25 Eylül 2012 Salı

Joseph Fouche:Bir Politikacının Portresi'den Notlar


“1790’daki papaz öğretmeninin, 1792’de kiliseyi yağmalayan kişinin, 1793’teki komünistin, beş yıl sonraki zengin milyonerin ve on yıl sonraki Otranto Dükü’nün aynı kişi, aynı yüz ve aynı saçlarıyla Joseph Fouche olduğunu anlamak için çaba harcamak gerekir.”
“Toplumun en alt kesimi bu kötü ve kokuşmuş kraliyet yönetiminin hiçbir kademesinde yer alamıyordu; işte bu nedenle, insanların yıllarca el açarak adeta dilenip de elde edemedikleri haklarını çeyrek yüzyıl sonra yumruklarını kaldırarak talep etmeleri hiç de şaşırtıcı değildir.”
“Sadık olma konusunda Joseph Fouche, yaşamı boyunca değil bir insana, Tanrı’ya karşı bile kendisini sorumlu hissetmemiştir.”
“…başkalarının tutkularını sonuna kadar kullanmalarına izin verir, kendilerini tüketinceye ya da kendilerini kaybedip bir açık verinceye kadar sabırla bekler, ancak ondan sonra acımasızca vururdu.”
“Erken olgunlaşmış olan Fouche, bir devrimin hiçbir zaman kendisini başlatanlara değil, aksine her zaman onu sona erdirenlere, bir ganimetmiş gibi üstüne çökenlere yaradığını biliyordu.”
“Her zaman bir numaralı kişinin arkasında olmak, arkasına gizlenip onu öne çıkarmak ve bu kişi aşırıya kaçınca, en önemli anda elini çekip onu yüzüstü bırakmak, Fouche’nin en sevdiği rol olmuştur.”
“…baskı ve aşırı zenginlik sözünü duyunca öfkeden kanı kaynamayanlar, özgürlük şehitleri için hiçbir şey hissetmeyip de halkın düşmanları için merhamet gözyaşları dökenler, eğer bu insanlar kendilerini cumhuriyetçi olarak tanımıyorlarsa, yalan söylüyorlardır. Terk etsinler bunlar ülkemizi, aksi halde bunların gerçek yüzü ortaya çıkarılacak, pis kanları özgürlüğün toprağını sulayacaktır.” [Fouche]
“…Fouche iki aylık bir faaliyetten sonra Meclis’e gururla şunları yazar: ‘Buradaki insanlar zengin olmaktan utanıyor.’ Oysa gerçekte şöyle demesi gerekirdi: ‘Buradaki insanlar zengin sayılmaktan korkuyor.’ “
“Bu hemen hemen tüm devrimlerin sırrı ve liderlerinin trajik yazgısıdır: Hiçbiri kanı sevmez, ancak kan dökmek zorunda kalırlar… aslında hepsi siyasi muhaliflerini idam tehdidiyle sindirmek istemişlerdir; fakat cinayetin nifak tohumu, öldürmenin haklı nedenlerini dinlemez. Yani Fransız devrimcilerinin suçu kandan değil, kanlı sözlerden sarhoş olmalarıdır: Yaptıkları en büyük çılgınlık, halkı galeyana getirmeleri, kendi acımasızlıklarını onaylatmak için kan damlayan bir üslup kullanmaları ve sürekli olarak hainler ve darağacı üzerine hayaller yaratmalarıdır. Ancak bu vahşi ve kışkırtıcı sözlerle kendinden geçen, sarhoş olan ve başka hiçbir şey düşünmeyen (bir tek şeye odaklanan) halk, zorunlu olduğu açıklanan bu “sert cezalar”ın uygulanmasını talep ettiğinde, liderler buna karşı duracak cesareti bulamazlar: Giyotin hakkında söyledikleri yalan olmasın diye, insanları giyotine gönderirler… Ne yazık ki dünya tarihi, çoğu kez anlatıldığı gibi, sadece insan cesaretinin tarihi değil, insan korkaklığının da tarihidir. Siyaset de öyle sanıldığı gibi kamunun yönetilmesi değil, liderlerin kendilerinin yaratıp etkiledikleri aynı makamın önünde kul köle olup eğilmesidir. İşte böyle çıkar savaşlar: Tehlikeli sözcüklerle oynamaktan, ulusal tutkuların aşırı kışkırtılmasından ve politik suçlardan; yeryüzünde hiçbir kötülük ve canilik insan korkaklığı kadar kan dökmemiştir.”
“Fakat bu zehrin bir de sırrı vardı, suni olarak arıtılıp bütün güçleri bir araya getirilince, panzehrini içinde saklıyordu. Yani bu durumda –çelişkili gibi görünse de- Robespierre korkusu, Robespierre’den kurtulmalarını sağlayabilirdi.”
“İnsanlık tarihinde en büyük haberciler sürgünden gelmiştir, büyük dinlerin elçileri Hazreti Musa, Hazreti İsa, Hazreti Muhammed, Buddha en önemli sözlerini söylemeden önce çölün sessizliğine çekilmek, insanlardan uzaklaşmak zorunda kalmışlardır.”
“Bir sanatçıyı, bir komutanı ve bir iktidar insanını arzu ve isteklerinin sürekli gerçekleşmesi kadar hiçbir şey zayıflatamaz; ancak başarısızlığa uğradığında öğrenir sanatçı eseriyle gerçek ilişki kurmayı, ancak yenildikten sonra öğrenir komutan hatalarını, ancak gözden düştükten sonra öğrenir bir politikacı gerçek siyasi kavrama yeteneğini.”
“Çünkü haber her şeydi; savaşta da, barışta da, politikada da, ekonomide de. 1799 Fransa’sında güç, terör değil, sadece bilgiydi. Her Thermidorcunun bir tehlike yaratmasını önlemek ve üstekileri kul köle etmek için, kimin ne kadar para aldığını bilmek, kimden rüşvet aldığını, kaç paraya satın alındığını bilmek gerekiyordu; gerek onları bastırmak gerek kışkırtıp siyasette doğru yöne yöneltmek için, komploları öğrenmek gerekiyordu; becerikli finans çevreleriyle borsada iş yapıp nihayet servet sahibi olmak için savaş alanlarındaki haberleri de, barış görüşmelerindekini de önceden bilmek gerekiyordu. Böylece bu haber makinesi Fouche’nin eline sürekli para akıtıyordu ve para da makinenin sessiz çalışması için yağ yerine geçiyordu. Kumarhanelerden, genelevlerden, bankalardan milyonluk meblağlar Fouche’nin eline geliyor ve bunlar rüşvet için kullanılıyor, rüşvet de bilgiyi getiriyordu: Böylece tek bir kişinin olağanüstü çalışma gücü ve psikolojik dehası sayesinde birkaç ay içinde yoktan var ettiği bu muazzam ve zekice işleyen bilgi mekanizması ne duruyor ne de insanı yolda bırakıyordu.”
“Bir zamanlar Lyon’da olduğu gibi yine terör esmeye başlamıştı, ancak bu sefer terör estiren o kaba, gıcırdayarak inen giyotinin ölümcül baltası değildi, aksine binlerce insana suçluluk bilinci, dinlenildikleri ve yaptıklarının ortaya çıkacağı duygusu aşılanarak korkunun ruhsal zehriyle soluk kestiren bir terördü bu.”
“Tarihin her zaman coşkuyla bahsettiği eylemler ve başarılar yalnızca süvari saldırılarından ve fethedilen ülkelerden ibaret değildir, Austerlitz, Eylau ve Valladolid değildir Napoleon Bonaparte’ın büyük eylemleri, aksine yıkılmış, partiler tarafından parçalanmış Fransa’yı yeniden hayat gücü olan bir devlete dönüştürmesidir, değersiz hale gelen banknotların gerçek paraya dönüştüğü ve yeni yaratılan Napoleon hukuku ve ahlakını tunç gibi sert, ama insancıl bir biçimde yıllarca uygulamasıdır.”
“Çok dikkkatli olan Fouche’nin ihaneti kanıtlanamamıştır, ancak sadakati de. Kendisini zor duruma düşürmemiştir, ama güvenilir olduğunu da gösterememiştir, yani her zamanki kimliğini kanıtlamıştır: iyi zamanda güvenilir, kötü zamanda güvenilmez olduğunu. Bonaparte, Fouche’yi görevden almaz, onu azarlamaz, cezalandırmaz, ancak o günden sonra ona güvenmez de.”
“Bonaparte, Fouche’yi tanıyordu; Fouche’nin tedirgin, oyuna düşkün entrikacı eli olduğunu biliyordu; bu elleri bağlayamayacağına göre, onları altınla doldurmak en iyisiydi.”
"Gerçekten de onun hakkında en doğru sözleri, onu çok iyi tanıyan Napoleon, St. Helene Adası’ndayken söylemiştir: “Sadece tek bir gerçek ve kusursuz hain tanıdım: Fouche!”
“Aksayan Talleyrand daha düzgün yürüyebilmek için kolunu Fouche’nin omzuna dayamıştı –Chateaubriand’ın alaycı bir ifadeyle dediği gibi, ‘Kötülük, ihanete yaslanmıştı’-…”
“Carnot’un öfkesi yükselir: ‘Şimdi ben nereye gideceğim, hain herif!’ diye küçümseyerek bağırır kraliyetin çiçeği burnunda Polis Bakanı’na. Fakat Fouche de aynı küçümseyici tonla, ‘Nereye istersen oraya, aptal herif!’ diye yanıtlar.”
Satyr: eski yunanda klasik tragedya üçlemesinin ardından izleyiciyi eğlendirip rahatlatmak amacıyla sunulan burlesk komedi. Tragedya yazarlarının yazdığı bu oyunlarda genellikle tragedyada konu olan bir efsane kahramanı yer alırdı.
Herostat: adının ün kazanması için memleketinde Artemis Tapınağını yakan bir Efesli. Almanca ’da Herostat, ün kazanma hırsıyla suç işleyen kişi anlamına gelmektedir.

Zweig, Stefan. "Joseph Fouche: Bir Politikacının Portresi", Can Yayınları, Şubat 2012, İstanbul. Çevir. Gülperi Sert

Satranç Üzerine


Mirko Czentovic, etrafındakilerinin kafadan özürlü olduğunu ve hiçbir şeye yeteneği olmadığını düşündüğü yetim büyüyen bir çocuktur. Bir rastlantı sonucu satranç oynamadaki kabiliyeti ortaya çıkar ve dünya şampiyonluğuna kadar ilerler. Ancak satranç kabiliyeti üzerine alay edilen bir yeteneksizliği vardr: Czentovic tek bir satranç oyununu bile ezbere –ya da uzmanların dediği gibi “körleme” oynamayı bir türlü beceremiyordu. Savaş meydanını imgelemin sınırsız alanına yerleştirme yeteneğinden tümüyle yoksundu. Altmış dört kareli ve otuz iki taşlı siyah beyaz tahta her zaman elle dokunulur biçimde önünde olmalıydı.” Ve Czentovic ile kitabın anlatıcısının yolu bir gemide kesişir. Dünya satranç şampiyonuyla tanışmak isteyen anlatıcı bir yol arar durur: “Ama yabanhorozunu tuzağa düşürmek için avcının başvurduğu en güvenilir yöntemin, onun çiftleşme ötüşünü taklit etmek olduğu geldi aklıma en sonunda; bir satranç şampiyonunun dikkatini çekmek için, insanın kendisinin satranç oynamasından daha etkili ne olabilirdi ki?” Sonrasında İskoç yol mühendisi ve satranç meraklısı olan McConnor’un ücretini ödemesi sonucu gemideki birkaç kişi Czentovic’e karşı sahne alır. Oyunun en kritik hamlesini yapacak iken Avusturyalı Dr B. ortaya çıkar ve oyun berabere biter. Dr B., önemli belgeleri saklamasından dolayı, insanların hiçliğe itildiği Nazi sorgulama hücrelerine alınır: “Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.” Hücrede çok uzuuun düşünme seanslarına sahip olur: “Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz.” Bir rastlantı sonucu bir satranç kitabı edinir ve kitabı ezberler. Ezberleyecek bir şey kalmayınca her iki taraf da –siyah ve beyaz- kendisi olarak kafasında satranç oynamaya başlar, bir “ben”i, diğer “ben”ini yenmeye çalışır. Bir süre sonra hiçliğe satrançla çare bulmak isterken satranç zehirlenmesi denilebilecek –satranç oynamaya karşı koyamamak- hastalığa kapılır.

Uzun öykünün ana iki karakteri, Czentovic ve Dr.B., birbirine zıt karakterlerdir: birisi yetim ve yokluk içerisinde iken diğeri ise ailesinin yanında ve varlık içinde büyür; birisi çevresiyle iletişim kuramazken diğeri çapı büyük bir çevrede büyür; birisi yeteneksizliğinden dolayı okuyamaz iken diğeri okulunun ardından babasının avukatlık bürosunda çalışmaya başlar. Czentovic, -ortak birçok özellikleriyle- belki bir Hitler’dir. Dr B., ise iki taraf arasında kalmış herhangi birisidir. Fakat her ikisi de rastlantı sonucu satrançtaki kabiliyetini fark eder. Kitabın büyük kısmı, satrançta olan siyah ve beyaz gibi iki taraf arasında kalma üzerinedir. Bir tahta, insanın kendi benliği, üzerinde siyah ve beyaz olmak üzere iki farklı taraf –iyi ve kötü, söylemek ve susmak, kabul etmek ve reddetmek vs vs. gibi insanın aralarında kaldığı birbirine zıt olan iki taraflı düşünce safları- hareketlerini yapmaktadır fakat oyunun sonunda ya bir taraf kazanacak veya beraber bitecektir.

Stefan Zweig; karakter sahibi olmak, hiçlik ve düşünme, üç konu arasında roman kadar uzun soluklu ve gerilimli kısa bir öykü örer. Yalın ve hızlı anlatımdan dolayı okuyucu, bir solukta kitabı bitirmeye çalışmaktadır. Kitabın arka kapağı kapatıldığında insan, kendi benliğinde oynadığı satrancın titreştiğini hisseder; içimizde bizden bir "ben", yine bizden diğer bir "ben"e karşıdır, bol bol iki düşünce arasında kalmışızdır, iki fikir arasında gidip gelmişizdir; sonuç ise bunalım ve stres olmuştur.

Hiçlik'in, var olmayanın, yokluğun insan üzerinde nasıl bir etkisi olur? Hiçlik, amaçsızlık mıydı? Amaçsızca düşünce, insanı bunalıma mı sokar?...

Zweig, Stefan. "Satranç", Can Yayınları, Ocak 2012, İstanbul. Çevir. Ayça Sabuncuoğlu

18 Eylül 2012 Salı

Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi Üzerine

Stefan Zweig, denemesine ileriki bölümlerine zemin hazırlamak adına "misyonu ve yaşamının taşıdığı anlam" başlığı altında Erasmus'un hayatını şekillendiren temel olayların karakterlerini ve yönlendiren temel düşünceleri ifade ederek başlamaktadır:
"Somut olan, elle tutulup gözle görülebilen, her zaman kitleye soyut olandan daha kolaylıkla nüfuz eder; onun içindir ki bir ideal yerine somut nitelik taşıyan, yöneltilebilen, başka bir sınıfa, ırka yada dine dönük düşmanlığı dile getiren sloganlar siyaset pazarında daha çabuk benimsenir. Çünkü, bağnazlığın öldürücü ateşini körükleyebilecek en büyük güç, nefrettir."
"bazen öylesine şiddetli gerilimler doğar ki, bütün yeryüzü ikiye bölünür ve oluşan kocaman çatlak, her ülkeden, kentten, evden, aileden ve yürekten geçer. O zaman kitlenin korkunç basıncı, bireyi her yanından sıkıştırır ve bire, kendisini bu kollektif çılgınlığın etkisinden ne koruyabilir ne de kurtarabilir; böylesine azgın bir tufan, sığınabilecek tek güvenli köşe bırakmaz."
"Erasmus'un misyonu ve hayatının anlamını oluşturan ana öğe, karşıtlıkların hümanizmin anlayışı içerisinde bağdaştırılmasıydı."
"[Erasmus] Bir kamış gibi eğilip büküldü, sağa sola sallandı ama bunu kırılmamak, her eğilişten sonra yine doğrulabilmek için yaptı."
Ardından tarihçi kimliğinde 16. yüzyılı değerlendirir ve sonrasındaki yüzyıllar ile kıyaslamasını yapar. Sonrasında biyografi şeklinde Erasmus'un karakterinin şekillendiği gençlik yıllarına gider ve olaylar eşliğinden Erasmus'un karakter analizini yapar:
"Erasmus, gerçi bağnazlık konusunda bağnazdır, ama bundan ötürü asla başkaldıran bir kişi ya da bir devrimci değildir."
"Erasmus, dünyanın anlamını ancak harflerin yardımıyla özümseyebilen titiz bilge kişinin örneğidir. Gerçekle ilişki kurması, yalnızca kitapların aracılığıyla olur."
"O [Erasmus], düşüncelerinde belki derine inmeyen, ama doğru düşünmesini bilen bir kişiydi."
Akabinde Erasmus'un hümanist yanını artıları ve eksileriyle değerlendirir. Sıra eserlerine gelir, Zweig, bir eleştirmen kimliğiyle Erasmus'un eserlerini değerlendirir ve eleştrisini yapar, özellikle Deliliğe Övgü'nün üzerinde durur.
Sonrasında birikimiyle kime hümanist denir, hümanist'in karakteristik özellikleri nelerdir, hümanizmin kaderi nedir sorularına yanıt verir:
"Tarihin akışı boyunca, gerçek bir düzenin ruhsal önderliğinde gerçekleşmeyen ayaklanmalar ve patlamalar, hiçbir zaman tehlikeli olmamıştır -asıl kargaşalar, kanlı ve yıkıcı devrimler, ancak kaba güç kullanma içgüdüsü bir düşüncenin hizmetine girdiği ya da düşünce bu i.güdüden yararlandığı zaman ortaya çıkar..."
"...hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendisini hiçbir ideolojiye adamamalıdır, çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır, çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir."
"Halkı anlamaya ve ondan bir şeyler öğrenmeye çalışmak yerine, halka tepeden bakarak ders vermeye çalışması, organik açıdan hümanizmin temel yanlışıydı."
Ve sıra Erasmus'un hayatının geri kalan kısmının tümünü işgal eden büyük hasmına, Luther'e, gelir. Kronolojik olarak Erasmus ile Luther arasındaki ilişkiyi analizlerini de ilave ederek anlatır:
"Başlangıçta Luther'in ve Erasmus'un istedikleri, aynı şeydi, ama yaradılışları gereği isteme biçimlerinde ortaya çıkan büyük karşıtlık, kişilikleri bakımından bu istekleri birer çelişkiye dönüştürdü."
"Dünyaya gelmiş tüm dahiler arasında Luther belki de en bağnaz, en boyun eğmez ve en savaşçı olanıydı."
"(Erasmus:) 'Yeniden canlanan bilim yaşamına gereğince destek olabilmek için, yapabildiğim ölçüde yansız (integrum) kalıyorum ve aklın kılavuzluğundaki bir çekimserliğin, olaylara haşin bir tutumla karışmaktan daha iyi sonuç vereceğine inanıyorum' "
"Katolik tanrıbilimcilerin öfkeyle söylediği gibi, Luther, onun [Erasmus'un] yumurtladığı yumurtalar üzerine kuluçkaya oturmuştu."

Eseri bitirdikten sonra Erasmus, okuyucunun gözünde kocaman olmaktadır. Ancak bir de bu devi meydana getiren vardır, neredeyse devden de büyük. Yalın fakat basit olmayan anlatım, yargıların sistematik şekilde ifade edilişi, satır aralarında dertli insanın serzenişleri.. Eser, tam anlamıyla ne bir deneme ne bir tarih kitabı ne biyografi ne de bir eleştiri kitabı; Zweig, yeri geldiğinde yorumcu, yeri geldiğinde tarihçi, yeri geldiğinde de eleştirmen olmaktır. Bir solukta okunacak eser.

Zweig, Stefan. "Rotterdamlı Erasmıs: Zaferi ve Trajedisi", Can Yayınları, 2011, İstanbul. Çevir. Ahmet Cemal

13 Eylül 2012 Perşembe

Doğu Batı Arasında İslam'dan Notlar

"GİRİŞ" kısmından alıntılar:
"Dünya görüşlerini üç kümede toplayabiliriz: Dini (Maneviyatçı), materyalist ve İslam. Bunlar şuur, tabiat ve insan olarak adlandırmağa alışmış olduğumuz mahut üç esas mümkünata tekabül ediyor veya bunların projeksiyonlarıdır."
"En yüksek şekli insanda sergilenen ruh-madde birliği prensibinin adı ise İslam'dır."
"...düşünce hayata hakim olamaz, hayat ondan daha yüksektir."
"Başkaları uğrunda veya hakikat için, adalet ve iyilik için yapılan mücadele, her zaman, hayatın sınırlı ve nihai olduğunun inkarıdır."
"Nice kişiler kendi tutarlı dünyalarıyla karşı karşıya gelebilselerdi kimbilir ne büyük tereddütler içine düşecelerdi. Materyalizm gibi saf din de, görünüşte kitlelerin teveccühüne mazhar olmalarını, herşeyden önce, insanların çoğunun, bunların gerçek manalarını anlamamalarına borçludur."
" 'Arzuları yok edin!' diyen din talebinin, 'Durmadan yeni yeni arzuları tahrik edin!' diyen medeniyet buyruğunda karşılığını bulması kaçınılmazdı."
"Bir yanda Hristiyanlığın, diğer yandan Materyalizmin, hayat için ölçü olmadıklarından veya insan tabiatına uygun düşmediklerinden ötürü, içine düştükleri güçlükten çıkış yolu bulup bulamayacakları söz konusu değildir; söz konusu olan karakterlerini kaybetmeden ve kendi çerçevelerinin dışına çıkmadan bir çıkış yolu bulup bulamayacaklarıdır. Ekseriyetle bu çareyi haddizatında caiz olmayan bir tutumla karşı taraftan ödünç olarak bulmağa çabalamaktadırlar."
"Kuran'ın alelade bir okuyucu veya bir tahlilciye sistemiz göründüğü ve birbirine zıt unsurları biraraya getirdiği intibaını uyandırdığı malumdur. Ne var ki, Kuran, edebiyat değil, hayattır... Kuran'ın yegane hakiki tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi, Hz.Muhammed'in hayatı tam olarak buydu."
"İslam'ın orta mevkii, İslam'ın iki ters istikametten gelen hücumlara karşı kendini müdafaa etmek mecburiyetinde de kendini göstermektedir... Materyalistler İslam'ı her zaman sadece din ve mistik olarak; Hristiyanlar ise sosyal ve siyasi bir hareket olarak göreceklerdir."

TEKAMÜL ve YARATMA

İlkel insanla alakalı yapılan araştırmalar sonucu, tarihinin başlangıcından itibaren insan evladı, mağaraların duvarlarına resimler çizmiş, ayinler düzenlemiş, kurbanlar adamış, heykel ve maskeler yapmış ve yetinmeyip güzellik ve estetiklik katmış, yasaklar koymuş, oyunlar oynamış, şuur emareleri göstermiş, tabiata tavır almış, isyan etmiş, kurtuluş aramış, kardeşlik göstermiş, niyetli olarak kötülükler yapmıştır. Bütün bunlarla;
"Tekamül mantığına göre iptidai, en az gelişmiş insan tipine, hayvanların en gelişmişinin tekaddüm etmiş olması icab ediyor. Gelişmenin bu iki komşu halkasını birbiriyle karşılaştırdığımızda burada aşılması imkansız cevheri bir farkın bulunduğunu düşünmekten kendimizi alamayız."
Dolayısıyla;
"İnsan ile hayvan arasındaki kesin fark, buna göre fiziki ve zekai değil, herşeyden evvel manevidir ve az çok açık olan dini, ahlaki ve estetik şuurun varlığında kendini gösterir. Bu açıdan bakarak insanın ortaya çıkmasında, kat'i tarihler ilmin öngördüğü gibi, dik yürümek, elin gelişmiş olması, ses çıkarılması sayesinde konuşmak değil; ilk kültün, resmin, yasağın zuhur etmesidir."
ekstra anekdotlar

KÜLTÜR ve UYGARLIK
"Tüm kültür, dinin insan üzerindeki veya insanın kendi üzerindeki tesirinden ibarettir; bütün uygarlık, zekanın tabiat ve dış dünya üzerindeki tesiri demektir."
Materyalizmin hakimiyetinde "insan oluş"un yok oluşundan ve bu hakimiyetin etkisiyle "uygarlık"a yüklenme sonucu "kültür"de ortaya çıkan çarpıklıklardan bahsetmektedir; teknolojik eğitimin insanın metafizik tarafını doyuramaması, köyden şehire geçen insanın daha fazla fırsata kavuşmasına rağmen sanatkarlığı ve dindarlığında düşüşün yaşanıp sıradanlığın artması, işçi sınıfının delil olarak sunulmasına rağmen onun adına hep başkalarının konuşması, boğulurcasına can sıkıntısı ve maksatsızlıktan dolayı suç işleme, cinayet, boşanma, intihar, bunalım vakalarındaki artış, kötümserliğin hakim olması, "insan"ın mümkün olmayışına karşı protesto olarak nihilizmin ortaya çıkışı;
"Uygarlık -istesek de- reddedilemez. Mümkün ve mutlaka lazım olan ise, hakkındaki efsaneyi kıymaktır. Ki, dünyanın hümanizasyonunun devamı için bu şarttır ve kültürün en büyük vazifesini de bu teşkil etmektedir."
ekstra anekdotlar

SANAT FENOMENİ

Sanat üzerine mülahazalar;
"İlmin keşfettiği uzak bir yıldızın ışığı, bundan evvel de vardı. Sanatın bizi aniden aydınlatan ışığı ise, sanatın kendisi tarafından o anda yaratılmış oluyor."
" 'Bir adam öldü, bir adam daha öldü ve birisi daha öldü...' (Başeskiya Vakayiname'sinde) ...sanat ise hususi, ferdi şeyleri bulmakla uğraşır."
Sanat ve din arasındaki sıkı bağın ifade edilişi ve insanın sanatla manevi yüzünü göstermesi; dünyevi örnek olarak da sanat bakımından üretken Rusya'nın komunizm zamanlarında Rusya'nın çoraklaşması.
"Bir sanat eseri, bir ruh içinde yanan ateşin bir neticesidir; eserin kendisi bu ateş değildir. Daha doğrusu eser, onun varlığına tanıklıktır, ateşin bıraktığı izdir."
ekstra anekdotlar

AHLAK

Ahlak üzerine mülahazalar;
"Sahte ahlak olarak ikiyüzlülük, hakiki ahlakın kıymetinden bahseder; tıpkı sahte paranın, muvakkat da olsa, değerini hakiki paranın mevcudiyetine borçlu olduğu gibi. İkiyüzlülük, herkesin herkesten, ahlaka uygun davranmasını beklediğine veya talep ettiğine bir delildir."
"Mecbur olduğumuz şeyleri yaptığımız, zengin ile fakir, akıllı ile akılsız, bilgili ile cahil, zayıf ile kuvvetli şahıslardan müteşekkil bulunan dış dünyadan farklı olarak, iç dünyada tam hürriyet ve şans eşitliği vardır... Herkes iyilik yapamaz, fakat herkes iyilik isteyebilir ve onu sevebilir."
Ahlakın dine nispeti;
"...samimi bir dindar, fakat ahlaksız bir kişiyi; ve tersine, samimi bir ahlak sahibi, fakat dinsiz birisini düşünmek mümkündür."
ve tanrısız ahlak;
"Dindışı insanın ahlaklı olmasının kaynağı da dindir... Güneşin çoktan battığı yerde de gecenin bütün sıcaklığı yine güneştendir."
ekstra anekdotlar

KÜLTÜR ve TARİH

İlkel ve gelişmiş hümanizm kıyaslaması, kültür ve sanatın tarih ile ilişkisi;
"Kültür, bir bakıma, zamandışı, tarihdışıdır. Onun yükseliş ve düşüşleri vardır; ama, alışılmış manada ne gelişmesi ne de tarihi yoktur."
"İlim adamları sadece kendi devirlerine, şairlerse bütün zamanlara aittirler."

DRAM ve ÜTOPYA

Ütopyanın kökeni ve irdelenmesi;
"Ütopyada insanlar yaşamazlar, sadece fonksiyon icra ederler. Yaşamazlar, zira hürriyet yoktur. Burada insanın şahsiyeti yoktur. Onun yerine 'psikolojisi' vardır."
Ütopyada ahlakın yeri ve buna binaen ütopyada insanın ferdiyetinin mevcut olmayışı, dolayısıyla ütopyada -tanım gereği- topluluk değil toplumların oluşu;
"Fertler tarafından meydana getirilen ve menfaat esasına dayanan toplum ile kişilerin beraberlik hissi ile birbirine bağlı olduğu topluluk arasında ayrım yapmak gerekir. Toplum maddi ihtiyaca, menfaate, topluluk ise manevi ihtiyaca, meyle istinad eder."
ve aile'nin ütopyalarda yer alamayışı çünkü;
"Aile, bazı eski anayasalarda yazıldığının tersine, toplumun temel hücresi değildir. Aile ile toplum birbirine ters mefhumlardır. Aile fertlerini birbirine bağlayan şey sempati veya hissiyattır; toplumda ise, menfaat veya zeka, yahut da ikisi beraber bir bağ oluştururlar. Toplumun gelişmesindeki her adım, aynı ölçüde ailenin bertaraf edilmesi demektir. Sonuna kadar, yani ütopyaya kadar tatbik edilen sosyal prensip, aileyi artık hiç tanımaz."
Ve sonuç olarak;
"Çocuk bakımevlerinde anne-babasız çocuklar, huzur evlerinde ise çocuksuz anne-babalar. Her ikisi de uygarlığın 'harikulade' ürünü ve her ütopyanın idealidir."

İKİNCİ KISIM: İSLAM- İKİ KUTUPLU BİRLİK
Yahudi pozitivizmi ve Hristiyan mistizmine karşılaştırmalı bakış, ardından gerçek hayatta Hristiyanlık'ın yaşanılamaz ve İslam'ın yaşanabilirliği üzerine mülahazalar, İslam'ın beş şartı üzerine görüşler, farklı bakışların hukuka bakış açıları ve saf din ile saf materyalizmin imkansızlığından ötürü orta yol arayışlarıyla İslam'a doğru yaklaşma.

Sonuç: Materyalizm-Evrim, insanın sadece bedeni yönüne işaret etmektedir ve buna uygun doğrultuda insanın bedenini tatmin eden yaşam stilleri önermektedir. Fakat kültürü sanatı ve ahlakı olan insanoğlu, bedeninden ibaret değildir. Din-Hristiyanlık, insanın sadece ruhuna yönelik tavsiyelerde bulunmaktadır ve bedeni arzulardan vazgeçmesini istemektedir ve bu yönde bir yaşam şekli önermektedir. Ancak sadece ruhuna dikkat eden insanevladı, bakması gereken bedenini ihmal ettiğinden dolayı eksik kalır. Materyalizm ve din (religion), her ikisi insanın bir tarafına -ya bedenine ya ruhuna- sahip çıkmaktadır. Fakat gerçek hayat içerisinde ikisiyle birlikte insan, insan olmakta ve insanlığını ortaya koyabilmektedir. İnsanın her iki yönünün en iyi uyum sağladığı, aşırıya kaçmadan her iki tarafından da tatmin olduğu, birbirleriyle çatışmadan bir bütün oluşturabildiği yol ise bir yaşam stili olan İslam'dır.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Deliliğe Övgü Üzerine

Moria -yani delimiz-, eser boyunca kendini yermektedir. İddiasına göre: babası Plutos -zenginlik tanrısı; annesi Gençlik; süt anneleri Sarhoşluk ve Cehalet; cariyeleri Özsaygı, Yüze Gülme, Unutma, Tembellik, Şehvet, Bunaklık, Zevku Sefa, Komos -içki alemleri simgesi ve Morpheus -rüyalar tanrısı- dır.

Moria'ya göre;
-Kadını erkeğe, erkeği kadına bir daha yaklaştıran,
-Çocukları sevimli kılan ve yaşlılara ihtiyarlığı katlanır kılan,
-Tanrıların yüzlerindeki gülmenin, güzelliğin ve gençliğin sebebi,
-Dostluklar ve evlilikler dahil insani ilişkileri devam ettiren,
-İnsanı kendisi ile barışık kılan,
-Savaş açtıran ve savaşta askerlere kahramanlık yaptıran,
-Zorluk, hastalık, problem, zahmet, elem dolu bu hayatı yaşanır kılan ve buna benzer birçok faydayı insana faydalanmasına sunan delilikten başkası değildir.

Deli’ye göre, filozofların öğütleri ve bilim adamlarının icatları insan hayatını mahvetmektedirler. Hâlbuki insanoğlu, delinin cariyelerinin bahşettikleriyle mutludur ve mutlu olmaktadır. Deli, bu iddiasını mitolojiden ve bir kısım Antik Çağ filozoflarından destek alarak kanıtlamaya çalışmaktadır. Ve özellikle “Musalar’ın terk etmemesi şartıyla” Stoacılar’ın öğretilerine çatmakta ve dini kisveye bürünmüş adamların ikiyüzlülü ve para gözlülüğünü açığa vurmaktadır. 

Sanırım Ahmet Cemal’in önsözde ifade ettiği gibi “ gerçek bilgelik deliliktir” ve “kendini bilge sanmak gerçek deliliktir” görüşleri iç içe geçmiş şekilde gülmece türündeki bu yapıta egemendirler. Ve Anton J. Gail'in ifadeleriyle, Erasmus, Delilğe Övgü'yü yazarak "yapmak istediği şey, çağdaşlarına bir ayna tutmak, onlara insanoğlunun eğitimini ihmal ettiği takdirde kendi kendisinin gerisinde kalacağını göstermek, fakat aynı zamanda da insanın sadece eğitimle insan olamayacağı bilincini kazandırmaktı". Deliliğe Övgü'ye eleştiri olarak Stefan Zweig'in "Rotterdamlı Erasmus" adlı eserinin "Ustalık yılları" başlığını okumanızı tavsiye ederim. 

"Neden çıktıkları çoğu kez bilinmeyen, birbiriyle tutuşan iki taraf için faydalı olmaktan çok daima zararlı olan kavgalara girişmekten daha delice bir şey var mıdır? Zira savaşta ölenler hiç sayılırlar."
"Aktörler rollerini oynarken biri gelip onların maskelerini söküp atarak seyircilere doğal çehrelerini gösterirse, sahneyi bozmaz mı? Bir çılgın gibi tiyatrodan dışarı atılmayı hak etmez mi?"
"Euripides'e göre, bilgenin iki dili vardır, biri gerçeği söylemek, öteki gerekirse gizlemek için."
"Şu psikopos, giymiş olduğu bembeyaz kaftanın kusursuz bir ömür sürmesini kendine ihtar ettiğini; başını örten şu çift boynuzlu ve uçları bir tek düğümle birbirine bağlı külahın, eski ve yeni ahitlerin bilimini birleştirmesi gerektiği anlamında olduğunu; elindeki eldivenlerin, temiz ve ilahi sırları müminlere verirken dünyanın fenalıklarının bulaşmasından ellerinin korunduğunu gösterdiğini; asasının, kendisine teslim edilen sürüye devamlı surette bakacağının simgesi, haçın ise, bütün tutkulara karşı kazanması gereken zaferin simgesi olduğunu düşünmeye koyulsaydı, hayatı neye benzerdi?"

Erasmus, Desiderius , "Deliliğe Övgü", Kırmızı Yayınları, 2011, İstanbul. Çevir. Nusret Hızır.

3 Eylül 2012 Pazartesi

The Virgin Suicides








"Tragic, haunting, and sometimes darkly comedic, this movie leaves a strong impression in its telling of a story about the destruction of innocence."(1) At the beginning, Cecilia attempts suicide. Later, she put an end to herself. There is before. There are five sisters and they are living at home isolated from outside by their repressive parents, especially mum. After few happenings, all of daughters of the family give up on their lifes. And four friends keep and remember their memories. Here, there is a good review about the movie, caution: it includes spoilers.

 "What lingered after them was not life, but the most trivial list of mundane facts: a clock ticking on a wall, a room dim at noon, and the outrageousness of a human being thinking only of herself."

(1) http://www.reelviews.net/php_review_template.php?identifier=117

Faust -Haydar Zorlu

Faust, birden kişinin oynayabileceği bir oyun değildi, çünkü o bir fikir mücadelesi. Kişi sayısı birden fazla olmasına rağmen olup biten herşey birisinin fikir/ruh/his/duygu dünyasını yansıtmakta idi. O yüzden de en güzel olacak şekilin tek kişilik oyun olduğunu düşünüyorum.
Biraz araştırmadan sonra oyunun güzel olduğu kanısı oluşunca bilet aldım ve üç arkadaş gittik. Sahne dizaynı, güzeldi; duvarlar ve zemin simsiyah, zemin tahtadan ve tahtalar yıpranmış durumda. Oyuncu, simsiyah elbiseler içinde, ışık oyunun durumuna göre denk değiştirmekte.
Fakat kitabı okurken beni ürküten Mefistofeles ile Faust arasında geçen diyaloglar, tiyatroda hiç etkili değildi. Şeytanın hileleri, Faust'un hayatı üzerine kafa karışıklığı ve sonrasında gelen pişmanlık, Gretchen'da güzellik ile saflığın buluşması fakat kirlenmesine rağmen saflığın hala kendini muhafaza çabası, Marthe'nin dul durumu... Oyuncunun rol gereği büründüğü şeytan ile faust arasında fark, kaybolup gitmişti. Hele Marthe'nin diyaloglarında bizim topraklı şive kullanması, aşırı gayriciddi idi. Bu oyunda sadece Faust'un ne kadar kötü de olabileceğini gördüm. Düşünün ki oyun bittiğinde kimse anlayamadı, alkış dalga gibi yükseliyordu çünkü insanlar yavaş yavaş ve birer birer oyunun bittiğini farkediyorlardı.
Tiyatronun komforu yerlerde sürünüyordu. Zar zor yerinize varmaya çabanız, insanların koltuklara sığmadığından dolayı ikide bi hareket etmesi, ses akustiğinin olmaması...
Seyirci ürkek idi. Sahneden gelen ilk soruya cevap veremedi, ancak ikinci soruya birinin cesaretiyle cevap gelince oyuna karşı kahkahalar daha cesurce yükseldi.
Kısacası, Faust'u hatırladım ama Faust kadar etkilenemedim.