işten biri yada ikisi başarılı oluyor. Sadece ikisi bile başarılı olduğu zaman çok büyük değer yaratıyorlar ama geri kalan sekizi batıyor, sürdürülemiyor.
Çünkü başarıya ulaşmak için sadece çalışma ve IQ yeterli olmuyor. Başarıda şans da önemli bir faktör. Ayrıca konjonktür çok önemli. Ve elbette zamanlama.
Fiba Sigorta hayat dışı sigorta yapan sigorta şirketleri arasında, kısacası kötü bir sektörde çok başarılı olan üç ya da dört şirketten biriydi. Aynı zamanda Fiba Sigorta sektörde para kazanan neredeyse tek şirketti o zaman. Orada sektörün fiyat rekabetiyle artık bizi aşağı çekeceğini düşündük. Çünkü bu geçici bir süreç değildi. Bilhassa yabancı şirketler pazardan pay almak için kıyasıya rekabet ediyorlardı. Pazar payı kazanma stratejisi belli bir süre sürdürülebilir ama sırf pazar payı için birkaç sene sermayeden harcayarak devam etmek akıllıca değil. Bu nedenle satmak istedik Fiba Sigorta’yı.
İLERİ MANTIKSAL ANALİZ SİZİN İÇİB ÇALIŞSIN Dominic Barton ve David Court
Altı farklı sektörden onlarca şirketle yürüttüğümüz çalışmamızda veri ve mantıksal analizden tam anlamıyla yararlanmak için birbirini destekleyen üç yeteneğin gerektiğini keşfettik. Öncelikle, şirketler çok sayıda veri kaynağını tanımlama, bir araya getirme ve yönetme yeteneğine sahip olmalı. İkincisi, çıktıları öngörmek ve optimize etmek için ileri analitik modeller oluşturma becerisine ihtiyaçları var. Üçüncüsü ve en önemlisi; yönetim, şirketi, veri ve modellerin daha iyi kararlar doğurabileceği şekilde dönüştürecek güce sahip olmalı. İki önemli özellik bu faaliyetlerin zeminini oluşturuyor: veri ve mantıksal analizin rekabet için nasıl kullanılacağına ilişkin net bir strateji ve doğru teknolojik mimari ve yetkinliklerin bir düzene sokulması.
Potansiyel verilere daha geniş bir bakış açısı getirmenin bir yolu da, “ihtiyacımız olan tüm bilgiye sahip olsaydık hangi kararlara imza atabilirdik?” sorusunu sormaktır.
SORUMLULUĞA NE OLDU? Thomas E. Ricks
Tugay Komutanı General Charles Bundel ordunun eğitim kitapçıklarının üç ya da dört ayda yenilenemeyeceğini, bunun için 18 aya ihtiyaç olduğunu söylediğinde Marshall bu sözünü iki kez daha düşünmesini istedi. “Yapılamaz” dedi Bundel. “Üzgünüm, o halde kovuldun” diye yanıtladı Marshall.
Görevden alma gücünün kaybı diğer sorunların da önünü açmış olabilir. Gerçek başarı ödüllendirilmediği ve inisiyatif almaktaki başarısızlıklar cezalandırılmadığı zaman risk almaya teşvik eden tüm sistem çökertiliyor.

Skyfall Üzerine




Bir süredir dediğim uzun bir müddettir sinemaya gitmiyordum/gidemiyordum, geçen cuma akşam boştum ve evde oturacağıma sinemaya gideyim dedim. Gişe listesine bakınca tabi direk olarak göze çarpan son James Bond filmi olan “Skyfall”. Hakkındaki düşüncelerime geçmeden belirtmek isterim ki ben senaryosu/kurgusu altında fikri bir düşünce yatan filmleri sever beğenirim, diğerleri sadece zaman harcama cabası.

Film çok heyecanlı bir sahneyle açılış yaptı; İstanbul sokaklarında aksiyonun zirvede olduğu sahnelerle giriş yaptı. Ardından Adele’nin seslendirdiği ve çok hoş bir görsel şovun eşlik ettiği bir başlangıç. Fakat sonrasında alışagelmiş James Bond klasiği. Aslında Bond serisinin vasatlığının kaynağı da bu, üstüne bir şey koymak yok: bayanlarla çevrilmiş takım elbiseli bir adamın aksiyon dolu maceraları. Bourne veya Batman serisini de ayıran bu: altında fikri bir düşüncenin yatması. 

Film, Bond ile MI6 arasındaki ilişkiyi irdeler olmuş; MI6 vatanı uğruna her şeyi yapabilecek ki bunlardan birisi en iyi ajanının ismini vermiş bir kurum ve James Bond ise her ne olursa olsun bir parçası olduğu kuruma karşı sadakatinden bir şey kaybetmeyen parlak bir ajan. Ayrıca double (00) operasyonu sorgulanmış: neden ve niçin bu yolla?

Film boyunca yönetimin sivile mi devlete mi bırakılmasına yer ayrılmış; ancak fazla şekilde yapaylığa kaymış halde: basit bir yol olan uzun düşünme duraklamaları içeren bir muhabbette basit şekilde cümlelerin ardı sıra dizilmesi. Ve bir yerde de bugünlerin modası olan faşizm ve vatanseverliği ayırt edememek trendine gönderme. Yasal işlem yaparken sınırlar dışına çıkılmasının bazı anlarda gerektiği: bana Dark Knight’taki herkesi dinleme sahnesine götürdü, ufaktan hissettirmemeye çalışarak yapılanları meşrulaştıran bir düşünceyi bilinçaltına gönderme, benzer sahneyi Q sahte izler bırakırken görüyoruz. Ayrıca Tiago Rodrigez ya da Raoul Silva, bariz şekilde Jokervari bir şey yapılmaya çalışılmış, Joker gibi konuşmalar, Joker gibi kılık değişiklikleri ve Joker gibi rahat davranışlar, yaptığından haz almalar, kural tanımaz olmak ve anın tadını çıkarmaya bakmak, Joker gibi her şeyin tadına varmayı istemek, Joker gibi beklenmeyeni yapmak, Joker gibi saçlarıyla birlikte farklı olmak. Cyber’ın önemine ve geleceğine dikkat çekilmiş byaağı bir şekilde, kötü niyetli insanların bu sayede neler yapabileceklerine örnekler sunulmuş, ve gizli servis için ne kadar da işlevli olduğu anlatılmış. Raoul Silva'nın sıçanlarla ilgili çocukluğundan paylaştığı bir anı da iyi bir hikayeydi, beğendim;
"My grandmother had an island. We could circle the whole place in an hour. Then one day, we went back to the island to see it infested with rats. They came from a sunken ship and fed on coconut. But my grandmother came up with a solution. She buried oil drums and filled them with coconut bait, luring them down the drums. In about three months, all the rats were trapped. So what do you do? Do you drown them? Burn them? You leave them alone. As soon as they run out of coconut, they begin to eat each other. When there are two left, you let them go toward the coconut trees. But they will not eat coconut anymore. They will only eat rat. You have changed their nature."

Aklımda kalan sahne; Tennyson'ın Ulysses adlı şiirinden;
 "Though much is taken, much abides; and though 
We are not now that strength which in old days 
Moved earth and heaven, that which we are, we are... 
One equal temper of heroic hearts, 
Made weak by time and fate, but strong in will 
To strive, to seek, to find, and not to yield."


İzlenir mi? İzlenir ama puanım 5.8/10, IMDB’deki 8.1/10’e karşı.

15 Kasım 2012 Perşembe

The happy secret to better work


"...most companies and schools follow a formula for success, which is this: If I work harder, I'll be more successful. And if I'm more successful, then I'll be happier. That undergirds most of our parenting styles, our managing styles, the way that we motivate our behavior.

And the problem is it's scientifically broken and backwards for two reasons. First, every time your brain has a success, you just changed the goalpost of what success looked like. You got good grades, now you have to get better grades, you got into a good school and after you get into a better school, you got a good job, now you have to get a better job, you hit your sales target, we're going to change your sales target. And if happiness is on the opposite side of success, your brain never gets there. What we've done is we've pushed happiness over the cognitive horizon as a society. And that's because we think we have to be successful, then we'll be happier..."

13 Kasım 2012 Salı

When Your Mind's Made Up- Marketa Irglova/Glen Hansard

2006 yapım 'Once' filminden;



so, if you want something
and you call, call
then i'll come running
to fight, 
and i'll be at your door
when there's something worth running for

when your mind's made up
when your mind's made up
there's no point trying to change it
when your mind's made up
when your mind's made up
there's no point trying to stop it

you see, you're just like everyone
when the shit falls all you want to do is run, away
and hide all by yourself
when you're far from me, there's nothing else

when your mind's made up
when your mind's made up
there's no point trying to change it
when your mind's made up
when your mind's made up
there's no point even talking
when your mind's made up
when your mind's made up
there's no point trying to fight it

so, if you ever want something
and you call, call
then i'll come running.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Acımak'tan Notlar


“İnsan faydasız olmadığını anladığı zamandır ki, hayatı az çok mana kazanır.”
“Merhamet duygusunun, beni korkunç bir ihtiras gibi kavramış olan, şehveti andırır zevkini anlayamazdı onlar.”
“Sonra şunu anlamaya başlıyordum ki, insanın gerçekten hissettiği bir yakınlık duygusu, istediği zaman prize sokacağı yahut çıkaracağı bir elektrik kontağı değildir ve başka birinin kaderiyle ilgilenmek, özgürlüğümüzün bir parçasını da elinizden alır.”
“Seçkin insanların ilk bakışta ötekilerden farklı görünmeleri gerektiği gibi bir yanlışlığa hemen hepimiz düşeriz.”
“Ama daha önce de söylemiştim size, merhamet duygusu iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Onu kullanmasını bilmeyen, vazgeçmelidir bu işten. Tıpkı morfin gibi merhamet de başlangıçta hastaya iyi gelir, onu yatıştırır, bir ilaç gibidir adeta. Ama dozunu kaçırdınız mı ya da frenlemesini beceremediniz mi, merhamet öldürücü bir zehir haline geliverir. İlk enjeksiyonlar faydalıdır, hastayı yatıştırır, acısını keser. Fakat insan ruhunun da, bedeninin de, her şeye alışmak gibi olağanüstü bir hassaslığı vardır. Nasıl sinirler gittikçe daha fazla morfin isterlerse, ruh da gittikçe daha fazla merhamet ister. Sonunda da sizin kendisine verebileceğinizden daha fazlasını arar. Nihayet öyle bir an gelir ki insan ‘hayır’ demek zorunda kalır. Kendisine ‘hayır’ dediğiniz kimse ona yardımı reddetmiş olsaydınız sizden daha fazla nefret eder ama siz yine de ona böyle demek zorunda kalırsınız.”
“O kadar toydum ki, tabiatın sillesini yemiş kimselerin de sevmeye cesaret edebileceklerini düşünememiştim. Çünkü tecrübesiz bir delikanlı dünyayı hep okuduğu kitapların ya da dinlediği hikâyelerin arkasından görür. O kendi hayatını yaşamadan önce, hayal etme gücünü yabancı hayaller, yabancı örnekler üzerinde işler. Kitaplarda, tiyatro piyeslerinde veya filmlerde ki bunlar çoğu zaman gerçeği basit, üstünkörü gösterirler, sevişenler hemen daima genç, güzel insanlardır. Onun için benim de zaten gönül işlerinde utangaçlığımın sebebi buydu. Hep bir kadının sevgisini uyandırmak için çok yakışıklı, çok meziyetli, çok talihli olmak gerektiğini düşünmüştüm.”
“Fakat yine de yalvararak af diliyorum senden, çünkü sensiz yalnız gece gündüz yok, umutsuzluk var sadece.”
“Ben o zamana kadar hep en büyük acının sevip de sevilmemek olduğuna inanmıştım. Şimdi ise bundan daha korkuncunun da var olduğunu anlıyordum. Bu da insanın, başkası tarafından kendisi istemeden sevilmesi ve sizi rahatsız edip hırpalayan bu ihtirasa karşı koymanızın imkânsız oluşu idi.”
“İnsanların yaşayışlarının sözüm ona normal olan o daracık çizgisi var ya, onun dışına çıkan her şey onlarda önce merak, sonra da kötü duygular uyandırır.”
“Kendi kendime şöyle düşündüm, ‘Gerçek sevgiyi tadanlar sıhhatleri yerinde, kendilerinden emin, gururlu, neşeli insanlar değildir; onların buna ihtiyaçları yoktur zaten; sevilmeyi kabul ediyorlarsa bunu, sanki herkes kendilerine saygı borçlu imiş gibi böbürlenerek, aldırmayarak yaparlar. Başka birinin kendilerine bağışladığı bu sevgi onlar için sadece bir süstür. Saçlarında bir ziynet, bileklerinde bir bileziktir ama bu onların hayatlarının tek saadeti, tek manası değildir. Ancak kaderin sillesini yemiş olan acizler, biçareler, felaketzedelerdir ki sevgiden bir fayda görürler. Birisi ömrünü onlara hasretti mi, böylelikle hayatın kendilerinden esirgediğini de bahşetmiş olur onlara. Ve ancak onlardır ki alçak gönülle, minnetle severler.”
“Fakat bütün intihar edenler aynı saçmalığı yaparlar: Kendilerini öldürmezden on dakika önce, hayattan çok düzgün bir şekilde ayrılmak gururuna kendilerini kaptırmadan edemezler. Kafalarına kurşunu sıkmazdan önce tıraş olurlar, çamaşır değiştirirler. Hatta bir kadından bahsedildiğini bile hatırlıyorum, kendini dördüncü kattan aşağı atmadan önce saçlarını kıvırttırmış, makyaj yapmış, çok meşhur bir lavantadan sürmüştü.”
“İnsanın vicdanı hatırladığı müddetçe, hiçbir hata unutulmuş değildir.”
“Ama ne yazık ki ahlakla hekimlik başka şeylerdir: Her hastalık aslında anarşik bir hareket, tabiata karşı bir ayaklanma başkaldırmadır. Onun için de hastalığa karşı bütün, ama bütün çarelerin kullanılması lazımdır. Hayır, hastalara hiç ama hiç acımamak lazımdır. Çünkü hastanın kendisi kanun dışına çıkmış, nizamı bozmuştur. Nizamı yeniden kurmak için ise, her ayaklanmaya karşı olduğu gibi gözünün yaşına bakmadan harekete geçmek elinize geçen her şeyi kullanmak gerektir. Çünkü iyilikle, gerçekle hiç kimse tedavi edilememiştir. Eğer bir hile işe yarıyorsa hile olmaktan çıkar bu artık ve çok iyi bir ilaç haline gelir…”
“Hastalarla yakınlarının, normal insanlara göre bambaşka bir dilleri olduğunu, onlar için ‘belki’nin ‘muhakkak’ demek olduğunu, umudun onlara adeta damla damla, ihtiyatla verilmesi gerektiğini, yoksa iyimserliğin başlarına vurup onları deli edebileceğini nereden bilebilirsiniz?”

Zweig, Stefan, Acımak, Kutup Yıldızı Yayınları, 2011, İstanbul. Çev. Volkan Ünal
resim kaynak

1 Kasım 2012 Perşembe

Ne Ödeyeceğine Sen Karar Ver Üzerine


HBR Türkiye'nin Ekim 2012 sayısında şöyle bir Araştırma Takibi vardı:

"Almanya'daki University of Marburg'dan Christian Traxler ve University of Jena'dan Gerhard Riener, Viyana'da hizmet veren self-servis Pakistan restoranı Wiener Deewan'daki "ne ödeyeceğine sen karar ver" kampanyasını gözlemledikleri iki yıl boyunca müşterilerin sadece binde 5'inin ücret ödemediğini tespit etti. İki yılın sonunda her öğün için ortalama 5 euro ödenmişti ve bu da maliyetleri karşılamaya fazlasıyla yetiyordu. Müşteri sayısı ise yüzde 50 artmıştı."

İlginç geldi. Neden çok büyük çoğunluk hesap ödemeyi tercih etmişti? Ahlak? Haya? Vicdan? Hakkını ödeme isteği? Yada ayıplanma korkusu? Çekince? Cesaret Eksikliği? Sosyoloji ve psikoloji penceresinden analiz edilmesine ihtiyaç duyulan bir araştırma olmuş diye düşünüyorum. Belki buradan yürüyerek insanında aslında iyi mi kötü mü olduğuna da gidebiliriz..

resim

Why democracy matters


The part that I liked from above video on TED;

"But in order to do so we need to get away from instrumental arguments. We need to get away from saying democracy matters because of the other things it brings. We need to get away from feeling, in the same way, human rights matters because of the other things it brings, or women's rights matters for the other things it brings. Why should we get away from those arguments? Because they're very dangerous. If we set about saying, for example, torture is wrong because it doesn't extract good information, or we say, you need women's rights because it stimulates economic growth by doubling the size of the work force, you leave yourself open to the position where the government of North Korea can turn around and say, "Well actually, we're having a lot of success extracting good information with our torture at the moment," or the government of Saudi Arabia to say, "Well, our economic growth's okay, thank you very much, considerably better than yours, so maybe we don't need to go ahead with this program on women's rights."
The point about democracy is not instrumental. It's not about the things that it brings. The point about democracy is not that it delivers legitimate, effective, prosperous rule of law. It's not that it guarantees peace with itself or with its neighbors. The point about democracy is intrinsic. Democracy matters because it reflects an idea of equality and an idea of liberty. It reflects an idea of dignity, the dignity of the individual, the idea that each individual should have an equal vote, an equal say, in the formation of their government."

It is a different perspective to support an idea, a thought or a suggestion; not telling what it brings but saying what it really means..

31 Ekim 2012 Çarşamba

Abant Gezisi Üzerine

Bayram tatili bahanesiyle bir yerlere gitmeyi düşünüyordum. Fırsattan istifade, Hırvatistan AB'ye girmeden vizesiz gitmeyi çok istiyordum fakat olumsuz faktörler araya girince vazgeçmek zorunda kaldım.
Tatilde İstanbul'a gidince Mahmut arkadaş beraber Abant'a gitmeyi önerdi. Madem öyle, yine Mahmut arkadaşın ayarladığı arabamızla vurduk kendimizi yollara.

Madem altımızda bir araba vardı, biraz da olsa etrafı geze geze gidelim dedik. Sapanca Gölüne uğradık. Gölün üzerinde dolaşabileceğimiz bisikletler vardı fakat eski bir tecrübemden dolayı ben binmek istemeyince arkadaşlar da ben binmez isem onlar da binmeyeceklerini söylediler, ben de binmedim, bu yüzden onalr da binemedi. Daha başka çok birşey yapamadık, bakındık, etrafında gezindik, ve çay/oraletimizi içtik.(bana da garip geldi de konu aralarına en az bir resim koyma isteğiyle aşağıdaki resmi koyuyorum :) )






Sonrasında yolumuza devam eder iken Mahmut arkadaşın önerisiyle yol üzerinde Tokad-i Hayrettin hazretlerinin kabrine uğrayalım dedik. İyiki de demişiz. Gerçekten çok güzel bir yer. Her yer sarı-turuncu-yeşil karışımı yapraklara bulanmış, sonbahar tamamen ortama sinmiş. Bir tepede küçük bir mescit, yanında kabristan, karşıda vakfın ücretsiz dağıtım yaptığı aşevi. Mescidi inşa ederken ağacın kesilmeyip tam mescidin ortasında bırakılması ve mescidin ufak bir caminin ortasında bulunması enterasandı.






Yapacağımızı yaptık, akabinde tekrardan Abant'a doğru yola koyulduk. Abant Abant denen bir büyük göl ve etrafında dağların yamaçlarına kurulmuş bir ormandan ibaret. Mangal yapabilirsiniz, gölün etrafında gezip hava alabilirsiniz, yukarıdaki yayla evlerine çıkabilirsiniz.




Öğle yemeğini aşevinde yemiştik. Akşam yemeğinde de alabalık yeriz diye düşündük, çünkü yazılanlara göre buranın alabalığı ünlü imiş, hatta literatürde kendine has özel ismi varmış.
Gölün etrafında gezelim dedik. Gezmek için beş seçeneğiniz vardı:
-yaya olarak
-özel aracınızla
-faytonla
-atla kısa bir tur
-bisikletle
Bizim niyetimiz bisiklet idi. Fakat arabayla gölün etrafında turlarken hiç bisiklet kiralayabileceğimiz bir yere denk gelemedik. Sorduk soruşturduk, meğer gölün etrafına kurulmuş otellerden kiralayabiliyormuşuz. 






Biraz geç olduğu için vazgeçip arabamızla biraz yukarı çıkarak gölü üstten görelim istedik. Gerçekten hoş bir manzara vardı.




Abant'a yolculuk etmeden önceki araştırmalarımızda alabalık yeme tavsiyesine denk geldik diyerek alabalık yiyelim dedik. Baktık bakındık, uygun yer araştırması yaptık, fakat gölün etrafında bulamadık. 



Sonrasına gerisin geri yola koyulacakken yol üzerinde bir yere denk geldik. Menüsünde "terayağlı alabalık" diye birşey vardı. Deneyelim istedik. Fakat ben herhangi değişik bir tad almadım, hatta hiç tat alamadım; hayatımda yediğim en tatsız -tatsız'ı olumsuz olarak söylemiyorum, tadın olmayışı anlamında kullanıyorum- balık idi.






Akşam yemeğimizi de yemiş olduk, karnımızı doyurduk. Tok karınla gecenin zifiri karanlığında anca iki aracın yanyana gelebileceği, bir tarafın uçurum bir tarafın dağ olduğu yoldan geri dönüş yolculuğumuz başladı. Trafiğe yakalanmamanın kaçarı olmayınca gece 12 gibi evde idim.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Amok Koşucusu'ndan Notlar

"Mumların alevleri kıvrıldı, bedenleri sıcacıkken soğuk suya adım atan insanlar gibi titreyerek karanlığa değdi, geri çekildi, yeniden uzandı, sonunda şamdanın üstünde titrek bir ışık bulutu kümelendi, halka halka genişleyerek tavana kadar yükseldi."

"...ve sonunda, en sonunda, onca zaman sonra, tekrar yaşadığını, hayatta olduğunu bilmek. Bu bir saniyelik yaşamanın bedelinin ölüm olması hiç de fazla sayılmazdı."

"-Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz?
+Amok mu?.. Galiba hatırlıyorum... Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk..
-Sarhoşluktan öte bu... çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi... insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması, öyle ki hiçbir biçimde alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamaz... İklimle bir bağlantısı var bunun, sinirlerin üzerinde fırtına gibi baskı yapan ve sonunda patlama noktasına getiren o boğucu, yoğun havayla... İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağı bilirler... o gelirken uyarmak için 'Amok! Amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz köpeği vururcasına vurup öldürürler onu yada o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..."

"Hiçbir şeyin benim için gerçekleşmediğini, ama yine de her şeyin bana ait olduğunu hissediyordum."

Zweig, Stefan, Amok Koşucusu, Can Yayınları, Ocak 2012, İstanbul. Çev. İlknur Özdemir
resim kaynak

11 Ekim 2012 Perşembe

Nigthcall -Kavinsky


I'm giving you a night call to tell you how I feel
I want to drive you through the night, down the hills
I'm gonna tell you something you don't want to hear
I'm gonna show you where it's dark, but have no fear

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

I'm giving you a night call to tell you how I feel
I want to drive you through the night, down the hills
I'm gonna tell you something you don't want to hear
I'm gonna show you where it's dark, but have no fear

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

There's something inside you (there's something inside you)
It's hard to explain (it's hard to explain)
They're talking about you boy (they're talking about you boy)
But you're still the same

9 Ekim 2012 Salı

Positive Action-Positive Thinking

An inspiring video on TED about acting positively not could but would change the ways of your thoughts and feelings;
"And so I want to say to you, don't fake it till you make it. Fake it till you become it. You know? It's not - Do it enough until you actually become it and internalize.
The last thing I'm going to leave you with is this. Tiny tweaks can lead to big changes. So this is two minutes. Two minutes, two minutes, two minutes. Before you go into the next stressful evaluative situation, for two minutes, try doing this, in the elevator, in a bathroom stall, at your desk behind closed doors. That's what you want to do. Configure your brain to cope the best in that situation. Get your testosterone up. Get your cortisol down. Don't leave that situation feeling like, oh, I didn't show them who I am. Leave that situation feeling like, oh, I really feel like I got to say who I am and show who I am."

And an article on The Guardian over closed to the topic; Here is the link of the article.

"Subsequent research has shown that the same effect applies to almost all aspects of our everyday lives. By acting as if you are a certain type of person, you become that person – what I call the "As If" principle."

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'ten Not



“Kibirle, şımarıkça, ruh, fikir, duygu dediğimiz, ıstırap dediğimiz şeylerin aslında ne kadar da zayıf, zavallı, acı veren şeyler olduğunu korkuyla hissediyorum, çünkü bunlar en üst düzeyde bile olsa acı çeken, kıvranan insan bedenini tamamen yok edemiyor, çünkü böyle anlarda dahi insan üzerinde yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmak yerine, damarlarındaki kan akmaya devam ediyor… Fakat biraz önce dediğim gibi, tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.”

Zweig, Stefan, BirKadının Yaşamından 24 Saat, Can Yayınları, Mart 2012, İstanbul. Çev. Gülperi Sert

3 Ekim 2012 Çarşamba

Macellan: Bir İnsan Bir Yaşam Üzerine


Alışagelmediğimiz bir Stefan Zweig ile karşılaşırız; lafı uzatan, aynı ifadeleri tekrar edip duran, sayfa doldurma telaşına düşmüş görünen, konuşma tonunda yazan, basit ifadeler kullanan, muhabbet ifadeleri tercih eden… Kitabı okudukça insanın artan merakı sonucu okumak daha da zorlaşıyor. Anlatılanlar ilgi çekici ve insan bir an önce olacak olana ulaşmak istiyor fakat sözün gereksizce fazlaca uzun uzatılmasından dolayı canını sıkıyor, moralini bozuyor, akıcılığını kaybediyor. Hiç Eramus’da Monteigne’de Amerigo’da Satranç’da gördüğümüz Zweig değil.
Sanki eklemeler var. Bildiğimiz Zweig gibi satır aralarında tespitler ve analizler yer alıyor fakat diğer Zweig tespitin ardından lafı uzatmadan tespite uygun düşen durumu dile getirir ve akıcı bir hava yaratırdı. Fakat burada tespitin hemen akabinde tespit tekrarlanıyor, durum uzatılarak ve genişletilerek ki bu meselenin dağılmasına sebep oluyor anlatılıyor.  Hiç yapmadığı şekilde tespitleri için yer kazıyor, ayarlamalar ve aynı kelimeler içeren ifadeler kullanıp sonrasında çarpıcı tespitini dile getiriyor; sanki biri daha öncesinde tespiti okumuş da anladıklarını tespit önüne koyarak kendinden sonra gelecek okuyucunun tespiti bir çırpıda anlamasını sağlama telaşına düşmüş imajı veriyor.
Çevirmen, diğer kitaplarda gördüklerimiz gibi değil. Kullanılan alıntılar ve göndermeler hakkında bilgi vermiyor, direk aldığı ifadelerin not şeklinde tercümesini yazmıyor; ya “yani” diyerek söylüyor ya da hiç söylemiyor.
Mevzusu yönünden okunası bir kitap fakat üslup yönünden okunamaz bir eser olmuş.

Kitaptan geri kalan birkaç not;
 “Ama demirin paslanması nasıl kaçınılmazsa, büyük karlar da büyük kıskançlıklar doğurur. Her ayrıcalık başkaları tarafından haksızlık olarak algılanır ve küçük bir grubun aşırı derecede zenginleştiği bir yerde haksızlığa uğrayanların koalisyonu kendiliğinden oluşur.”
“…her zamanki gibi, trajik öncü değil, onun başladığı işi bitiren kişi belleklere kazınır.”
“Fakat karşı safa geçenler –Roma’da olsun, Sevilla’da olsun –asla tam güven uyandırmazlar. Bir bayrağı terk edenin, ikinci bayrağa da ihanet edeceği; bir krala sırt çevirenin, ikincisine de sadık kalmayacağı kuşkusu bir gölge gibi peşindedir. Karşı safa geçen kişi, yenerse de yeniktir yenilirse de; her iki tarafta da nefret uyandırır; her yerde yalnızdır, herkese karşı tek başınadır. Fakat bir trajedi, ancak kahramanı durumunun trajikliğinin bilincine vardığında gerçekten başlar…”
“Macellan’ın en cüretkâr planları iyi çelik gibi tutkunun ateşinde dövülmüş, ama soğukkanlı düşüncenin buzunda sertleştirilmiştir.”
“Diktatörler tam bir zafer kazandıktan sonra daha fazla hak tanımaya, iktidarlarını güvence altına aldıktan sonra fikirlerin özgürce ifade edilmesine izin vermeye eğilimlidir zaten.”
“İspanyol fatihler döneminde yerlileri felç eden bu korkunun en dokunaklı örneklerinden biri, nehirde boğulan bir İspanyol’la ilgili epizoddur. Indiolar bir kulübeye koydukları cesetten üç gün boyunca gözlerini ayırmamışlar, ama yabancı Tanrı’nın dirileceğinden korktukları için cesede dokunmaya cesaret edememişlerdi. Ancak ceset çürümeye başlayınca cesaretlerini toplamış, güç birliği yapıp ayaklanmışlardı.”
“…yaşayanlar ölülere karşı daima haklı çıkmıştır.”

Zweig, Stefan. "Macellan: Bir İnsan Bir Yaşam", Can Yayınları, 2010, İstanbul. Çevir. Zehra Aksu Yılmazer

Bonnie And Clyde Üzerine



Film bittiğinde Bonnie ile Clyde ikilisi, izleyicinin aklında bir efsane olarak kalır ve bunda son sahnenin önemli bir payının olduğunu düşünüyorum. Sahneyi geri alalım:
Fİlm boyunca edindiğimiz izlenimler sonucunda Clyde, banka soygununda aniden silahına sarılan polisin şapkasını uçurabilecek kadar iyi bir silah kullanıcıdır, bankayı soyarken çiftçiye parasını almasını söyleyecek kadar halk taraftarıdır, yaralanmasının ardından C.W. Moss’un karşılaştığı yoksulların bir şeyler verme telaşına düşmesiyle anlarız ki halk tarafından benimsenmiş ve sevilmiştir,  “a lover boy” olmamasına rağmen Bonnie’nin zengin olmayan biricik sevgilisi olmuştur ve ikisi birlikte iyi bir ikili olmuştur. Bonnie ise, filmde öğrendiğimiz yazdıklarıyla “The Barrow Gang”e efsanelik havası verir, haklılık resmi kazandırır, sempatiyle bakılmasını sağlar; kısacası Clyde’ın da dediği gibi;
“You know what you’ve done there? You told my story. You told my whole story right there. One time I told you I was gonna make you somebody. That’s what you’ve done for me. You made me somebody they’re going to remember.”
Ve filmin sonu gelir: Kendine yamuk yapıldığını düşünen şef öcünü almaya gelir. Şefin öncülüğünde kurulan tuzak sonrasında önce ciddi şekilde ikilinin tarandığını ve delik deşik olduğunu görürüz. Ardından durgun bir sahne; bir sessizlik çökmüş ve Bonnie ile Clyde boylu boyunca uzanmış, soluksuzca yatmaktadırlar – bir hata var ama yeri değil. Sonrasında şef ve adamları saklandıkları çalılıkların arkasından çıkarlar ve yoldan geçerken olanları görenlerle birlikte arabanın yanına gelirler. Yüzlerindeki ifadeden dolayı izleyici, az önce ikilinin öldüğünü görmüş olsa da onların ne gördükleri konusunda meraklanır fakat kamera ikiliye dönmez. Ve bir sır oluşur: acaba ne vardı? Ve işte burada ikilinin efsanesi ölümleriyle yıkıma uğramadan yaşamaya devam eder çünkü biz, onları en son görenlerin yüzlerindeki ifadeden dolayı diğer normal, sıradan insanlar gibi ölmediklerini ve farklı bir şeyler olduğunu düşünüyoruz, yani ikilinin ölümü de farklıydı efsanelikleri kadar.

Bonnie'nin yazmış olduğu şiir;
"you've read the story of jesse james--
of how he lived and died;
if you're still in need
of something to read
here's the story of bonnie and clyde.

now bonnie and clyde are the barrow gang.
i'm sure you all have read
how they rob and steal
and those who squeal
are usually found dying or dead.

there's lots of untruths to these write-ups;
they're not so ruthless as that;
their nature is raw;
they hate the law--
the stool pigeons, spotters, and rats.

they call them cold-blooded killers;
they say they are heartless and mean;
but i say this with pride,
that i once knew clyde
when he was honest and upright and clean.

but the laws fooled around,
kept taking him down
and locking him up in a cell,
till he said to me,
"i'll never be free,
so i'll meet a few of them in hell."

the road was so dimly lighted;
there were no highway signs to guide;
but they made up their minds
if all roads were blind,
they wouldn't give up till they died.

the road gets dimmer and dimmer;
sometimes you can hardly see;
but it's fight, man to man,
and do all you can,
for they know they can never be free.

from heart-break some people have suffered;
from weariness some people have died;
but take it all in all,
our troubles are small
till we get like bonnie and clyde.

if a policeman is killed in dallas,
and they have no clue or guide;
if they can't find a fiend,
they just wipe their slate clean
and hang it on bonnie and clyde.

there's two crimes committed in america
not accredited to the barrow mob;
they had no hand
in the kidnap demand,
nor the kansas city depot job.

a newsboy once said to his buddy:
"i wish old clyde would get jumped;
in these awful hard times
we'd make a few dimes
if five or six cops would get bumped."

the police haven't got the report yet,
but clyde called me up today;
he said, "don't start any fights--
we aren't working nights--
we're joining the nra."

from irving to west dallas viaduct
is known as the great divide,
where the women are kin,
and the men are men,
and they won't "stool" on bonnie and clyde.

if they try to act like citizens
and rent them a nice little flat,
about the third night
they're invited to fight
by a sub-gun's rat-tat-tat.

they don't think they're too smart or desperate,
they know that the law always wins;
they've been shot at before,
but they do not ignore
that death is the wages of sin.

some day they'll go down together;
they'll bury them side by side;
to few it'll be grief--
to the law a relief--
but it's death for bonnie and clyde." kaynak

1 Ekim 2012 Pazartesi

Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi'nden Notlar


Sarazen: Ortaçağ’da Batılıların Müslüman halklar için kullandığı ad.
America: Latin dillerinde kıta adlarının tanım edatları dişidir. Bu nedenle Waldseemüller’in de belirttiği gibi, yeni kıtayı adlandırırken eril bir isim olan Amerigo’nun dişil karşılığı olarak America kullanılmıştır.
Deus ex machina: Konudaki düğümü çözmek içim oyuna bir tanrının sokulması: bir bunalımı çözmek için dışarıdan müdahale.

“Dünyevi cennet diye bir yer varsa buradan uzak olmamalıdır,” şeklindeki sözleriyle Vesputius [Amerigo Vespucci], “çağının en gizemli umutlarından birini de farkında olmaksızın anımsatmış olur. Kilise Babaları (büyük Hristiyan bilginler), özellikle de Yunan teologları çok uzun zaman önce Tanrı’nın Âdem’in işlediği ilk günahın ardından Cennet’i büsbütün yok etmediği, onu sadece ‘karşı dünya’ya, insanların ulaşamayacağı bir yere kaydırdığı savını ortaya atmıştır. Mistik teolojiye göre bu ‘karşı dünya’, okyanusun ötesinde, yani ölümlülerin geçemeyeceği bir bölgenin ardında yer almaktadır. Ancak kâşiflerin cesareti o güne dek aşılmaz sanılan okyanusu alt etmeyi ve diğer yarımkürenin yıldızlarına ulaşmayı başardığına göre, insanlığın eski hayalinin gerçekleşip cennetin yeniden kazanılması niçin mümkün olmasın!”
“…bu gururlu, yenilgi nedir bilmeyen sözcük, bir yanlışlıkla bir hakikatten doğan piç, tüm haşmetiyle yükselip pençelerini ölümsüz kurbanının etine geçirir.”
“Hakikatin söylentiye yetişmesi nadiren mümkün olur.”
“Cervantes’in Afrika maceraları, Dante’nin gezi yılları ve Shakespeare’in tiyatro dönemi hakkında da arşivlerden öğrenebildiğimiz bundan daha fazlası değildir. Ama Cervantes yine de savaşmış, Dante ülke ülke gezmiş, Shakespeare de yüzlerce kez sahneye çıkmıştır. Bazen dosya ve belgeler bile yeterli kanıt değilken bunların yokluğu nasıl kanıt sayılabilir?”
“…belki de onun dünyamızın keşif tarihi içindeki başarısını en iyi tarif eden çelişki, Kolomb’un Amerika’yı keşfetmiş ama tanıyamamış; Vespucci’nin ise orayı keşfetmediği halde bunun yeni bir kıta olduğunu anlamış olmasıdır. Bu başarısı her daim hayatıyla, adıyla beraber anılacaktır. Çünkü belirleyici olan tek başına eylem değildir, bunun tanımı ve etkisi daha önce gelir.”
“Tarihten adalet bekleyen, onun vermeye yanaştığından çok daha fazlasını istemiş demektir. Tarih, ölümsüzlüğü genellikle yalın, ortalama bir insana dağıtırken en cesur ve bilge olanları, isimsiz karanlığa savurur.”

Zweig, Stefan. "Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi", Can Yayınları, Şubat 2012, İstanbul. Çevir. Gülperi Sert