30 Ocak 2013 Çarşamba

Dostoyevski -Karamazov Kardeşler


Ultramontanizm: papanın nüfuzunun artıırılması yanlısı bir dinsel cereyan.
Otodafe: kafirlerin yakıldığı ateş.
Sine qua: zorunlu koşul anlamında

“Size doğrusunu söyleyeyim, buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe yalnız kalır. Ama ölürse çok ürün verir.” Yuhanna 12:24

"Burada söz konusu olan aptallık değildir: bu kaçıkların çoğu oldukça akıllı ve kurnazdır, ahmaklık ise bir tür özel, ulusal özelliktir."
"Fedor Pavloviç, karısının ölüm haberini öğrendiğinde sarhoşmuş, sokaklarda koşmaya ve ellerini göğe kaldırarak sevinçten ‘İşte şimdi azat ettin’ diye bağırmaya başladığını söylerler. Bazılarına göre de, küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamış. Herkes ondan tiksindiği halde bu halini görmek acı vericiymiş. Her ikisi de mümkündür, yani bir yandan kendi kurtuluşuna sevinmiş, bir yandan da kurtarıcısına ağlamış olabilir. Çoğu durumlarda insanlar, hatta caniler bile genellikle düşündüğümüzden çok daha saftırlar. Biz de öyleyiz ya."
"‘Bu masum gözler, o anda benim ruhumu ustura gibi kesmişti,’ diyordu sonradan iğrenç bir şekilde kikirdeyerek."
"Fransızın biri cehennemi şöyle anlatmış: ‘J’ai vu l’ombre d’un cocher, qui avec l’ombre d’une brosse frottait l’ombre d’une carrosse.’ [bir fırça gölgesiyle bir araba gölgesini temizleyen bir arabacı gölgesi gördüm.]"
"…ama bence mucizeler bir gerçekçiyi hiçbir zaman şaşırtmaz. Bir gerçekçiyi imana meylettiren mucizeler değildir. Gerçek anlamda bir gerçekçi, eğer imanlı biri değilse, mucizeye inanmama gücünü ve yeteneğini her zaman kendisinde bulacaktır ve eğer mucize onun önünde karşı konulmaz bir olgu haline gelirse, bu olguya izin vermektense kendi duygularına inanmamayı tercih edecektir. Eğer  bu olguya izin verecek olursa, doğal bir olgu olarak izin verir, ama o ana kadar onun bilmediği bir olgu olarak. Bir gerçekçide inanç mucizeden değil, mucize inançtan doğar. Eğer bir gerçekçi bir kez inanmışsa, kendi gerçekçiliği uyarınca mucizeye de mutlaka inanmak zorundadır. Havari Thomas, görmeden önce inanmayacağını söylemiş, gördüğü zaman da şöyle demiş: “Rabbimsin ve Tanrımsın!” Onu inanmaya zorlayan mucize midir? Herhalde değil. Sadece inanmak istediği için inanmıştır. Belki de daha “Görmeden inanmayacağım” dediği zamanlarda bile varlığının gizli bir köşesinde tam olarak inanmaktaydı."
"O, bu yola, sadece bu sırada onu tek etkileyen yol olması ve ona, karanlıktan çıkmak için çırpınan ruhunun ışığa doğru gitme düşüncesini bir defada gösteren tek yol olması yüzünden girmişti. Buna bir de onun az çok son dönem gençlerimizden biri olduğunu, yani yapısı bakımından dürüst, gerçeği isteyen, gerçeği arayan ve gerçeğe inanan, inandıktan sonra ise ruhunun bütün gücüyle bu gerçeğe hemen katılmak isteyen, her şeyini, hatta hayatını feda etmek gerekirse bile kesin bir arzuyla çabucak bir kahramanlık yapmak isteyen biri olduğunu ekleyin. Fakat bu gençler, bu tür pek çok olaydaki fedakarlıklar içinde belki de en kolayının hayatını feda etmek olduğunu ne yazık ki anlamazlar. Ayrıca istedikleri bu gerçeğe ve pek beğendikleri ve gerçekleştirmeyi amaç edindikleri kahramanlığa ulaşmak için güçlerini on kat artırmak pahasına gençlikleriyle kaynayıp taşmakta olan yaşamlarından, örneğin, beş altı seneyi zor ve ağır bir eğitime ve bilime feda etmenin, çoğunlukla içlerinden pek çoğunun hemen hemen hiç göze alamayacağı bir fedakarlık olduğunu da anlamazlar."
"Doğal olarak kendi kendine şöyle diyordu: “Ölümsüzlük için yaşamak istiyorum, yarı yarıya uzlaşma kabul etmem.” Eğer ölümsüzlüğün ve Tanrı’nın olmadığına karar vermiş olsaydı, şimdi ateist ve sosyalist olurdu (çünkü sosyalizm, sadece bir işçi sorunu yada dördüncü sınıfın sorunu değil, aynı zamanda ve özellikle ateizm sorunudur, ateizmin zamanımızdaki cisimlenmesi sorunudur, Tanrısız olarak, yerden göğe erişmek için değil, göklerden yere bilgi vermek için kurulmuş bir Babil Kulesi sorunudur.)"
"Starets, sizin ruhunuzu, iradenizi kendi ruhuna ve kendi iradesine bağlayan adamdır. Bir staretsi seçtikten sonra kendi iradenizden vazgeçiyor ve iradenizi tam bir itaat içinde staretse teslim ediyorsunuz."
"Çalışmaktan ve yaşadığı acılardan, asıl önemlisi sürekli haksızlıktan ve gerek kişisel, gerekse bütün dünyayı ilgilendire günahlardan ezilen basit Rus insanının mazlum ruhu için kutsal bir varlık ya da bir aziz bulup önünde yere kapanmaktan ve onu selamlamaktan daha büyük bir ihtiyaç ve teselli olmadığını çok iyi anlamıştı: “Bizim günahlarımız, yalanlarımız ve baştan çıkarıcı arzularımız da olsa dünyanın bir yerinde kutsal ve yüce biri var; hakkaniyet ondadır, o adaleti bilir; demek ki, bu dünyada adalet ölmeyecek, belki de bir gün gelecek bu adalet bize de geçecek ve vaat edildiği gibi tüm dünyada hüküm sürmeye başlayacak.”"
"Sıkılmayınız, tamamen evinizdeymiş gibi olunuz. En önemlisi de, kendi kendinizden bu kadar sıkılmayınız, çünkü her şey sadece ve sadece bundan kaynaklanır."
"Hayır, Diderot hakkındakiler değil. En başta kendi kendinize yalan söylemeyin. Kendi kendisine yalan söyleyen ve kendi yalanını dinleyen o hale gelir ki, artık ne kendisindeki, ne de çevresindeki hiçbir gerçeği ayırt edemez, bu yüzden de hem kendisine, hem de başkalarına saygısızlık eder. Hiç kimseye saygı duymayan biri sevmekten de vazgeçer, sevgi olmayınca kendini oyalamak ve eğlendirmek için ihtiraslara ve kaba zevklere kendini kaptırır ve işlediği kusurlarda bir hayvanın düzeyine iner, bütün bunlarsa insanlara ve kendine sürekli yalan söylemekten ileri gelir…"
"Zaten insanoğlu, Tanrı’nın gösterdiği sonsuz seviyi harcayabilecek kadar büyük bir günah da işleyemez."
"+Bu, bir doktorun çok zaman önce bana anlattıklarının tıpatıp aynısı… “ben” diyordu, “en insanlığı seviyorum, ama kendi kendime şaşıyorum: Genel anlamda insanlığı ne kadar çok seversem, insanları tek tek, yani ayrı ayrı, münferit insanlar olarak o kadar az seviyorum…”
-Peki, ne yapmalı? Böyle bir durumda ne yapmalı? Umutsuzluğa düşmeye gerek var mı?
+Hayır, çünkü bu konuda üzülmeniz bile yeterlidir. Elinizden geleni yapın, hepsi size yazılacaktır. Kendi kendinizi bu kadar derinden ve içten anlayabildiğinize göre siz zaten pek çok yapmışsınız! Eğer şimdi sadece doğruluğunuz nedeniyle övgümü kazanmak için benimle bu kadar samimi konuştuysanız, o zaman yapıcı sevgi kahramanlıklarında hiçbir yere ulaşamazsınız kuşkusuz; böylece her şey hayallerinizde kalır ve bütün yaşam bir hayal gibi görünüp kaybolur."
"Derler ki, yabancı bir suçlu, ender olarak pişman olur, çünkü en çağdaş öğretiler bile suçunun bir suç olmayıp sadece adaletsizce baskı yapan bir güce karşı isyan olduğu düşüncesinde onu doğrulamaktadır."
"İşte sana bir nasihat: Acıda mutluluk ara."
"Demin onun saçma teorisini işittin: “Ruhun ölümsüzlüğü yoktur, öyleyse erdem de yoktur, demek ki, her şeye izin verilmiştir.”…  Palavracı, düşüncesinin özü de şu: “Bir yandan kabul etmek, diğer yandan da itiraf etmek olanaksız!” Teorisi baştan sona namussuzluk! İnsanlık ruhun ölümsüzlüğüne inanmasa da erdem için yaşayacak gücü yine de kendisinde bulacaktır! Özgürlük, eşitlik, kardeşlik sevisinde bulacaktır…"
"O anda birdenbire, daha önceleri bir keresinde kendisine: “Neden böyle nefret içerisindesiniz?” diye sorduklarını anımsadı. O zaman, soytarıca bir utanmazlık nöbeti içinde şu yanıtı vermişti: “Doğrusu o bana hiçbir şey yapmamıştı, ama buna karşılık ben ona en büyük namussuzluğu yapmıştım ve yapar yapmaz da hemencecik ondan nefret ettim.”"
"Pyotr Aleksandroviç Miusov, benim akrabam, sözlerinde plus de noblesse que de sincerite [içtenlikten ziyade asalet] olmasını sever, bense tam tersine konuşmamda plus de sincerite que de noblesse [asaletten ziyade içtenlik] olmasını severim ve noblesse[asalet]in içine tükürürüm!"
"Schiller’in Haydutlar’ındaki gibi, “dudağa öpücük, yüreğe hançer.” Yapmacık şeyleri sevmiyorum pederler, gerçeği istiyorum!"
"Fedor Pavloviç, bazen sarhoş olduğu dakikalarda birdenbire içinde manevi bir korku ve ruhunda fiziksel olarak da etki uyandıran ahlaki bir sarsıntı hissediyordu. Bazen “Bu anlarda ruhum sanki boğazımda çırpınıyor” derdi."
"Ama aşık olmak sevmek demek değildir. Nefret ederken de aşık olmak mümkündür. Unutma bunu!"
"Güzellik… dehşet verici, korkunç bir şey! Dehşet verici, çünkü tanımsız bir şey, Tanrı bazı bilmeceler ortaya attığı için tanımlanması da olanaksız." 
"Yüreği yüce, zekası yüksek bir insanın bile söze Meryem Ana idealiyle başlayıp Sodom idealiyle sözünü bitirmesine katlanamıyorum. Ruhunda Sodom idealini taşıdığı halde Meryem Ana idealini de reddetmeyen ve bu idealle gerçekten yüreği yanan, lekesiz gençlik yıllarındaki gibi gerçekten yanan biri daha da korkunçtur. Hayır, insanoğlu geniş, hatta çok geniş, ben olsa daraltırdım." 
"-Ben, onun gibi birini değil, senin gibi birini sevdiğinden eminim.
+O, beni değil, kendi erdemini seviyor…"
"Sen, masum çocuk, biliyor musun, bunların hepsi de saçmalık, akıl almaz bir saçmalıktır, çünkü trajedi burdadır!"
"Ressam Kramskiy’in “Seyirci” adında çok güzel bir tablosu vardır: Kışın ormanı tasvir eder. Ormandaki yolda yırtık pırtık kaftanı ve ayakkabılarıyla tek başına, derin yalnızlıklara gömülmüş bir adam durur, derin düşüncelere dalmış gibi dikilir, ama düşünmez, bir şey “seyretmektedir.” Dokunsanız irkilir ve size sanki uykudan yeni uyanmış gibi, ama hiçbir şey anlamadan bakar. Aslında artık ayılmıştır, ama ona durup ne düşündüğünü sorsanız kesinlikle hiçbir şey anımsamayacaktır, ancak seyrettiği sırada etkisi altında bulunduğu izlenimleri hala içinde saklamaktadır. Bu izlenimler onun için değerlidir ve bunları kesin olarak biriktirmektedir, belli belirsiz ve hatta anlamadan, neden ve ne için bunları biriktirir, kesinlikle bunu da bilmez: Yıllarca izlenimlerini biriktirdikten sonra belki de aniden hepsini bir kenara atacak ve Kudus’e dolaşmaya ve ruhunu kurtarmaya gidecek, belki de doğduğu köyü yakacak, ya da belki her ikisi birden olacaktır. Halkın içinde seyirciler oldukça fazladır."
"Artık Hıristiyanlık unvanım elimden alınmış olduğuna göre, bu takdirde öteki dünyada bir Hıristiyan olarak benden İsa’yı inkar edişimin hesabını ne suretle ve hangi hakla sorabilirler? Hem zaten bırakın İsa’yı inkar etmeyi, sadece bunu aklımdan geçirdiğimde bile vaftizim geri alınmamış mıydı? Mademki, artık Hıristiyan değilim, demek ki, İsa’yı da inkar edemem, çünkü o zaman hiçbir şeyi inkar etmem gerekmeyecektir."
"+…Yine de senin şu manastırın işini bitirebilirdim. Bütün Rusya topraklarındaki bu tasavvufçuların hepsini bir çırpıda alabilir ve bütün aptalların kesinlikle akıllarını başlarına getirmek için ortadan kaldırabilirdim. Darphaneye de ne kadar altın, gümüş gelirdi ama!
-Neden ortadan kaldırılması gerekiyormuş, dedi İvan.
+Gerçeğin en kısa sürede ışıl ışıl parlaması için, işte nedeni bu."
"-Alyoşka ölümsüzlük var mı?
+Var.
-Ya Tanrı ve ölümsüzlük?
+Tanrı da, ölümsüzlük de vardır. Ölümsüzlük Tanrı’dadır.
-Hmm. İvan haklı galiba. Tanrım, insanın bu hayale bunca inancını verdiğini, boşu boşuna gücünü harcadığını ve bunu binlerce yıldır yaptığını düşünürsek! İnsanla böyle alay eden kim? Ne dersin İvan? Son kez ve kesin olarak soruyorum: Tanrı var mı, yok mu? Son kez!
+Son kez, yok.
-İnsanlarla kim alay ediyor İvan?
+Şeytan olmalı, diyerek güldü İvan Fedoroviç.
-Peki, şeytan var mı?
+Hayır, şeytan da yok.
-Yazık. Şeytan alsın, ben olsam Tanrı’yı ilk uydurana ne yapacağımı bilirdim! Onu kavak ağacına asmak bile az gelir.
+Tanrı’yı uydurmasalardı o zaman uygarlık hiç olmazdı.
-Olmaz mıydı? Tanrı olmadan olmaz mıydı?
+Evet. Konyak da olmazdı. Ama yine de konyağı elinizden almak gerekiyor."
"Credo [inanıyorum], ama neye olduğunu bilmiyorum."
"…tüm hayatım boyunca çirkin kadın diye bir şey olmamıştır, işte benim kuralım!.. Benim için hiç çirkin kadın olmadı: Kadın olması bir şeydir, bu bir şey de her şeyin yarısı demektir."
"Günahtan ve şeytandan sadece dünyada değil, kilisede de korunamazsın, şu halde günaha hiçbir şekilde göz yummamak gerekir."
"Tanrı’nın kullarını sevin. Bizler buraya gelmiş ve bu duvarlar arasına kapanmış olduğumuz için dış dünyadakilerden daha kutsal değiliz, tam tersine, buraya gelmiş olan her kimse, buraya gelmekle kendisinin dış dünyadaki tüm insanlardan ve yeryüzündeki her şeyden daha kötü olduğunu anlamış demektir…"
"Çok sevgili Aleksey Fedoroviç, ben bu dünyada mümkün olduğu kadar çok yaşamak niyetindeyim, bunu bilin, bu yüzden de her kapik benim için gereklidir ve ne kadar uzun yaşarsam o kadar da gerekli olacak. Hala bir erkeğim, topu topu elli beş yaşındayım, daha yirmi yıl erkeklik çizgisinde kalmak istiyorum, ama yaşlanıyorum, pis herifin teki olacağım. Kadınlar o zaman bana gönül rızasıyla gelmeyecekler, işte paralar bana o zaman lazım olacak."
"O, benim acıdığım biri oldu. Aşk için olumsuz bir durumdur bu. Eğer onu sevseydim, sevmeye devam etseydim, o zaman belki de şu anda ona acımaz, tam tersine ondan nefret ederdim…"
"Şimdi gidiyorum, ama bilin ki, Yekaterina İvanovna, siz gerçekte yalnızca onu seviyorsunuz. Üstelik hakaretleri arttıkça daha da artıyor bu sevgi. İşte sizin çırpınmanız da bu. Onu olduğu gibi, sizi aşağılayan biri olarak seviyorsunuz. Düzelmiş olsa onu hemen terk ederdiniz ve bütün sevginizi yitirirdiniz. Ama gösterdiğiniz sadakat kahramanlığını daima seyretmek ve onun sadakatsizliğine sitem etmek için Dimitry size gereklidir. Bütün bunlar da sizin gururunuzdan kaynaklanıyor. Pek çok aşağılama ve hakaret, ama hepsi de gururdan…"
"Kadınların gözyaşlarına inanmayın, Aleksey Fedoroviç, ben bu durumda hep kadınların karşısında, erkeklerin yanında olurum."
"+Nikolay İlyiç Snegiryov, eski Rus piyade yüzbaşısı, efendim, suçları yüzünden aşağılanmış olsa da bir yüzbaşı. Daha ziyade şöyle demek gerekir: Snegiryov değil, Yüzbaşı Slovoyersov, çünkü, ancak hayatımın ikinci yarısından sonra ‘s’ eki kullanarak konuşmaya başladım. İnsan aşağılandıkça bu ‘s’ ekini kullanma alışkanlığı kazanıyor.
-Öyle, diye gülümsedi Alyoşa, yoksa bilerek mi oluyor?
+Tanrı bilir istemeden. Hiç söylemiyordum, hayatım boyunca ‘s’li konuşmadım, birden düştüm ve ‘s’ ekiyle ayağa kalktım.
[‘s’ eki, konuşmaya kibarlık yada da dalkavukluk nüansı vermek için kullanılır.]"
"Bana öyle geliyor ki, pek çok şeye gücendi… evet, onun durumunda başka bir şey yapılamazdı… Birincisi, benim yanımda paralara son derece sevindiği ve bunu benden saklamadığı için üzüldü. Eğer sevinmemiş ve bunu belli etmemiş olsaydı, başkalarının yaptığını yapar, parayı alırken nazlanır, o zaman buna katlanabilir ve parayı kabul edebilirdi, ama son derece haklı olarak sevinmişti, bu da onu utandırdı." 
"Biliyor musunuz Lise, herkes ona sanki onun velinimetiymiş gibi bakmaya başladığında bu, gücenmiş bir insan için o kadar korkunç bir şeydir ki…"
"Şiir gerçek bir saçmalıktır, efendim. Düşünün: Dünyada kim uyaklı konuşur? Eğer üstlerimiz emretseydi de uyaklı konuşmaya başlasaydık çok şey mi söylemiş olurduk efendim? Şiir iş değildir, Marya Kondratyevna… Bütün insanların söylediği gibi biraz demek varken neden birazcık demeli sanki? Acıyarak konuşmak istiyorlardı."
"+Dünyada herkes, her şeyden önce hayatı sevmelidir sanıyorum.
-Yaşamın anlamından daha çok yaşamı sevmek mi yani?
+Kesinlikle öyle, senin söylediğin gibi, mantıktan önce sevmek, mutlaka mantıktan önce sevmek lazım, ancak o zaman anlamını anlayacağım."
"Biliyor musun canım, on sekizinci yüzyılda, eğer Tanrı yoksa onu uydurmak gerekir, s’il n’existait pas Dieu il foudrait l’inventer, diyen yaşlı bir günahkar vardı. Gerçekten de insanoğlu Tanrı’yı uydurmuştur. Hem tuhaf ve şaşırtıcı olan Tanrı’nın gerçekte var olması değil, böyle bir düşüncenin, yani Tanrı’nın gerekli olduğu düşüncesinin insan gibi vahşi ve kötü yürekli bir yaratığın aklına gelebilmiş olmasıdır. Bu düşünce öylesine kutsal, dokunaklı, hikmetli ve insana onur veren bir düşüncedir ki. Bana gelince, insan mı Tanrı’yı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı sorusunu düşünmemeye çok uzun zaman önce karar vermiştim."
"Tanrı’yı açıkça ve basit şekilde kabul ettiğimi açıklıyorum. Ancak şunu da belirtmem gerekir: Eğer Tanrı varsa ve eğer dünyayı gerçekten o yaratmışsa, çok iyi bildiğimiz gibi, dünyayı Eukleides geometrisine göre, insan zekasını da ancak üç boyut kavramıyla yaratmıştır. Bu arada tüm dünyanın veya daha da genişletirsek tüm evrenin yalnızca Eukleides geometrisine uygun yaratılmış olduğundan kuşku duyan, hatta Eukleides’e göre dünya üzerinde hiçbir şekilde kesişemeyen iki paralel doğrunun belki de sonsuzluk içerisinde bir yerde kesişebileceğini hayal etmeye kalkışan geometriciler ve filozoflar, hem de en ünlülerinden geometrici ve filozoflar vardı ve halen de vardır. Ben, eğer bunu bile anlayamıyorsam, Tanrı’yı nasıl anlarım diye bir karara vardım. Bu tip soruları cevaplayabilecek hiçbir yeteneğim olmadığını, zekamın Eukleides’e ve dünyaya uygun bir zeka olduğunu, bu yüzden de bu dünyanın ötesindeki konuları çözemeyeceğimi alçakgönüllülükle itiraf ediyorum. Bu konuda sana da asla düşünmemeni tavsiye ederim, dostum Alyoşa. En çok da Tanrı konusunda: Tanrı var mı yok mu? Bütün bu sorular sadece üç boyutu kavrayabilecek şekilde yaratılmış zekaya hiç uymayan sorulardır."
"…ne kadar aptalca olursa meseleye o kadar daha yakın olur. Ne kadar aptalca olursa o kadar açık olur. Aptallık kısadır ve kurnaz değildir, akıl ise kıvrıla kıvrıla gider ve gizlenir. Akıl namussuzdur, aptallık ise doğru ve dürüsttür."
"-Bir insanı sevmek için diğer insanın kendisini gizlemesi gerekir, yüzünü gösterdiğinde sevgi kaybolur.
+Starets Zosima, bundan defalarca söz etmişti, dedi Alyoşa, aynı zamanda insan yüzünün sevmekte henüz deneyimsiz olan pek çok insanın sevmesine genellikle engel olduğunu da söylemişti."
"Eğer şeytan olmasaydı, demek ki, insan onu da yaratırdı, hem de tıpatıp kendisi gibi."
"Hiçbir şey anlamıyorum, artık hiçbir şey anlamak da istemiyorum. Sadece olaylarda kalmak istiyorum."
"Bence, benim zavallı, sadece dünyayı bilen Eukleidesvari aklıma göre, sadece acının olduğunu, ama suçluların olmadığını, basit ve açık şekilde hep birinin diğerinden kaynaklandığını, her şeyin aktığını ve denkleştirdiğini biliyorum."
"Küçücük yumruğuyla göğsünü döven ve pis kokulu yerde kefareti ödenmemiş gözyaşlarıyla “Tanrıcığına” yalvaran o çocuğun, evet sadece o çocuğun gözyaşlarına değmez bu yüksek uyum! Değmez, çünkü çocuğun gözyaşlarının bedeli ödenmeden kalmıştır. Bu gözyaşlarının bedeli ödenmelidir, aksi takdirde uyum sağlanamaz. Ama neyle, onların bedelini neyle ödeyeceksin? Bu mümkün mü, acaba intikamı neyle alınmış olur? Ama bunların öcünün alınmasından bana ne, bu çocuklar o kadar işkence çektikten sonra cehennemin ıslah edici olmasından bana ne? Eğer cehennem varsa bu ne biçim bir uyumdur: Ben bağışlamak ve sarılmak istiyorum, daha fazla acı çekmelerini istemiyorum. Ve eğer çocukların çektikleri acılar, gerçeği satın alınması için gerekli olan acıların bedelini ödemeye harcanmışsa, şimdiden iddia ediyorum, gerçek bu bedele değmez… Ben uyum istemiyorum, insanlığa duyduğum sevgi yüzünden istemiyorum. En iyisi öcü alınmamış acılarla kalmak istiyorum. En iyisi haklı olmasam bile, öcü alınmamış acımla ve dinmez öfkemle kalacağım." 
"Cevap verme, sus. Zaten daha önce söylediklerine hiçbir şey ekleme hakkına sahip de değilsin… Hayır, önceden söylediklerine hiçbir şey ekleyemeyeceğin için ve insanların elinden yeryüzünde olduğun sıralar o kadar savunduğun özgürlüğü alamayacağın için bu hakka sahip değilsin. Yani söyleyeceğin her şey, bir mucize olarak ortaya çıkacağından insanların inanç özgürlüğüne zarar verir, insanların inanç özgürlüğü ise daha o zamanlar, yani bin beş yüz yıl önce senin için her şeyden daha değerliydi. O zamanlar sık sık “Sizi özgür yapmak istiyorum” diyen sen değil miydin? Ama işte bu “özgür” insanları şimdi gördün. Evet, bu iş bize pahalıya mal oldu, ama sonunda bu işi biz senin adına bitirdik. On beş asırdır bu özgürlük yüzünden acı çekiyorduk, ama artık bitti, hem de kesinlikle bitti… Ama şunu bil ki, bu insanlar artık tamamen özgür olduklarına her zamankinden daha fazla inanıyorlar, oysa ki özgürlüklerini bize kendi elleriyle getirdiler ve onu uslu uslu ayaklarımızın dibine bıraktılar…
Birinci soruyu anımsa: Harfi harfine olmasa bile anlamı şöyleydi: Sen dünyaya gitmek istiyorsun ve eli boş olarak, bir özgürlük vaadiyle gidiyorsun. İnsanlar, basit ve doğuştan terbiyesiz oldukları için özgürlüğü anlayamazlar bile, ondan korkarlar, dehşete kapılırlar, çünkü insan için ve insan toplumu için hiçbir zaman özgürlükten daha tahammül edilmez bir şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöldeki taşları görüyor musun? Onları ekmeğe dönüştür, işte o zaman insanlık, verdiğin ekmekleri elini uzatıp geri alacaksın diye karşında ebediyen tir tir titrese bile minnettar ve söz dinleyen bir sürü olarak peşinden koşacaktır. Ama sen insanı özgürlükten yoksun bırakmak istemedin ve yapılan öneriyi geri çevirdin, çünkü eğer boyun eğmek suretiyle satın alınmışsa o zaman hangi özgürlükten söz edilebilir diye düşünmüştün… İnsanoğlu için özgürlüğünü kazandıktan sonra önünde eğileceği kişiyi bulmaktan daha sürekli ve daha büyük bir tasa yoktur. Ama insanoğlu, bütün insanların hep birden önünde eğilmeye razı olacakları derecede tartışmasız birini arıyor. Çünkü bu zavallı mahlukların kaygısı, sadece benim ya da bir başkasının önünde eğilmekten ziyade, herkesin inandığı ve önünde eğildiği ve mutlaka hep birlikte eğildiği birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa eğilme gereksinimi, tek tek her bir insanın ve bir bütün olarak insanlığın yüzyıllardır en önemli ıstırabıdır. Hep birlikte eğilmek yüzünden birbirlerini kılıçtan geçirdiler, tanrılar yarattılar ve birbirlerine “Kendi tanrılarınızı bırakın ve bizimkilere saygı gösterin, yoksa sizi de, tanrılarınızı da yok ederiz!” dediler… ama insanların özgürlüğünü ancak onların vicdanını rahatlatan biri ele geçirebilir. Ekmekle sana tartışmasız bir bayrak verilmişti: Ekmeği ver, insanlar önünde eğilsin, çünkü ekmekten daha kesin hiçbir şey yoktur. Ama eğer aynı zamanda başka biri de onun vicdanını senden habersiz ele geçirmişse işte o zaman senin ekmeğini bile fırlatıp atar ve vicdanını çelen bu adamın peşinden gider. Bu konuda haklıydın. Çünkü insan yaşamının sırrı sadece yaşamakta değil, ne için yaşadığındadır. İnsan ne için yaşadığı konusunda kesin bir düşüncesi olmadan yaşamaya razı olmaz ve çevresi ekmekle dolu da olsa dünyada kalmaktansa kendisini yok eder. Bu böyleydi, ama bak sonuçta ne oldu: İnsanların özgürlüğünü ele geçirmek yerine sen tuttun onların özgürlüğünü daha da artırdın! Yoksa bir insan için huzurun ve hatta ölümün bile iyiyi ve kötüyü ayırt etmede özgür seçimden daha değerli olduğunu unuttun mu? İnsan için vicdanının özgürlüğünden daha cezbedici bir şey yoktur ama bundan daha acı verici bir şey de yoktur…
Bu zayıf isyancıların mutlulukları için onların vicdanını ilelebet yenebilecek ve esir alabilecek yalnızca üç kuvvet vardır dünyada. Bunlar, mucize, sır ve otoritedir. Sen üçünü de reddettin ve buna kendin örnek oldun… insanın da seni izleyerek mucizeye gerek duymadan Tanrıyla yetineceğine güveniyordun. Ama insanın mucizeyi reddeder etmez Tanrı’yı da hemen reddedeceğini, çünkü insanın bir Tanrı’dan ziyade mucize aradığını bilmiyordun. Ve insan mucizesiz kalamayacağı için kendisine yeni mucizeler, artık kendisine ait olan mucizeler yaratacak ve üfürükçülerin mucizesi, kocakarıların büyüsü önünde eğilecektir, üstelik yüz kere isyancı, zındık ve tanrısız da olsa bunu yapacaktır… Ama sonunda bu aptal çocuklar, isyancı olsalar da, kendi isyanlarına bile dayanamayan zayıf isyancılar olduklarını anlayacaklar. Aptal gözyaşlarıyla acı acı ağlarken nihayet, kendilerini isyancı olarak yaratanın hiç kuşkusuz kendileriyle alay etmek istediğinin bilincine varacaklar. Bunu umutsuzluk içinde söyleyecekler ve söyledikleri sözler küfür olacak, insan doğası küfürü kaldırmadığı için daha da mutsuz olacaklar ve eninde sonunda insan doğası küfürün öcünü alacak."
"Anneciğim, ağlama, hayat cennettir, bizler de cennetteyiz, ama bunu bilmek istemiyoruz, eğer öğrenmek isteseydik, hemen yarın bütün dünya cennet olurdu."
"… bir insanın ilk çocukluk yıllarından itibaren baba evinde sahip olduğu anılarından daha değerli hiçbir şeyi yoktur. Birazcık olsun sevgi ve birliğin bulunduğu bir ailede dahi hemen hemen her zaman bu böyledir. Eğer insanın ruhu değerli şeyler arama yeteneğine sahipse en kötü aileden bile değerli anılar kalabilir."
 "Şu anda, özellikle de yüzyılımızda her yerde hüküm sürmekte olan bir yalnızlık, ama henüz tamamen bitmedi ve henüz süresi dolmadı.
"Bir “düşünce savaşçısı” tanıyordum, hapishanedeyken kendisini tütünsüz bıraktıklarında sırf tütün versinler diye neredeyse “düşüncesine” ihanet edecek kadar güçsüz kaldığını anlatmıştı bana. Bu adam bir de “İnsanlık uğruna savaşacağım” diye konuluyor. Böyle biri nereye gidecek de ne yapacak? Belki kısa süreli bir hareket, ama öyle uzun boylu dayanamaz."
"Rahibin yalnızlığını başına kakıyorlar: “Manastır duvarlarının arasında kendini kurtarmak için yalnız kaldın, insanlığa kardeşçe hizmet etmeyi ise unuttun.” Ama bir kere daha bakalım, kim daha çok kardeş sevgisiyle gayret sarfediyor? Çünkü bizler değil, asıl onlar yalnızdır, ama bunu görmezler."
"Pederler ve hocalarım, “Cehennem nedir?” diye düşünürüm. Şu hükme varırım: “Sevmenin artık imkansız olduğuna dair çekilen bir acıdır.”"
"Ama adalete susamıştı, istediği sadece mucize değildi, adalet de istiyordu!"
"Gerçekler insanlara ne korkunç felaketler hazırlıyor!"
"Kıskanç adamlar herkesten daha çabuk affederler, bütün kadınlar da bunu bilir."
"Alyoşa İvan’a mason olup olmadığını sorar. Bayan Hohlakova, Dimitry’e altın madenlerine gitmeyi önerirken her şeyi Yahudilere bırakma fikrinde olmadıklarını söyler.."
"Ale ne mojno ne mets slabostsi do svoyevo krayu? [kendi memleketini sevmemek mümkün müdür acaba?]"
"Ayıldım, aklım başıma geldi, aptal oldum.
İçtim, aptallaştım, akıllandım."
"Herkes alçak olabilir, evet belki herkes alçak olabilir, ama herkes hırsız olamaz, yalnızca en büyük alçaklar hırsız olur. Pekala, bu incelikleri anlatmayı beceremiyorum… Ama bir hırsız, bir alçaktan daha alçaktır. Benim düşüncem de işte böyle."
"Sen de fark etmişsindir, Smurov, kışın ortasında ısı sıfırın altında on beş, hatta on sekiz bile olsa hava, örneğin şimdiki gibi sıfırın altında on iki derece ayazın aniden vurduğu, üstelik karın henüz az olduğu kış başındakinden daha soğuk değildir. Bu demektir ki, insanlar henüz daha soğuğa alışkın değiller. Her konuda, hatta devlet ve siyaset ilişkilerinde bile insanlarda her şey alışkanlıktan ibarettir. Alışkanlık, en büyük harekete geçiricidir."
"+Siz de herkes gibi, yani pek çokları gibisiniz, yalnız herkes gibi olmaya hiç gerek yok.
-Herkes öyle olduğu halde mi?
+Evet, herkes öyle olduğu halde. Tek siz öyle olmayın."
"Yeni bir insan gelecek, anlıyorum bunu… Ama yine de Tanrı’ya yazık!"
"Vicdan! Vicdan nedir ki? Onu ben icat ederim. Peki niye ıstırap çekiyorum? Alışkanlıktan. Yedi bin yıllık insan alışkanlığından. Öyleyse bundan vazgeçelim ve Tanrı olalım."
"Şairliğimiz boşuna mı, boşuna mı hayatımızı bir mum gibi iki ucundan yaktık."
"Zaten bir şeyin çalındığını ileri sürerken bu şeyin ne olduğunu göstermek ya da en azından böyle bir şeyin var olduğunu kesin olarak kanıtlamak gerekir."
"Vicdan pişmanlıktır, ama intihar eden birinde pişmanlık değil sadece umutsuzluk olabilir. Umutsuzluk ile pişmanlık, birbirinden tamamen ayrı iki şeydir. Umutsuzluk kindar ve uzlaşmaz olabilir ve intihar eden biri, yaşamına son verirken o anda hayatı boyunca kıskandığı insanlardan iki kat daha fazla nefret edebilir."
"Her ikisi de birbirlerine hemen hemen anlamsız ve çılgınca, hatta belki de doğru olmayan sözler fısıldıyorlardı, ama o anda her şey doğruydu ve kendileri de buna kesin olarak inanıyorlardı."

Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, Karamazov Kardeşler, İstanbul, Can Yayınları, 2011, Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu

28 Ocak 2013 Pazartesi

Steven Spielberg- War Horse

Michael Morpurgo, Delon'da yaşayan Birinci Dünya Savaşı gazileriyle karşılaşır ve anılarını dinler. Bu anılarda büyük sayılarda insanların ve hayvanların hayatlarını kaybedişleri yer alır. Michael, araştırmasına devam eder ve bunun üzerine bir roman yazar. 2007'de roman, Nick Stafford başarılı şekilde tiyatroya aktarır. Ve 2011'de Steven Spielberg yönetmeliğinde beyaz perdeye yansır.

Roman sonrası aktarımlardaki atın hikayesi:

Tony Scott- True Romance

#sahne 1


#sahne 2


#sahne 3

21 Ocak 2013 Pazartesi

Steven Spielberg- Empire of The Sun

Filmden daha iyi olan posteri:

Lafı:
"Learned a new word today. Atom bomb. It was like the God taking a photograph."

Sahnesi:
Jim'in Japon arkadaşı harakiri yapamadığına yanar. Bu sırada Jim'i görür ve ona manga verir. Sonra harakiri kılıcıyla mangayı bölmek ister fakat tam bu sırada yetişen Amerikalılar, Jim'e saldıracağını düşünerek Japon arkadaşını tek kurşunla vururlar ve çocuk ölür. Ve sonrasında:
Jim: Bastard! He gave me a mango! 
Basie: I'll give you a whole goddamn fruit salad. There are Frigidaires falling from the sky. It's kingdom come! 
Jim: He was my friend! 
Basie: He was a Jap! 
Jim: The war's over! 

resim kaynak

20 Ocak 2013 Pazar

Dostoyevski -Beyaz Geceler


Dostoyevski'nin ilk eserlerinden; bir öykü. Birçok kez beyaz perdeye de aktarılmış. Öykü ilk kez Yurttan Mektuplar adlı dergide "F. Dostoyevski, Dostoyevski’nin genç dostu şair A. N. Pleşeyev’e" imzayla yayımlanır(1). Bir hayalperest ile yolda karşılaştığı bir genç kızın dört gece birbirlerine kendi hayatlarını anlatmalarını konu edinir. Yazarlık hayatına "acı"yı tema alarak başlayan Dostoyevski, ikinci eserinde ise "yalnızlık"ı tema alır. Ve yalnız bir hayalperest üzerine yoğunlaşır. Dostoyevski'ye göre;"Eylemliliğe, doğrudan yaşamaya, gerçekliğe susamış, ama zayıf, kadınsı, kibar karakterlerde az çok hayalperestlik denen bir hal doğar ve insan sanki insan değil de, tuhaf bir orta cins, hayalperest olur."(2)

"Harika bir geceydi, belki de sadece geçken yaşanabilen gecelerden biriydi, sevgili okur."
diye başlar öykü. İsimsiz kahraman, birinci şahıs kipinden yalnızlığını anlatır. Yolu üzerinde karşılaştıklarından bahseder ki ne kadar yalnız olmadığını (!) görelim. Karşılaştığı bu insanlarla gidebildiği en son nokta:
"Hatta beni fark etti ve benimle ruhsal bir yakınlık bile kurdu."
Onlarla birlikte mutlu ve mutsuz olur. Evler de insanların simaları kadar tanıdıktır ona, hatta konuşurlar bile. Yine bir gün bir akşamüzeri eve dönüşte mutlu halde sokakta yürürken ağlayan bir genç kızla karşılaşır. Konuşmak ister fakat çekinir, konuşamaz. Genç kız yola koyulduğunda arkasından bir adam takibe başlar ve kızı bu adamdan kahramınımız kurtarır. Kız, kahramınımızın koluna girer ve muhabbet, kahramanımızın kendisini anlatmasıyla başlar:
"+Kesinlikle, ben kadınlara karşı çekingenimdir, hiç itiraz etmeyeceğim, o beyefendi sizi bir dakika önce ne kadar korkuttuysa ben de en az o kadar heyecanlanmış durumdayım… Bir korku içindeyim şimdi. Tam bir düş, ama ben düşte bile gün gelip de bir kadınla konuşacağımı tahmin edemezdim.
-Nasıl? Gerçekten mi?...
+Evet, eğer elim titriyorsa, bu onun daha önce hiç böyle sizinki gibi güzel, küçük bir el tutmamış olmasındandır. Kadınlardan tümüyle uzağım; yani onlara hiç yakınlaşmadım; sonuçta yalnızım…"
Kahramanımızın karşı cinsle konuşma isteğini dile getirişi:
"Ama şimdi size birkaç kez caddede herhangi bir aristokrat bayanın yanına, yalnız olduğu sırada, öylece yaklaşıp konuşmayı düşündüğümü söylesem, bana güleceksiniz; çekinerek, saygıyla, içtenlikle konuşmayı elbette; beni kovmasın diye tek başıma perişan olduğumu, herhangi bir kadını tanıma fırsatım olmadığını söylemeyi; benim gibi mutsuz bir insanın çekingen yalvarışını geri çevirmemenin kadınlık sorumlulukları arasında olduğuna onu ikna etmeyi. Bana kardeşçe, içtenlikle iki söz söylemesine, beni hemen ilk adımda uzaklaştırmamasına, sözlerime inanmasına, beni dinlemesine, bana gülmesine, gerekirse, bana umut vermesine ihtiyaç duyuyorum sonuçta, sadece iki sözcük, sonra varsın onunla hiç karşılaşmayalım!..."
Son sözü tatminkar biri olduğu izlenimi verse de öykü ilerledikçe aşırı derece talepkar olduğu ortaya çıkıyor; her yalnız ve hayalleri olan, kendini tanımaya yetecek yaşanmışı olmayanlar gibi..
"Ben hayalperestim; benim öylesine az gerçek yaşamım oluyor, bunun gibi, şimdiki gibi dakikaları öyle nadir sayıyorum ki, bu dakikaları hayallerde tekrar tekrar yaşamadan duramıyorum. Bütün gece, bütün hafta, bütün yıl sizi hayal edeceğim. Ben yarın muhakkak geleceğim buraya, tam buraya, bu yere, tam bu saatte ve bir önceki günü hatırlayarak mutlu olacağım. Artık bu yer benim için kutsal."
Ve ardından kahramanımızın durumu abartışı ve bir kez daha hayatında yaşanmış an olması ısrarı kızı da yumuşatır, hatta ilgisini çeker ve buluşmalar devam eder, hayat hikayelerini daha detaylı anlatmaya başlarlar:
"'...Yani, siz nasıl bir insansınız? Haydi, başlayın, anlatın hikayenizi.'
'Hikayeyi!' diye bağırdım korkarak, 'Hikayeyi! Ama size kim söyledi benim bir hikayem olduğunu? Benim bir hikayem yok...'
'Bir hikayeniz yoksa, nasıl yaşıyorsunuz?' diye sözümü kesti o gülerek.
'Tamamen hikayesiz' Yani, bizde dendiği gibi, bir yaşıma yaşadım, yani tamamen yalnız -yalnız, tümüyle yalnız- anlıyor musunuz, nedir bu yalnız?'"
İkinci gece birbirlerine aşık olmayacaklarına ve kardeş kalacaklarına söz verip dert ortağı olurlar, ta ki sona kadar... Kahramanımız:
"… Bu köşelerde, sevgili Nastenka, sanki bambaşka bir hayat yaşanır, yakınımızda yaşanana benzemeyen, bizde, bizim ciddi, çok ciddi zamanımızda değil de, bir varmış bir yokmuşlarda olabilecek türden bir yaşam… Bu köşelerde tuhaf insanların, hayalperestlerin yaşadığını duyacaksınız. Hayalperest –ayrıntılı bir tanım gerekirse- insan değil, biliniz ki ortalama cinsten bir varlıktır. Daha çok erişilmez köşelerde bir yere yerleşir, orada neredeyse gün ışığından bile saklanır ve eğer içine kapandıysa da, o köşeye sümüklüböcek gibi yapışır ya da belki de bu açıdan hem hayvan hem de ev olan, kaplumbağa denen o ilginç hayvana çok benzer. Ne dersiniz, neden mutlaka yeşil boyayla boyanmış, isli, kasvetli ve yakışıksız biçimde sigara dumanıyla kaplanmış odasını öylesine sever?..."
"Hayır, Nastenka, o, o zevk düşkünü aylak, sizin ve benim istediğimiz bu yaşamı o ne yapsın? O bu yaşamı sefil, acıklı buluyor, belki onun için de, bir gün üzüntülü bir vaktin geleceğini ve o üzüntü, pişmanlık ve dizginsiz acı vaktinde ne bir mutluluk ne bir haz beklemeksizin bütün o fantezi yıllarını bu acıklı yaşama geri vereceğini aklından bile geçirmiyor. Bu korkunç vakit daha gelmediğinden hiçbir şey de istemiyor, çünkü o arzuların üstündedir, çünkü her şey onundur, çünkü o her şeyden bıkkındır, çünkü o kendi yaşamının yaratıcısıdır ve kendi kendisini her an kendi keyfine göre yaratmaktadır… Sanki aslında bütün bunlar hayal değildir! Doğrusu, her an inanmaya hazırdır, bütün bu yaşamın duyguların uyaranı olmadığına, serap olmadığına, hayal gücünün yalanı değil de aslında gerçek, sahici, var olan bir şey olduğuna!.. Evet, Nastenka, insan yanılır ve gerçek, hakiki bir tutkunun onun ruhunu heyecanlandırdığına inanır bilinçsizce, işe yaramaz hayallerinde canlı, ele gelir bir şeyler olduğuna inanır istemeden!..."
Duygulu, yalnız ve romantik olan kahramanımız, aynı zamanda aylak, hayalindeki kişi gerçek olmadığını anlayınca gerçekte olanlar da hayal mi diye sayıklamaya başlar…
"Biliyor musunuz, artık ben, belki de, yaşamımda günah ve suç işledim diye sıkılmayacağım, çünkü böyle yaşamanın kendisi suç ve günahtır."
"Hissedersin sonunda yorulduğunu, sonsuz çabada yorulduğunu bu yorulmaz fantezinin, çünkü sonuçta olgunlaşırsın, önceki ideallerini geride bırakırsın, küle kalıntıya dönüşürler; eğer başka bir hayat yoksa, onu bu kalıntılardan inşa etmek gerekecektir. Bu anda ruh hep başka bir şey diler ve ister! Ve hayalperest boş yere, külleri karıştırır gibi eski hayallerini karıştırır, o küllerde bir kıvılcım olsun bulmaya çabalar; onu üflemek, soğuyan kalbini canlanan ateşle ısıtmak ve ondaki daha önceden tatlı tatlı gelmiş, ruhu huzursuz etmiş, kanı kaynatmış, gözlerden yaşlar akıtmış ve kendisini görkemli biçimde kandırmış olan şeyi tekrar diriltmek için! Biliyor musunuz, Nastenka, nereye vardım? Biliyor musunuz, artık kendi duygularımın yıldönümünü kutlamaya, daha önce hoş gelmiş, aslında hiç olmamış bir şeyin yıldönümünü kutlamaya kadar vardırmdım…"
"Ah, Nastenka! Sonuçta hüzünle yalnız kalır insan, tam anlamıyla yalnız ve hatta yazıklanacak bir şey bile olmaz –hiç, tam olarak hiç… Çünkü kaybolup giden her şey, her şey hiçtir, aptalca, yuvarlak sıfır, yalnızca hayaldir!"
Ve sıra Nastenka'nın kendi hikayesini anlatmasına gelir:
"Ninem memnuniyetle kabul etti, ama ısrarla, kitaplar edepli mi, değil mi diye sordu; çünkü eğer kitaplar edepsizse, diyordu, Nastenka, onları okuman doğru olmaz, kötü şeyler öğrenirsin.
‘-Ne öğrenirim, nine? Ne yazıyor orada?
+Aa!’ diyordu, ‘Onlarda delikanlıların kızları evlenme vaadiyle, ana babalarının evlerinden nasıl kaçırdığı anlatılır, sonra bu mutsuz kızcağızlar kaderlerine terk edilir ve en üzücü şekillerde mahvolup giderler,’ diyordu ninem, ‘Ben, bu kitaplardan bir sürü okudum, üstelik her şeyi öyle harika yazmışlar ki,’ diyordu, ‘gece boyu oturup sessiz sessiz okuyorsun. Ama sen,’ diyordu, ‘Nastenka, beni dinle, onları okuma..’"
Ve Nastenka, genç bir kızın birkaç yıl önce yaşadığı ilk kez aşık oluşunu anlatır. Ve genç kızın hala aşık olduğu adamı beklediğini söyler. O gün ağlıyordur, çünkü aşkı aynı şehirde olmasına rağmen henüz onu aramamıştır.
Üçüncü gece, aşık olmayacağına söz verip aşık olan adamın aşk heyecanı:
"Ama, sevinç ve mutluluk insanı ne kadar da güzel kılıyor! Kalp aşkla nasıl da kaynıyor! İnsan bütün kalbini bir başka kalbe akıtmak istiyor, her şey neşeli olsun, her şey gülsün istiyor. Ve bu sevinç ne kadar bulaşıcı!"
Kahramanımızın ansız aşkı karşılık bulur gibi olur. Fakat dördüncü gece, Nastenka'nın aşık olduğu adama denk gelirler, ve Nastenka hayalperestin kollarından kaçıp kendini aşık olduğu adamın kollarına bırakır. Gecenin ardından gelen sabah:
"Gecelerim sabahla sona erdi. Kötü bir gündü."
Kendi ile tutarlı şekilde öykü biter:
"Tanrım! Tam bir saadet anı! İnsanın bütün bir yaşamı için de olsa, az şey mi sayılır bu?"

Ama hala öğreneceklerim var:
"… sanırım, her şeyin suçlusunun benim iyi yürekli kalbim olduğunu anladım, yani anlayacağınız kendimizi sorgulamaya kalkışınca hep yaptığımız gibi ben de kendi kendimi övdüm."

(1) Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, “Beyaz Geceler”, 5.Baskı. İstanbul, Can Yayınları, 2012, Çev. Sabri Güneş, sayfa 19
(2) a.g.e 19
( ) Resim

Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, Beyaz Geceler, 5.Baskı. İstanbul, Can Yayınları, 2012, Çev. Sabri Güneş

Dostoyevski -İnsancıklar

Anlatmaya geçmeden belirteyim, eserde geçen anlattığım gibi anlatmadığım olaylar da vardır, yani ne hep ne hiç, ikisi ortasında bir yer...
Bir de Dostoyevski serüvenine atılmak istedim. İnsancıklar, genel geçer bilgi araştırmasında göreceğiniz gibi yazarın kendisini ünlü yapan ve aynı zamanda yazdığı ilk eserdir. 24 yaşlarında dokuz ayda yazar ve bu süre zarfında eserinin üzerinden üç defa geçer. Kendisinin de tahmin etmediği şekilde elden ele dolanan eseri bir anda herkesin elinde belirir.
Bugün diğer eserlerini de işin içine katarak tanıdığımız Dostoyevski, daha ilk eserinde çizgisini belirtmiştir: Rusya'nın insanları. Rusya’yı oluşturan her gruptan, topluluktan, toplumdan insanlar ve bu insanların birbirleriyle ilişkileri vardır: sosyetesi, soylusu, fakiri, memuru, yazarı, tefecisi, ev sahibesi, genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu. 157 sayfaya fakir olan sıradan Rus insanların diliyle gururunu, kanaatkârlığını ve Tanrı’dan yardım umuduyla birlikte herkesi sığdırabilmiştir hem de hiç ara söz kullanmadan, sadece mektuplarda! Usta, daha işin başında ustalıkla başlamış meslek hayatına. Fakat ağırlığını hissettiren tema acıdır, gururun ağırlığı altında fakirlikten kaynaklanan hayatta yaşanan acı. Karakterlerin özellikleri uyumludur, bir kahramanda zıt karakteristik özellikler yoktur; yani iyi içinde kötü kötü içinde güzel durumu, fakat zıt fikirlere sahip karakterler rol alır. İlerideki eserlerinde ustalığını konuşturacağı yalnızlık teline daha ilk eserinde dokunmamıştır, bunu da ikinci eseri  olan Beyaz Geceler'de işleyecektir.
Tüm eserleri gibi Dostoyevski'nin bu eserinin de bir hayal ürünü de olsa olabilirtesi yüksektir. Hani birisi size gelip kitaba bakmadan "yan komşum şöyle, alt komşum böyle" diye anlatsa "vallahi mi? tüh tüh!" der, inanırdınız. Ki yazarın hayatı ile Varvara ve Makar’ın yaşadıkları arasında paralellikler rahatlıkla bulunabilmektedir:
  • Dostoyevski’nin babası gibi fakirlik çekmesine rağmen Varvara’nın babası, kızını iyi bir liseye yollar ve ücretini karşılayabilmek için daha çok çalışır.
  • Dostoyevski’nin üniversite yılları gibi, Varvara yatılı kaldığı okula alışamaz fakat her şeye rağmen mezun olur.
  • Dostoyevski gibi, Makar da tanıdığı parası olanlardan para ister ve eğer bulamayıp Varvara’ya yardımcı olamazsa kendini asacağını yazar Varvara’ya. Dostoyevski de para ister ve sonunda bunun getirdiği rahatsızlığa dayanamayıp bu eseri yazmaya girişir, kardeşi Mikhail’e yolladığı bir mektupta; “if I fail in this, I’ll hang myself.”(1) der.

Eser, yaşadığı sadece ipuçları verilen bir olaydan kaçan genç bir bayan ve onu koruyan, gözleyen, destekleyen ve kıza karşı evlat sevgisi besleyen uzaktan akrabası fakir yaşlı bir memurun karşılıklı mektuplaşmasıdır. Mektupta, günlük hayatta karşılaştıkları olaylardan, olayların düşündürdüklerinden ve birbirlerine karşı hissettikleri duygulardan bahsederler. Kitap ismi aslında karakterlere uygundur, ana iki karakteri sokakta görsek biz de çok önemsemez ve sadece "İnsancıklar" derdik.
Öne çıkan karakterleri analiz ederek birkaç kelimeyle tanımlamak istersem:
  • Makar Alekseyeviç/Makar Devuşkin: hiç okumamış ama hisli ve duygulu, eğitim görmemiş ama duyarlı ve gururlu, içi temiz, tez kanan ve tez affeden, nefreti bilmeyen, kötülükten anlamayan, sokakta yürürken çizmesinin altı düşen, sıradan, fakir, yaşlı bir Rus memur.
  • Varvara Alekseyevna/Varvara Dobroselova: temiz, pak, kendi imkânlarıyla kendini yetirmeye çalışmış, aklı başında, başkalarının sıkıntılarını dertlenebilen, gururlu ve hassas, narin bedeni olan, sıradan, yetim bir Rus kızı
  • Bay Bikov: görgüsüz ve duygusuz, kaba ve asabiyken şiddete başvuran, cahil ama uyanık, parası olan klasik Rus sosyetesi
  • Razatyayev: aslında duygusuz fakat yapmacıklı, maddi kaynak sömürücüsü, ikiyüzlü, duyarsız, yeniyetme bir Rus yazar.

Esere geçersek, memleketin insanları:
“Sağ yanda upuzun bir duvar, sol yandaysa otel gibi bir sürü kapı. Kiralık odaların kapılarıdır bunlar. Her birinde iki, hatta üç kişi kalıyor. Düzen falan aramayın… her kafadan bir ses çıkıyor! Ne var ki hepsi de iyi, mektep medrese görmüş insanlara benziyor.”
“Odaların bir koridor boyunca sıralandıklarını söylemiştim. Böylesi daha iyi, ama odaların boğucu bir havası var. Gerçi içeri girince pis bir koku gelmiyor insanın burnuna. Ama çürümüş, bozulmuş bir şey vardır sanki bir köşede. İlk anda yadırgar insan, ama hiç önemi yoktur bunun. İki dakika sonra farkına varmadan alışır. Çünkü kendi de, üstü başı da, elleri de kokmaya başlamıştır…”

Edebiyat:
“Size bir şey söyleyeyim mi anacığım, insan kendi halinde yaşayıp gidiyor da, yanı başında duran kitapta kendi hayatının tıpatıp anlatıldığından haberi olmuyor. Eskiden dikkatini çekmemiş birçok şeyi, kitabı okumaya başlayınca bir bir anımsıyor insan.”
“Boş şeydir şiir! Şiir yüzünden şimdi okullarda çocuklara sopa bile atıyorlarmış… şiir dediğiniz şeyin değeri de bu kadardır zaten!”
“(Bay Bikov) Sizinle ilgili sorular sormaya başladı. ‘Her şeyi biliyorum,’ dedi, ‘onun iyi bir insan olduğunu duydum.’ Size borçlu kalmak istemezmiş, benim için bütün yaptıklarınıza karşılık beş yüz ruble yeter miymiş size? Benim için yaptıklarınıza parayla değer biçilemeyeceğini söyledim. Bunun saçma olduğu karşılığını verdi. Okuduğum romanların, şiirlerin etkisinde kaldığım, genç olduğum için böyle düşünüyormuşum. Romanlar genç kızları mahvediyormuş. Kitap ahlak bozucu bir şeymiş, nefret edermiş kitaplardan. İnsanları anlamam için onun yaşına gelmem gerektiğini söyledi. ‘Gerçekleri ancak o zaman göreceksiniz,’ diye ekledi.”
“Edebiyat toplumun aynasıymış, yani aynaya benzetebilirmişiz onu. Tutkular, düşünceler her şey apaçık görünürmüş bu aynada. Toplumun kötü yanlarını kimseyi incitmeden, güzel güzel eleştirirmiş. İnsanları eğitirmiş. Belgelerle doluymuş. Bütün bunları orada öğrendim.”
(Okuduğu bir eserden sonra) “Hayatın ta kendisi bu! Biliyorum. Çevremde var aynı şey. Ne diye uzağa gideyim, Tereza’yı alalım. Ya da bizim şu zavallı memuru… belki Samson Virin’in kendisidir de yalnızca soyadını değiştirmiş, Gorşkov yapmışlardır. Her zaman, her yerde görülebilecek bir olay bu, anacığım, sizin de benim de başımıza gelebilirdi aynı şey. Nevski ya da Rıhtım Caddesi’nde oturan bir kont bile düşebilir aynı duruma, ama o zaman olayın dış görünüşü başka olur: Çünkü her şeyi değişiktir onların. Yücedirler, soyludurlar. Ama olayın aslı hep aynıdır.”
Fakat sonra Makar okuduğu bir kitaptaki öykünün kötü bitmesine kalbi dayanamaz ve isyan eder çünkü çok gerçekçi bitmiştir. Neden iyiyle güzelle bitirmediğini sorar, sorgular, hatta neredeyse bas bas bağırır. Hâlbuki Makar’a göre, yazar eserini iyi şekilde bitirmeliydi, olduğu gibi değil de umut vaat eder şekilde kapanışı yapmalıydı, adam montu alabilmeliydi. Ve bizim kitap ise herşeyi gerçek çıplaklığıyla anlata dururken sonu belli olmadan biter..
“Şu kesindir ki Varvaracığım, şu kağıt karalayıcılar ne kadar yazarsa yazsınlar, yoksul insanın bir paçavra kadar değeri yoktur! Bu böyle gelmiş böyle gider. Niçin mi? Çünkü onlara –yazarlara- göre yoksul insan, her şeyi ortaya dökülmesi gereken bir yaratıktır. Kutsal hiçbir şeyi, gururu olamaz!... Geçen gün Yemelya anlattı: Bir yerde para toplamışlar onun için. Ama öyle olmuş ki, adamcağızı her kopek için ayrıca denetlemişler adeta. Parayı boşuna verdiklerinden kuşkulandıkları için mi yapmışlar bunu, yoo… yoksul bir insan seyretmenin ücretiydi verdikleri.”
“Sıkılmayayım diye bir kitap yollayacaktınız bana. Vazgeçin cancağızım! Kitap dediğiniz nedir ki? Bir sürü olmayacak şey! Roman da saçmadır, işsiz güçsüzler okusun diye yazılmış uydurmalar… İnanın bana anacığım, bunca yıllık tecrübelerime inanın. Shakespeare diye bir adamdan söz edeceklerdir size. ‘Görüyor musun,’ diyeceklerdir, ‘edebiyatın Shakespeare’i var’… Shakespeare de saçmadır, hem de saçmalığın daniskası!”

Makar ne kadar yaşlıysa o kadar optimist, Varvara ise ne kadar gençse o kadar pesimisttir ki yaşama bakış açılarında da bunu görebilmekteyiz:
(Makar)“Geçmiş kötü bile olsa, anısı tatlı bir elem verir insana.”
(Varvara)“Anı tatlı da olsa acı da olsa her zaman ıstırap verir insana.”
(Makar)“Ne kötü, sıkıntılı günler geçirdik Varvaracığım! Neyse, atlattık ya! Yıllar sonra her şeyi unutacağı. Gençliğimi anımsadım. Hey gidi günler! Bazen bir kopek param olmazdı. Üşürdüm, açlıktan midem kazanırdı, gene de bir şey kaybetmezdim neşeden. Sabah Nevski Caddesi’nde güzel bir yüz görünce bütün gün mutlu olurdum. Ah anacığım, ne günlerdi onlar! Yaşamak güzel şey Varvaracağım!”
(Varvara)“Sağlığımın bozulduğunu sanıyorum. Öyle bitkinim ki. Bu sabah yataktan kalkınca fenalaştım. Üstelik de kötü kötü de öksürüyorum! Yakında öleceğimi hissediyorum. Biliyorum bunu. Kim kaldıracak cenazemi? Tabutumun ardından kim gelecek? Kim ağlayacak arkamdan?.. Bu durumda belki taşrada, yabancı bir evde, bilmediğim bir köşede ölürüm!.. Ah Tanrım, ne kadar kötü şey bu yaşam Makar Alekseyeviç!”

Varvara’nın çocukluk yılları. Eldeki ilk sonuç pırıl pırıl niyetler ve duygularla bir sonraki yaşlarına merdiven dayayan güzel bir kız. Ailesinin evi, ekonomisi, durumu küçük ama sıcak, az ama mutlu, tam değil ama yeterli. Hayali kurulabilecek bir Petersburg hayatı. Eğer eserin gerçek olduğunu hala düşünüyorsanız o zaman buna da olabilir diyenlerdenseniz. Ve sonrasında sıcacık bir ilk aşk hikâyesi; yine kaderin yokluk ama mutluluk çöplüğünde karşılaştırdığı iki genç. Sonrasında biraz daha güzel günler. Fakat ardından peşi sıra gelen kötü günler, hem de çok kötü günler. Hey gidi günler diyordu Varvara..
“Hainliğimizle onu ağlayacak duruma getirdiğimiz düşüncesi perişan ediyordu beni. Belli ki ağlamasını bekliyorduk. İstediğimiz buydu kuşkusuz. Demek sabrı tükenmişti. Zavallıyı kötü talihini düşünmek zorunda bırakmıştık! Üzüntümden, can sıkıntımdan, duyduğum pişmanlıktan bütün gece uyku girmedi gözüme. Pişmanlık duygusunun insanı ferahlattığını söylerler… yalan. Üzüntüme ben farkına varmadan gurur da karışmıştı. Pokrovski’nin beni çocuk yerine koymasını istemiyordum. On beş yaşındaydım çünkü.”

Pokrovskilerin hikâyesi ise başka bir acı tema denemesi; kendi çabalarıyla okuyan ve hayatta kalma mücadelesi veren tertemiz bir genç ile sokağa düşmüş ama yüreğindeki evlat sevgisinin güzelliği silinmemiş ihtiyar babası. Genç ve ihtiyar  Pokrovskilerin hikayesini dinlerken insanın gönlü yoruluyor…

"Ah dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Mutsuzlar, zavallılar daha da mutsuz, zavallı olmamak için birbirinden kaçmalıdırlar."

"Asıl üzücü olan, aynı evde oturan varlıklı adamın kulağına hiç kimsenin ‘Yalnız kendinizi düşünmeniz yeter artık,’ diye fısıldamamasıdır."

"Ah Varvaracığım, insanın ‘Allah rızası için,’ diyerek dilenen birisimin yanından ‘Allah versin,’ deyip geçmesi öyle zor ki! Bazı ‘Allah rızası için’ler bir başka oluyor. (Çeşit çeşittirler ‘Allah rızası için’ler anacığım.) Bazıları ise uzun, iniltili, ezberlenmiş, tam bir dilenci yalvarışıdır. Böylelerini boş geçmek o kadar üzmez insanı. ‘Yıllanmış, meslekten dilenci bu,’ dersin, ‘alışmıştır, nasıl olsa kurtarır kendini’. Bir de öyle her zaman duyulmayan, beceriksiz, korkunç ‘Allah rızası için’ler var… Bugün çocuktan mektubu alırken duyduğum da öyleydi işte. Duvarın dibinde bir adam oturuyordu. Her geçenden dilenmiyordu. Bana ‘Allah rızası için birkaç kopek ver bayım!’ dedi. Sesi öylesine çatlak, yürektendi ki, tuhaf bir duyguyla ürperdim, ama vermedim ona birkaç kopek. Yoktu çünkü. Varlıklılar yoksulların kötü talihlerinden yakınsamalarını pek sevmezler. Rahatsız eder onları bu, canlarını sıkar! Yoksulluk genellikle can sıkıcı bir şeydir onlar için zaten. Aç iniltiler uyumalarını mı engelliyor dersiniz…"

"Durup dururken zavallı bir yetimi ezmeye kalkışana insan diyebilir miyim ben? Bunlar insan kılığında iğrenç yaratıklardır bence. İnsanlıkları bu kadardır işte! Bugün Gorhova’da gördüğüm laternacı onlardan çok daha saygıdeğer bir insandır. Gerçi bu adam karnını doyurabileceği bir metelik kazanmak için bütün gün taban tepiyor. Ama kendi başına buyruk yaşıyor, alnının teriyle kazanıyor. Dilenmiyor. Hem kurulmuş bir makine gibi çalışarak insanları eğlendiriyor. Aslına bakılırsa onunki de dilencilik, ama soylu bir dilencilik. Yorgunlukmuş, soğukmuş demeden çalışıyor, kendince bir şeyler yapıyor. İşlerinin ölçüsüne, topluma sağladıkları yarara oranla çok az kazanan dürüst hayli insan vardır anacığım. Ama hiç kimseye boyun eğmezler, ekmek dilenmezler."

(1) Wikipedia, "Poor Folk: Creation"(İngilizce), Erişim tarihi: 20.01.2013
( ) Resim
Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, İnsancıklar, 15.Baskı. İstanbul, İletişim Yayınları, 2012, Çev. Ergin Altay

14 Ocak 2013 Pazartesi

Gillo Pontecorvo- La battaglia di Algeri



Belgesel tadında ve yasaklı olma dönemi yaşamış bir film. Bir zamanlar FLN üyesi olan Saadi Yacef'in anılarını anlattığı kitaptan yola çıkarak çekilmiş. 1956'dan başlayıp Cezayirlilerin FLN'sinin mücadeleye başlayışı, yükselişi ve sonrasında sisteminin Fransızlar tarafından çözülüp örgütün tüm elemanlarının ele geçirilmesini elden geldiğince her iki açıdan bakarak ele almaya çalışır. Bu sırada Kasbah'daki Cezayir insanı ile Fransız insanının birbirlerinden tamamen farklı olan yaşamlarını ve aralarındaki negatif elektriği ekrana yansıtır. Özellikle resimdeki amcanın yaşadıklarını yansıtan sahne insanın yüreğine dokunur. Veya seyyar satıcı bir Cezayir çocuktan intikam alma çabaları sahnesi ve Fransız polisinin onlar gibi olursunuz uyarısı. Yahut Fransızlar dört bir tarafını sardığında neredeyse tüm Cezayirlilerin Ali için dua etmesi ve göz yaşlarının dökülmesi.. Ve son olarak aynı amaç uğruna aynı yolda yürüyenlerin aynı son için farklı ton düşünmeleri.

Film, hiçbir gerçek hayat materyali, fikri materyal hariç, kullanılmamasına rağmen tüm sahneler gerçeklik damarına dokunmaktadır. Zaten yaşanan dramların çok yakın zaman sonrasında sahneye yansıtılmak istenmiş ve de yerel halk bu projede gönüllü olarak çalışmış. Senaryo, elden geldiğince objektif olarak yazılmak istenmiş. Bunu daha çok her iki taraf da eylemini yaparken yönetmen kamerasını çocuklara yaklaştırarak başarmak istemiş. Ayrıca şu iki ayrı sahne de iki tarafın fikri argümanlarını göstermektedir:

##SAHNE_1
Gazeteci : bay ben m'hidi masum kurbanlara saldırmak için bombaları taşımakta kadınların sepetini kullanmak alçakça değil mi?
Ben M'hidi : korumasız köylere napalm bombaları atarak binlerce kişi öldürmek, daha alçakça değil mi? uçaklarımız olsaydı bizim için daha kolay olurdu. bize bombardıman uçaklarını verin ve o zaman sepetler sizin olsun.

##SAHNE_2
Gazeteci : albay mathieu sömürge bakanı'nın sözcüsü, M. Gorlin'in dediğine göre ben m'hidi hücresinde kendisini asmış, gömleğini yırtıp|bir ip haline getirerek ve penceredeki demir çubuklara bağlayarak. daha önceki bir açıklamada ayni sözcü demişti ki tutuklu ilk fırsatta kaçacağını açıkladığı için el ve ayaklarının sürekli bağlı tutulması gerekli görülmüştür. sizin görüşünüze göre, albay bu durumdaki bir insan gömleğini yırtıp, bir ip yapabilir ve kendisini onunla asabilir mi?
Albay Mathieu : bunu sözcüye sorun. açıklamaları ben yapmadım.ben kendi şahsıma, ben m'hidi'nin moral gücünü cesaretini ve ideallerine bağlılığını takdir ediyorum. ve bu yüzden, ve temsil ettiği büyük tehlikeye rağmen anısına saygı gösteriyorum.
Gazeteci : albay mathieu bu çok konuşuldu, sadece paraşütçülerin başarıları değil ama kullandıkları söylenen yöntemler de. bu konuda bir şey söyleyebilir misiniz?
Albay Mathieu : başarılı sonuçlar bu yöntemlerden gelir. biri mantıken diğerini gerektirir.
Gazeteci : hissediyorum ki meslekdaşlarım aşırı dikkat göstererek dolaylı sorular sorup duruyorlar siz de onları ancak dolaylı yanıtlayabiliyorsunuz. bence adını koymak daha doğru. eğer işkence ise, öyle diyelim.
Albay Mathieu : anlıyorum. ve siz? sizin sorunuz yok mu?
Gazeteci : sorular soruldu. yanıtları istiyoruz.
Albay Mathieu : Daha kesin olalım. 'işkence' emirlerimizde yoktur. biz sorguyu gizli bir örgüte karşı geçerli tek polis yöntemi olarak kullanıyoruz. eğer yakalanırlarsa fln, üyelerinden sadece 24 saat susmalarını istiyor. sonra konuşabilirler. bu arada fln, verilecek her bilgiyi yararsız yapabiliyor. ya biz? şüphelileri nasıl sorgulayalım? mahkemeler gibi, birkaç ay sonra mı? 
Gazeteci : bu yasalara uygun olmayabilir.
Albay Mathieu : kamusal alanları bombalamak yasal mıdır? ona sorduğunuzda ben m'hidi'nin ne dediğini hatırlayın. bana inanın, beyler, bu pis bir döngü. saatlerce boşuna konuşabiliriz çünkü sorun bu değil. sorun şu fln bizi cezayir'den atmak istiyor ve biz kalmak istiyoruz. farklı görüşler olabilir ama sanırım hepiniz kalmamız gerektiğini kabul edersiniz. ayaklanma başladığında görüş farklılıkları yoktu. tüm gazeteler, solcu olanlar bile, onun bastırılmasını istedi. o yüzden buraya yollandık. biz ne deli ne de sadistiz. bize "faşist" diyenler çoğumuzun direniş'te ne yaptığını unutuyorlar. bize "nazi" diyorlar ama bazılarımız dachau ve buchenwald'tan sağ kalanlar. biz askeriz. görevimiz kazanmaktır. o nedenle, açığa kavuşturmak için ben size bir soru soracağım. fransa cezayir'de kalmalı mı? eğer yanıt hala "evet" ise bunun gereklerini kabul etmelisiniz.

Devrimle alakalı özet:
Ben M'hidi : grev hakkındaki düşüncen ne?
Ali La Pointe : başarılı olacak.
Ben M'hidi : ben de öyle düşünüyorum. iyi organize edildi.
Ali La Pointe : ama fransızlar?
Ben M'hidi : açık ki, kırmak için herşeyi yapacaklar.
Ali La Pointe : bundan fazlasını yapacaklar.
Ben M'hidi : onlara bu fırsatı verdik. kastettiğimi anlıyor musun? artık el yordamıyla hareket etmeyecekler. her grevci tanınabilir bir düşman bir itiraf etmiş suçlu olacak. ve onlar saldırıya geçecekler. bunu düşünmüş müydün?
Ali La Pointe : hayır.
Ben M'hidi : cafer senin grevi onaylamadığını söylüyor.
Ali La Pointe : hayır, adamlarım da öyle.
Ben M'hidi : neden?
Ali La Pointe : çünkü silah kullanmamalıyız diyorlar.
Ben M'hidi : öfke ile savaşları kazanamazsın. ne savaşları ne de devrimleri. başlarda terörizm işe yarar. ama sonra, halkın kendisi harekete geçmelidir. grevin arkasında neden bu. tüm cezayir'lileri harekete geçirmek, onları saymak. gücümüzü saptamak.
Ali La Pointe : bm'ye mi göstermek?
Ben M'hidi : evet, bm'ye de. çok yararlı olmayabilir ama en azından bm gücümüzü görebilecek. yani, ali bir devrimi başlatmak zordur. sürdürmek daha da zordur.ve en zoru kazanmaktır onu. ancak sadece ondan sonra, kazandığımızda gerçek güçlükler başlar. kısaca, hala yapacak çok şey var.

Açıkcası günlük hayatta artık sıradan şekilde kullandığımız terimler üzerine biraz daha düşünmemiz gerekiyor.. neyin niye olduğunu empati kurup düşünerek.