28 Mayıs 2012 Pazartesi

The Intouchables Üzerine


Dostluğun ne olduğunu hatırlattı. Dostluğun, dostunun eksiklerini kabullenmek olduğunu tekrardan seyrettirdi. Acı realitelerden oluşan hüzün, acıma, dram tabloları değil de bu realitelerin üzerine kurulu tekrar yaşanılası anılar yaşayabilmek olduğunu... beraberce görmemek ve seyretmek, birlikte hız yapmak ve aynı espriye gülebilmek olduğunu... birlikte acıların üzerine yürümek ve beraber çözüm üretmek olduğunu... birinin diğeri için iyi bildiğinden vazgeçmeyeceğini... diğerinin yapmak isteyip de yapamadığına cesaretlendirebilmek ve durumun oluşmasına yardım etmek... karşısındakinin hayatında ördüğü duvarda koyacağı bir sonraki tuğlayı taşıyarak yardım etmek olduğunu tekrardan gösterdi.

Özellikle son sahnesi anlamlı idi. Dostun dostunun kendisine rağmen yerine yetiremediği arzusunu yerine yetirmesinde itici güç olmayı kabul etmesi. Bu zor şartlar altında barınmaya çalıştığımız dünyada en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey; bizden başka bizi düşünen birine ihtiyaç ve kendimiz haricinde bir dosta daha sahip olmak. Çünkü bazen kendimiz, kendimize karşı gelmekte, isyan etmekte, itaat etmemekte, aykırı davranmakta, aksi olmaktadır. Burada dostumuz bizden yana olursa kendimize rağmen kazanan biz -kendimiz ve dostumuz- olacağız. 

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Günübirlik Amasra

Bir seneden fazla olacak Amasra'ya gitmeyi istiyordum. Hatta Google Map üzerinden gidilecek yerleri işaretlemiş, hazırlıklarımı yapmış ve bir yol arkadaşı bekliyordum.

Geçenlerde liseden bir arkadaşım, onun da okulunun bittiğini, boş olduğunu ve gezmek istediğini söyledi. Hemen hedefi söylediğim; "İleri! Amasra'ya doğru!" Bloglar yeniden okundu, araştırmalar yapıldı, harita güncellendi ve hazırlıklar tamamlandı. Amasra'da güneşin doğuşu veya batışını yakalamak istiyorduk. Fakat Amasra'ya en son 23:59'da ve ilk 07:30'da giden araba vardı. İkisi de uymuyordu ancak gün ortasında oraya vararak günü öldüreceğimizi düşünerek 23:59'a biletlerimizi aldık ve yola çıktık. 04:30 olmadan Bartın terminaline vardık. Bloglarda terminalden Amasra'ya götüren minibüs seferlerinin buradan 07:00'de başladığını okumuştuk ama meğerse bu yenisi imiş, bi de eski terminal varmış. 06:30'a kadar kitap müzik ile geçti; yanımızda Yanni-Nostalgia olması ayrı bir güzeldi. Yolculuğun en sevdiğim yanı, gerçekten yalnızlığa ulaşman ve bu yalnızlığı hissettiğinde yanında kitabın ve müziğinden başka sadece suyunun olması. 

06:30'da geldiğimiz otobüs şirketi servisi ile eski terminale geçtik. Minibüs seferleri de 07:30'da başlıyormuş. Biraz oyalanma ve sonrasında 4TL ile Amasra'ya doğru yolculuk başladı. Fatih Sultan Mehmed, Bakacak Tepesi'nde Amasra'ya bakarak;
"-Lala, Çeşm-i Cihan bu mu ola?" (Dünyanın gözbebeği burası mı?) der. 

Bloglarda Bakacak Tepesinde bir çay bahçesi olduğundan bahsediliyordu. Madem öyle, kahvaltıyı burada yapar ve aşağıya yarım saat yürürüz diye planlamıştık. Fakat biz tepeye vardığımızda hiçbir yer açık değildi. Bir abimiz çayını demliyordu. Kahvaltı yapabileceğimiz yer aradığımızı söylediğimizde öyle bir yerin bu saatte bulunamayacağını fakat istersek dört poğaçasına ortak olabileceğimizi söyledi. Teşekkür ettik ve yürümeye başladık.

Bir taraftan Amasra'nın evlerinin çatılarını diğer taraftan engin Karadeniz'i seyrediyorduk. Bu manzara eşliğinde longest path yapılmak istenilseydi ancak o kadar uzun olabileceği bir yolu yürüyorduk. Yeşilliğin kokusu, denizin esintisi, manzaranın güzelliği yine şikayetleri dillendirilmeden batırdı.
Sonrasında bir pastaneden poğaçalarımızı aldık, Küçük Liman tarafında denize sıfır Sefa Parkında çay eşliğinde kahvaltımızı yaptık.
3TL'mizi verip Amasra Müzesi ile turumuza başladık. Arkeolojik ve etnografik birkaç diyebileceğim kadar az eser vardı. Galiba gezdiğim en küçük müze idi. En ilginci ise Osmanlı kısmında "Minyatür Şarap Fıçısı" olmasıydı; Osmanlı'da gerçeği de var mıydı acep? Cenova armalarını da görmek güzeldi.
Ardından Amasra Kalesi yollarına düştük. Yolumuza Direkli Kaya çıktı. Başladık etrafını arşınlamaya; çok güzel ve tatlı küçük bir alan.
Kemere Köprüsü'ne vardık; tatlı hoş bir köprü. Işıklandırma, etrafında gezebilme alanı, suyun kıyısına varan merdivenler felan yapılarak işlevler eklenebilirdi. Herşey bizim çabamıza baktı.
Kale arayışlarımız sürüyordu ve biz karşımıza ciddi bir kale çıkması beklentisindeydik. Fakat kale duvarlarının tam dibine yapılan evler, hatta ev yapmak için yıkılan kale duvarlarından dolayı kaleden bir eser kalmamış. Atatürk portresini bulduk. Gerçekten buradan Amasra bi başka güzel görünüyormuş.
Cenova Şatosu'nu bulalım dedik, bulamadık. Bizans döneminde kilise iken fetih sonrası camiye dönüştürülen Fatih Camii'ni gördük. Daha vakit var idi.
Küçük Liman tarafında kayalıklara tırmanmalar başladı. Denize açılmış bir kayaya bıraktık kendimizi. Uzandık, dinlendik. Bir yanda martı sesleri, diğer yanda Tavşan Adası'nı döven dalgalar, bir tarafta denizden esip yüzümüzü yalayan rüzgar, diğer tarafta tepede güneş.. Galiba hayat güzeldi :)
Hala vakit varken Çekiciler Çarşısını gezelim dedik. Hoştu, farklıydı, tamamen ağaç işçiliği üzerine eserler satılıyordu.

Vakit geldi, cumamızı kıldık. Normalde bu camide Osmanlı'da sürdürülen hutbeye kılıçla çıkma sünneti devam ettiriliyormuş fakat bu cuma, caminin gerçek imamı gelmediğinden biz de ne kılıcı gördük ne de kılıçlı hutbe dinleyebildik.

Sonrasında öğle yemeği molası; bloglara bakınca göze çarpan birkaç mekandan birisi Canlı Balık idi. Barbunya ve istavrit önerildi. Ortaya meşhur bir Amasra salatası tabağı. Yemeğin ardından müessese ikramı Ballı Yoğurt Tatlısı. Ve faturalı bahşişimizi de vererek buradan çıktık.
Ağlayan Ağaç Cafe'ye gidelim dedik. Biz normal güzel düzenlenmiş yeşil bir çay bahçesi beklerken karşımıza birkaç banka servis edilen çaylar çıktı. Olmadı, o zaman arkamızda kalan tepeye çıkalım dedik. Meğerse Amasra Feneri de burada imiş. Tekrardan kuşbakışı Amasra'yı görmek güzel oldu.
18:30'da arabamız vardı. Vakit tamamdı. 16:00 minibüsü ile eski terminal, 18:00 otobüs şirketi servisiyle terminal, sonrasında ver elini Ankara. Varış 22:40 idi. Ve böylece uzun sürenin hasreti ve hülyası da sona ermişti.

Elde kalan not: yolculuk boyunca yanında aklına gelen düşünceleri direk yazabileceğin araç-gereç bulundur!

8 Mayıs 2012 Salı

The Simpsons -Season 23 Episode 23

I like how The Simpsons ironizes issues!

On a documentary about Krusty Burger, Declon Desmond says;
     "I’m so weak… I can’t even fill out this application for Documentary Film Oscar."
And then this screen comes:


3 Mayıs 2012 Perşembe

Dexter -Season 1 Episode 1: Dexter


Bol boş zamanın getirdiği sıkkınlıkla kararlılığımı bozup yeni bir diziye başlamaya karar verdim: Dexter. IMDb'nin Best TV Series sıralamasında bulunan 2000'li yıllardan izlemediğim birkaç seriden biriydi. Öyleyse hem sıkıntıyı atmak hem boş zamanı harcamak hem de farklı kulvarda bir dizi izlemiş olmak için başlayayım dedim.

Posterlerinin çoğunda olduğu gibi kan, ana portre; daha ilk bölümünün ilk dakikası bitmeden kan kokusu duyuluyor. Ve tam bölüm bitecek derken dizinin "I wanna play a game!" modunda olduğu işareti veriliyor.

Açıkçası sığ bir konusu olduğunu düşünüyorum, Fringe gibi. Fringe, dayanamayıp meseleyi paralel evrenlere bağlamıştı. Bu dizide nereye köprü atılacağını merak ettim. İzleyelim görelim :)

Coldplay -The Scientist

En sevdiğimle başlayalım;
 "-you don't know how lovely you are.."