28 Ağustos 2012 Salı

Gemi, Deniz ve Ay

Heat'den İki Sahne


Eady: You travel a lot? 
Neil McCauley: Yeah. 
Eady: Traveling makes you lonely? 
Neil McCauley: I'm alone, I am not lonely. 

Vincent Hanna: Seven years in Folsom. In the hole for three. McNeil before that. McNeil as tough as they say?
Neil McCauley: You looking to become a penologist?
V: You looking to go back? You know, I chased down some crews guys just looking to fuck up, get busted back. And you?
N: You must've worked some dipshit crews.
V: I worked all kinds. 
N: You see me doing liquor store holdups with a ''Born to Lose'' tattoo on my chest?
V: I do not.
N: Right. I am never going back.
V: Then don't take down scores.
N: I do what I do best: I take scores. You do what you do best: Try to stop guys like me.
V: So you never wanted a regular-type life?
N: What is that? Barbecues and ball games?
V: Yeah.
N: This regular-type life like yours?
V: My life? No, my life.... My life's a disaster zone. I got a stepdaughter so fucked up, because her real father is this large-type asshole. I got a wife. We're passing each other on the down slope of a marriage. My third. Because I spend all my time chasing guys like you around the block. That's my life.
N: A guy told me one time: ''Don't let yourself get attached to anything you are not willing to walk out on in 30 seconds flat if you feel the heat around the corner.'' Now, if you're on me and you got to move when I move, how do you expect to keep a marriage?
V: That's an interesting point. What are you, a monk? 
N: I have a woman. 
V: What do you tell her? 
N: I tell her I'm a salesman. 
V: So then, if you spot me coming around that corner, you just gonna walk out on this woman? Not say good bye? 
N: That's the discipline. 
V: That's pretty vacant, you know. 
N: Yeah, it is what it is. It's that or we both better go do something else, pal. 
V: I don't know how to do anything else. 
N: Neither do I. 
V: I don't much want to either. 
N: Neither do I. 
V: You know, I have this recurring dream. I'm sitting at this big banquet table and all the victims of all the murders I ever worked are there and they're staring at me with these black eyeballs because they got eight-ball hemorrhages from the head wounds. And there they are, these big balloon people because I found them two weeks after they'd been under the bed. The neighbors reported the smell and there they are all just sitting there.
N: What do they say?
V: Nothing.
N: No talk?
V: Just, they have nothing to say. We just look at each other. They look at me and that's it. That's the dream.
N: I have one where I'm drowning. I gotta wake myself up and start breathing or I'll die in my sleep.
V: Know what that's about?
N: Yeah, having enough time.
V: Enough time to do what you want to do?
N: That's right.
V: You doing it now?
N: No, not yet.
V: You know, we are sitting here, you and I, like a couple of regular fellas. You do what you do and I do what I gotta do. And now that we've been face to face, if I'm there and I gotta put you away, I won't like it. But I tell you, if it's between you and some poor bastard whose wife you're gonna turn into a widow, brother, you are going down. 
N: There is a flip side to that coin. What if you do got me boxed in and I gotta put you down? Cause no matter what, you will not get in my way. We've been face to face, yeah. But I will not hesitate. Not for a second. 
V: Maybe that'll be. Or who knows?
N: Maybe we'll never see each other again.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Garipçe Köyü ve Rumeli Feneri

İstanbul denilince tarihi yarımadadan sonra akla iki kıtayı birbirine bağlaması ve iki denizin kavuşması gelir. Ama şimdiye dek nerede kavuştuğu hep mechul kaldı . Mahmut arkadaşla dedik gidelim, gezelim de görelim.
Taksim metrosuyla Hacıosman durağında indik. İETT 150 otobüsüyle yola düştük. Garipçe yolunda inerek köye vardık.
Köy, Amasra'nın bir türevi gibiydi; daha küçük, daha betonarme, daha az yeşil, daha az köy, daha az yerli, daha pis. Fakat daha muhafazakar bir yerdi.
Köyün resimlerini yapan birkaç Rus ressama denk geldik fakat ne Türkçe ne de İngilizce bilmedikleri için herhangi bir iletişimimiz olamadı, yapabildiğimiz birkaç el kol hareketiydi.
Cenevizliler'in denizin dibinde sarp kayalıklara yapmış oldukları kaleyi gezdik; gerçekten çok güzeldi. Özellikle hafif esintiden oluşan dalgaların kıyıya vurmaları ve köpürmeleriyle kıyıyı beyaza boyamaları..

Ardından yürüyerek fenere doğru yol aldık; amaç otostop çekip bir arabayı durdurarak veya  geçecek ilk otobüse yetişip onunla gidebilmekti. Araba yakalayamadık ancak durağa yarım kala otobüse denk geldik, o da tam durakta olmadığımız için durmadı. Yarım dakika sonra durağa vardığımızda ise mesaj içerikli bir manzara ile karşılaştık:
Biraz daha yürümenin ardından fenere vardık.


Balığımızı yedik, palamutun son demleriymiş. Ardından güneş batışı ile görüntü yakalayabilmek için makinelere abandık.



Ve sonrasında bir başka macera için başlangıç noktasına dönmek üzere tekrardan geri dönüş yolculuğu..


21 Ağustos 2012 Salı

The Searchers'dan Bir Kare



filmde edindiğiniz izlenimlerden sonra Ethan Edwards'ın kapıdan çekip gidişini gösteren bu kare, insanın içine dokunuyor..

19 Ağustos 2012 Pazar

Ulucanlar Cezaevi


Dar bir geçitte alçak bir tavan sizi karşılıyor. Kafanızı eğerken kulağınıza ulaşan müziğin mısraları ile diken diken oluyorsunuz. Ardından uzun bir koridor. Köşelerde asker kıyafetli mankenler. Ve burnunuza direk çarpan lağım kokusu. Yapay da olsa sanki seni içeri almışlar hissiyle insanı yüreğini ürküten korku ve geçmişte geçenleri düşünerek yüreğe düşen hüzün, kalbinizi sıkıştırmaya başlıyor.
Koridorun solunda yer alan koğuşlarda dışarı açılan pencerelerden içeri güneş sızıyor; yüreğinizi içerisinde ümit kırıntısı bırakarak öldürmek istercesine.
Koridor sonrasında bi daha koridor. Ve koridorlar... adı da Adnan Menderes Bulvarı!
Hilton 9. ve 10. koğuşlar: Osman Bölükbaşı için özel yapılmış. Sonrasında bu koğuşlar ülkenin ünlülerinin kaldığı uğrak yer olmuş. Adı Hilton, çünkü Ankara'nın güzel manzarasını gören penceresi var. Ve buradakiler burada ölmüyor.
Ceza kesinleşene kadar kalınan yerin adı: müşahade odaları, nağm-ı diğer tecritler. Kapkaranlık hücreler, ufacık delikten zorlarcasına sızan bir ışık, koridorda yankılanan diğer hücrelerden yükselen "ben suçsuzum" yakarışları, eğilerek koridora bakabileceğiniz bir hücre penceresi... Herkes de "Gardiyan, aç kapıyı!" diye bağırıyor. Hücrenizde tek yoldaşınız fareler ve ayağınıza takılı kapkalın pragmalar; kıstırılmışsınız da yetmemiş gibi. Dikkatimi hücrelerin hepsinin tavanının sağında yer alan üst katın lağım borusu çekti. Acaba tavan o zaman da bugünkü kadar temiz mi idi, hücreler gibi? Koridorun sonundaki hücreye girip tahta yatağın sert üzerine sessizce büzülerek bağrışların yükseldiği koridora kulak veriniz. O günleri azıcık hissedeceksiniz.
Mutfak eşyaları; içeridekiler gibi hepsi anandolunun bir yerinden kopup gelmiş gibi...
Koğuşlardan birinin duvarında yazılı;
"Ölüm dediğin zavallı bir böcektir. 1 yıl 3 ay 15 gün."
20-25li yaşlarında bıyığı terlememiş delikanlılar. Deniz Gezmiş idam edildiğinde benim yaşımdaydı.

Koğuşlarda ranzalara asılan kısa biyografilerden aklımda kalan isimler;
İskilipli Atıf Hoca
Osman Yüksel Serdengeçti
Necip Fazıl Kısakürek
Said Özdemir
Mustafa İslamoğlu
Oral Çalışlar
Deniz Gezmiş
Yusuf Aslan
Hüseyin İnan
Mustafa Pehlivanoğlu
Erdal Eren
Nazım Hikmet
Yılmaz Güney
Ramiz Olgun
Sırrı Süreyya Önder
Bülent Ecevit
Muhsin Yazıcıoğlu

Ve hepsi aynı yerde asılıyor;
İskilipli Atıf Hoca
Deniz Gezmiş
Mustafa Pehlivanoğlu
Talat Aydemir
Erdal Eren

Ben bu geziye "kısa bir cumhuriyet tarihine film şeridinde yolculuk" dedim. Ve bu filmden çıkan mesaj:
Hepsi beraber bir Anadolu idi. Ve hepsi burada beraberdi.

Anlatılamayacak çok şey var görmeniz gereken...

Gidiş:
1. Milli Kütüphane önünden geçen Dikimevi-SSK minibüslerinin son durağından sonra 1-2 dk yürüme mesafesi kalır.
2. EGO Ulus otobüslerinin eski TBMM'ye gelmeden önceki durağında inin. Sonrasında A.Paşa minibüslerine binin, şöföre söylerseniz 2-3 dk yürüme mesafesinde sizi indirir.

Giriş: Öğrenci 2TL.

Hücumât-ı Sitte



-Hücumât-ı sitte nedir?

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Hayat baştan başa, değişik boy ve derinlikte bir imtihanlar zinciri olarak devam eder durur. İnsan tâ çocukluğundan başlayarak ruhunun bedeninden ayrılacağı ana kadar hayatının her karesinde bu imtihanlarla yüz yüzedir. Bediüzzaman Hazretleri, Hücumât-ı Sitte' adıyla Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı kısmında, 'İns ve cin şeytanlarının altı desiselerini inşaallah akim bırakır ve hücum yollarının altısını da seddeder' diyerek bu imtihanların en tehlikeli olanlarını 'hubb-u cah, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik' olarak tesbit etmiştir.
Şimdi Bediüzzaman'ın tespit ettiği bu hastalıkları yine onun perspektifinden icmalî olarak izah etmeye çalışalım.

Hubb-u cah; makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir. Bediüzzaman insandaki bu duyguyu, 'İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î, küllî arzu vardır. Hatta o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder' diyerek hulasa eder. Hubb-u cah, kalbin üzerine zift çeken ve ruhu felç eden kötü bir haslettir. Gönlünü böyle bir hastalığa kaptırmış talihsizlerin, bakışlarının bulanıp yol ve yön değiştirerek çıkmaz sokaklara girmeleri her zaman ihtimal dahilindedir. Gerçi hubb-u cah dediğimiz bu virüsün her insanda az-çok bulunması tabiîdir. İşte bu itibarladır ki, şayet bu his, meşru bir zeminde tatmin edilme yoluna gidilmezse, kendini böyle bir duygu ve düşünceden kurtaramayanların, hem kendilerine hem de içinde bulundukları topluma zarar vermeleri kaçınılmazdır. Böyle bir zararın telafisi ise oldukça zordur.

İkincisi, korkudur. İnsan korkuyla iradesine kement vurarak onu gemleyebilir. Bilhassa günümüzde ehl-i gaflet, korku hissiyle insanları sindirmeye çalışmaktadır. Bediüzzaman 'İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade edip onunla korkakları gemlendiriyorlar. Bunlar avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar' deyip, meseleyi biraz da zaman ve mekân unsurlarıyla gözler önüne sermiştir. Hak ve hakikate inanmış bir sinenin bu marazdan kurtulması, ancak imanıyla metafizik gerilime geçip 'Bin izzetim, bin haysiyetim ve bin şerefim olsa da, hepsi bu uğurda feda olsun. Ölüm ancak Allah'ın elindedir.' kanaatleriyle aşılabilir. Zira kimseden korkmamanın yegane çaresi, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmakla mümkündür.

Üçüncü desise, tama'dır. Tama, bir şeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık mânâlarına gelmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.), 'Eğer âdemoğlunun iki vadi altını olsaydı muhakkak üçüncüsünü isterdi. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur. Allah ise tevbe edenin tevbesini kabul eder.' sözleriyle tama'ın esiri olan insanların halet-i ruhiyelerini resmedip sunmaktadır. İnsan ancak, 'Yiyin, için fakat israf etmeyin.' âyetini kendine bir ölçü kabul edip, harcamalarını israfa varmayan bir ölçüde yaparak tama'dan sıyrılabilir. Ayrıca bazı kötü ruhlar, tama damarına girip inanmış sineleri kendi menfur emellerine alet edebilirler. Bediüzzaman, 'Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlahiyi kendine celb eder ve ehl-i dalâletin rızasını kazanmaya çalışır' diyerek dikkatleri böyle bir tehlikeye çekmektedir.

Dördüncü husus, ırkçılıktır. Irkçılık fikri ilk defa Avrupa'da Durkheim ile başlamış ve sonraları da Devlet-i Âliye'nin sonunu hazırlayan âmillerden birisi olmuştur. Zira ırkçılık mülâhazasıyla sıbğatullah hakikatine mazhar olmuş milletimizi, Türk'ü Kürd'e, Kürdü Boşnağa, Boşnağı da Arnavut'a vurdurarak birbirine düşürmüşlerdir. İslâm, ırkçılığı dinin önünde tutan böylesi bir milliyetçilik anlayışına karşıdır. Evet İslâm'daki iman bağı sayesinde kabilecilik ve ırkçılık tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ashab-ı Kirama bakıldığında birçoğunun farklı ırktan olduğu hemen müşahede edilir. Mesela Hz. Ebû Bekir Arap, Hz. Bilal Habeşli, Hz. Suheyb Bizanslı ve Hz. Selman ise Farslı'dır. Bunların hepsi farklı iklim ve farklı ulusların insanları olmalarına rağmen İslâm potasında birleşerek birbirleriyle kardeş olmuşlardır. Zaten 'Muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.' âyeti bu hakikati belgeler mahiyettedir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslâm, bir yandan ırkı, dinin önünde tutan menfî bir milliyetçiliği reddederken diğer yandan da müsbet milliyetçiliği tesbit buyurmuştur.. tesbit buyurmuştur; zira soy-sop, milliyet ve kavmiyet de bir gerçektir. Ayrıca bu 'Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.', âyetinde yerini alan içtimaî bir vakıadır. Bediüzzaman da, bu gerçeği çok güzel bir şekilde teşhis etmiş ve bu teşhisini şu ifadelerle dile getirmiştir: 'Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyet'e hadim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet'in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet baki kalır. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.'

Beşinci desise; insandaki en zayıf ve en tehlikeli olan enaniyet (benlik) duygusudur ve insanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gerekli olan bir şeydir. Zira benlik anaforuna kapılan talihsizlerin, hak ve hakikati görüp bilmesi ve gözleri bağlı olduğu için de yoldan çıkmadan hedefe yürümeleri çok zordur. Bediüzzaman, 'Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyetle vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda eh-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, ancak eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, mademki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, işte böyle bir hâl, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafında toplandığımız hizmet-i Kur'âniye, eneyi kabul etmiyor, nahnü (biz) istiyor.' sözleriyle bu şeytanî sıfata karşı bizi tetikte olmaya çağırır.

Altıncısı günümüzde ciddi bir maraz halinde hakka gönül vermiş yiğitlerin pek çoğunun ayağına dolaşan tenperverlik (rahata düşkünlük) hastalığıdır. Evet içtimaî ruhu uyandıran, insanları irşat edip onları hakiki insanlığa yükselten kendini hakikate adamış bu hasbî ruhlar, böyle yüce bir mefkure uğrunda kat'iyen tenperverliğe girmeden, maddî-mânevî her şeylerini feda etmeye hazır olmalıdırlar. Üsturevî mahiyette Hz. İbrahim'in servetiyle alâkalı anlatılan bir menkıbe vardır. Aslı olmasa da, faslı bize bir şeyler anlatır. Hz. İbrahim'in o kadar çok koyunları ve bu koyunların çobanları vardır ki, o kendi dönemi itibarıyla en zenginlerinden sayılır. Bu kadar geniş bir serveti peygamberlik mansıbıyla telif edemeyen -hangi mülâhazadan kaynaklanırsa kaynaklansın- meleklerden bazıları, 'Acaba peygamberlik mansıbıyla bunca servet nasıl te'lif edilir' şeklinde bir soru tevcih ederler. Cenâb-ı Hak da 'Bu servet onun gönlüne girmiş mi girmemiş mi gidin deneyin.' der ve bunun üzerine melekler, vahiy meleği Cibril-i Emin reisliğinde insan suretinde temessül ederek Hz. İbrahim'in yanına gelirler. Burada melekler onun duyacağı şekilde 'Subbûhun, Kuddûsün, Rabb'ül-melâiketi ve'r-rûh' diyerek mârifetlerini ifade ederler. Bu kelimelerin her biri, Cenâb-ı Hakk'ı takdis ve tesbih adına çok iyi seçilmiş kelimelerdir. Kalbi lahutî esintilere açık olan Hz. İbrahim, böyle bir tesbih duyunca çok hoşuna gider, 'Allah aşkına bu ne güzel şey!' şeklinde hayretini bildirir ve 'Servetimin üçte biri sizin olsun, dediklerinizi bir kere daha söyleyin.' der. Melekler bir daha söylediklerinde Hz. İbrahim, 'yarısı sizin olsun', bir kere daha söylediklerinde ise 'çobanlarımla beraber size köle oldum' karşılığını verir. Bunun üzerine Cibril kendini tanıtır ve 'Ben Allah'ın meleğiyim. Bunlara ihtiyacım yok, fakat Rabbim senin sadakatini göstermek istedi ve seni bizimle imtihan etti' der ve oradan ayrılırlar. Evet ak yolun hak yolcuları, rahat ve rehavet girdabına kapılmadan niyetlerinde sadece Allah rızası olduğu halde hep yollarına devam etmelidirler.

Hâsılı; Allah'ın sonsuz rahmetine karşı, O'na olan ümit ve teveccühü bir lahza olsun kaybetmeden, daima nazarlar O'na yönlendirilmeli ve murakabe hissiyle meşbû olarak hareket edilmelidir. Böylece aksiyon ruhu dumura uğramayacak ve 'Hücumât-ı Sitte'de zikredilen desiselere kapınılmadan, günahların hacaletinden ve ümit kırıcılığından sıyrılıp af kevserlerinden kana kana içerek ruhlara inşirah veren sonsuz rahmetlere ulaşmak mümkün olacaktır. 

10 Ağustos 2012 Cuma

Primal Fear'dan Bir Alıntı


"All right, I'll tell you. I believe in the notion that people are innocent until proven guilty. I believe in that notion because I choose to believe in the basic goodness of people. I choose to believe that not all crimes are committed by bad people. And I try to understand that some very, very good people do some very bad things."

9 Ağustos 2012 Perşembe

Süleymaniye

Dare To Disagree



"... She worked with a statistician named George Kneale, and George was pretty much everything that Alice wasn't. So, Alice was very outgoing and sociable, and George was a recluse. Alice was very warm, very empathetic with her patients. George frankly preferred numbers to people. But he said this fantastic thing about their working relationship. He said, "My job is to prove Dr. Stewart wrong." He actively sought disconfirmation. Different ways of looking at her models, at her statistics, different ways of crunching the data in order to disprove her. He saw his job as creating conflict around her theories. Because it was only by not being able to prove that she was wrong, that George could give Alice the confidence she needed to know that she was right.

It's a fantastic model of collaboration -- thinking partners who aren't echo chambers. I wonder how many of us have, or dare to have, such collaborators. Alice and George were very good at conflict. They saw it as thinking."