27 Şubat 2013 Çarşamba

25 Şubat 2013 Pazartesi

Dostoyevski -Ecinniler


-Puşkin’i çizmeyle karşılaştırmak, 19.yüzyılda Rusya’da edebiyat ve entelektüalizm yanlıları arasındaki polemiğe bağlı olarak ortaya çıkmış bir söz. Özellikle de Dostoyevski’nin V.A. Zaytsev ve D. İ. Pisarev’le Puşkin’in önemi konusunda giriştiği sert tartışmalarda konu edilmiştir. 1864’teki bir yazısında şöyle diyordu Dostoyevski: “Buradan kendinize bir kural çıkarmalısınız: Çizme her durumda Puşkin’den daha iyidir, çünkü Puşkin’siz yapabilirsiniz, ama çizmesiz asla; öyleyse Puşkin lükstür, saçmalıktır, o kadar.”
-Anton Petrov: Kazanlı bir köylü. 18 Şubat 1861 köylü reformundan sonra köylülerin artık toprak beyleri için çalışma ve onlara vergi ödeme zorunluluklarının kalmadığını söyleyip köylüler arasında propaganda yapmış, onun bu açıklamalarının etkisinde kalan ve ayaklanan köylülerin üzerine askeri birlikler gönderilerek pek çok köylü öldürülmüştür; Anton Petrov’sa yargılanıp kurşuna dizilmiştir.
-Je suis un forçat, un Badinguet! [bir forsayım, bir Badinguet!]: III. Napolyan, bir taş ustası olan Badinguet’in adını kullanarak ve onun giysilerini giyerek 1846’da Ham Kalesinden kaçmıştı; sonraları düşmanlarınca imparatoru küçük düşürmek, onunla alay etmek için kullanılır oldu bu isim.
-Piter: Petersburg’un kısaltması
-1605’de Rus Patrikhanesi, düzmece çar Grişka Otrepyev’le ilgili bir lanet metni hazırlamış ve bunu okunması için tüm kiliselere yollamıştı.
-Se non e vero, e ben trovato [İtal. doğru değilse de iyi bir buluş.]
-Skopetsler’e ait çeşitli efsanelerden biri: soylarının atası doğudan, İrkutsk Dağları’ndan beyaz bir ata binmiş olarak Moskova’ya gelecek, değişik halklar, kavimler arasına yayılmış skopetslerin başına geçerek inançlarını yaymak için batıya yürüyecektir.
-Çayı kıtlama içmek köylülere, basit halka özgü bir davranış olarak görülürdü.
-Epitimia: Bir Hıristiyan’ın, işlediği günah çıkarmayı gerektirecek bir suça karşılık, din büyüklerince verilen görev gereği gönüllü olarak hayır işleri yapması.
-"Canlı bir sistem anıtı gibi… Dikildin yurdunun karşısında" (N.A. Nekrasov'un Ecinniler şiirinden)

Dostoyevski'nin romanının ana kahramanı Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin'i tanımlaması:
"Bizim tip, başlı başına toplumsal bir tip: İşi gücü olmayan, avare bir Rus insanı, ama kendisi böyle olmak istediği için değil; bütün yakınlarıyla ve onun için değerli olan her şeyle, en önemlisi de diniyle bütün bağlarını kaybettiği için bu hale düşmüş, kahrından kendini sefih bir hayata vurmuş; ama vicdan sahibi, kendini yenileyebilmek, yeniden inanmak için hummalı bir çaba gösteren, bu uğurda eziyet çeken, kahrolan bir insan."

"Orada dağın yamacında büyük bir domuz sürüsü yayılıyordu ve cinler domuzların içine girmelerine izin vermesi için ona yalvardılar. O da onlara izin verdi. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdiler ve cinler sürüyü sarp göl kıyısına sürüp götürdü, göle atlayan sürü burada boğuldu. Bütün bunları gören çobanlar, gördüklerini köyde, kentte anlattılar. Ne olup bittiğini kendi gözüyle görmek isteyen halk İsa’nın yanına varıp da, içinden cinlerin çıktığı adamı onun dizi dibinde giyinik ve aklı başında oturur görünce dehşete kapıldı. Olaya tanık olanlar, onlara cin tutmuş adamın nasıl iyileştiğini anlattılar." 
"Alışkanlık… Neler yaptırmaz insana!"
"Karısı kendisini bıraktığını açıkladığında Virginskiy’in ona şöyle söylediği anlatılıyordu: “Seni şimdiye dek yalnızca seviyordum, dostum; şimdiyse sana saygı duyuyorum.”"
"Her ne kadar bir şeyleri anlamamızın önündeki en büyük engel yine kafalarımızsa da, onlar olmadan hiçbir şey yapamayız."
"…bana kalırsa bizde milliyetçilik falan doğmuş değil, her şey eskiden nasılsa yine öyle, yani Tanrı’nın izniyle yürüyor. Bana kalırsa Rusya için, pour notre sainte Russie [bizim aziz Rusyamız için] bu yeterlidir. Kaldı ki bütün bu slavcı hareketler, bu milliyetçilikler yeni olamayacak kadar eskide kalmıştır. Milliyetçilik bizde kulüplerde toplanan bey takımının niyetiyle, o da yalnızca Moskova’yla sınırlı kalmıştır."
"Öğretmenimiz Tanrı’ya inanırdı. “Beni burada neden tanrıtanımaz olarak görüyorlar anlamıyorum,” derdi bazen. Ben Tanrı’ya inanırım, mais distinguons [ama bir farkla], kendini yalnızca benim içimde algılayan bir varlık olarak inanırım. Hizmetçim Nastanya gibi ya da “ne olur ne olmaz” diyerek inanan bir beyzade gibi ya da bizim sevimli Şatov’umuz gibi inanamam ben. Ama yok, Şatov’un bunların arasında işi yok; Şatov Moskovalı bir slavcı gibi zoraki inanır Tanrı’ya. Hıristiyanlığa gelince, duyduğum bütün içtenlikli saygıya karşın Hıristiyan değilim. Ben daha çok eski putperestlerdenim, tıpkı büyük Goethe ya da antik Yunan’daki gibi."
"Sözün burasında sandalyesinde huzursuzca kımıldanan Şatov bakışları yerde, yüzü bir karış:
-Hiç de halkı sevmezdi bu insanlar! –derdi. –Halk için ne acı çekti, ne de özveride bulundu bu adamlar; yalnızca öyle yaptıklarını sanarak kendilerini avuttular.
-Onlar mı sevmezlerdi halkı? –diye haykırırdı Stepan Trofimoviç. -Ah, hem de nasıl severlerdi Rusya’yı!
-Ne Rusya’yı, ne halkı! –diye Şatov da haykırırdı gözleri kor gibi yanarak. –İnsan bilmediğini sevemez: Onlar Rus halkını hiç tanımazlardı ki! Onlar ve onlarla birlikte siz de, bakar körsünüz Rus halkına karşı. Hele Byelinskiy! Gogol’e yazdığı mektubunda bu apaçık ortadadır. Byelinskiy, Krılov’un Meraklı Adam’ı gibi “Acayip Şeyler Müzesi”indeki koca fili görememiştir, ama bütün dikkatini Fransız sosyalist böceklerine yöneltmiş ve orada kalmıştır! Yine de içinizde en akıllısı oydu sanki! Siz halkı hiç umursamadığınız gibi onu küçük de gördünüz, iğrendiniz halktan. Halk deyince anladığınız Fransız halkıydı çünkü, onun da yalnızca Paris’te yaşayanları; Rus halkı da onlar gibi olmadığı için utandınız. Gerçeğin ta kendisidir bu! Halkı olmayanın Tanrı’sı da yoktur oysa! İnanın bana, halkını anlamayan, halkıyla ilişkilerini kesen biri yavaş yavaş anayurduna inancını da yitirir ve sonunda ya ateist ya da boş vermişin teki olur çıkar. Gerçekliği kanıtlanmış bir olgudur bu!.."
"+… İyi yürekli bir aptaldan daha aptal bir şey olabilir mi?
Stepan Trofimoviç’in itirazı pek asilceydi:
-Kötü kalpli bir aptal, ma bonne amie [sevgili dostum], bence çok daha aptaldır."
"Kızdığınız şeye bakar mısınız? Tous les hommes de genie et de progres en Russie etaient, sont et seront toujours des kumarbazlar et des sarhoşlar, qui boivent en zapoi… [Rusya’daki bütün üstün yetenekli, bütün ilerici insanlar her zaman kumarbaz, her zaman ayılmadan içen sarhoşlar olmuştur, öyle de kalacaklardır…]"
"Mutlulukların en büyüğü, kendini feda etmekten duyulan mutluluktur."
"“Ne fark ettim, biliyor musun?” dedi bana bir gün, sesini iyice kısarak, “Ortalıkta ne kadar iflah olmaz sosyalist ya da komünist varsa, bunların tümü inanılmaz ölçüde cimri, mala mülke düşkün, açgözlü adamlar… Hatta ne kadar sıkı sosyalistse, o kadar sıkı özel mülkiyetçi oluyor çoğu. Neden kaynaklanıyor olabilir bu? Yoksa yine duygusallıklarından mı?”"
"Hayattayken neredeyse bir deha olarak görülen bütün bu vasat yetenekli baylar, ölümleriyle birlikte hiçbir iz bırakmadan kaybolur, insanların belleklerinden bir anda silinip giderler, hatta kimi kez yaşarken bile, yerlerini alacak yeni kuşağın orada burada uç vermeye başlamasıyla akıl sır ermez bir şekilde unutulur, küçümsenirler. Hele bizde, tiyatroda dekorun değişmesi kadar hızlı olur bu iş. Hiç kuşkusuz Puşkin, Gogol, Moliere, Voltaire gibi her zaman söyleyecek yeni bir sözü olanlarla ilgisi yok bu dediğimin."
"Gururlu, hatta zaman zaman küstahtı; hayatında hiç iyi kalpli olabildi mi, bilmiyorum, ama az da olsa iyi kalpli olabilmek için kendini çok zorladığını ve bu yüzden çok acı çektiğini biliyorum. Pek çok güzel eğilimlere, hayırseverlik, eşitçilik gibi yönelişlere sahip olduğuna kuşku yoktu; ancak bu duygular kişiliğinde sanki sürekli olarak kendi düzeylerini arıyordu ve bunu bir türlü bulamadıkları için de tam bir karmaşa, heyecan, tedirginlik egemendi ruhuna. Belki de kendine karşı aşırı katıydı: Yerine getirebilecek gücü bulamayacağı şiddette talepleri vardı kendinden."
"-…Az mı buluyorsunuz intiharları?
+Hem de çok az.
-Gerçekten mi az buluyorsunuz?
Karşılık vermedi. Kalkıp ileri geri dolaşmaya başladı. Düşünceliydi.
-İnsanları kendilerini öldürmekten alıkoyan şey ne sizce? –dedim.
Ne konuştuğumuzu hatırlamak ister gibi dalgın dalgın baktı yüzüme.
+Henüz… tam bilmiyorum… iki boş inanç alıkoyuyor sanki, iki şey; yalnızca iki şey; bunlardan biri çok küçük, öbürü çok büyük. Yalnız küçük olan da çok büyük.
-Küçüğü ne?
+Acı.
-Acı mı? Bu olayda bu kadar önemli olabilecek bir şey mi acı?
+Birinci derecede önemlidir. İki tür intihar vardır: Bir, büyük bir acı ya da öfkenin etkisiyle intihar edenler; iki, çıldırıp intihar edenler. Bunlar aniden bitirirler işlerini. Acıyı pek düşünmezler. Birdenbire biter her şey. Ama bu işi bir de aklı başında, bilinçli olarak yapanlar vardır… bunlar çok düşünür.
-Aklı başında mı? Yani bile bile intihar eden de mi var?
+Çok. Boş inançlar olmasa çok daha fazla olurdu; çok, çok daha fazla; herkes.
-Herkes mi?
Yanıt vermedi.
-Acı çekmeden ölmenin hiç yolu yok mu?
Tam karşımda durdu.
+Kocaman, bir ev büyüklüğünde bir kaya düşünün, -dedi.- Kaya havada asılı duruyor ve siz onun tam altındasınız. Bu kaya üzerinize… başınızın üzerine düşse… acı duyar mısınız?
-Ev büyüklüğünde bir kaya mı? Korkunç bir şey olacağı kesin.
+Korku değil sözünü ettiğim; acı duyar mıydınız?
-Dağ gibi bir kaya… on binlerce tonluk bir ağırlık… Hiç acı duymazdım herhalde.
+Ama kaya üzerinizde asılı durdukça hep dehşet içinde olurdunuz. Bundan korkmayacak kimse yoktur: Dünyanın en büyük bilgini de korkar, en büyük doktoru da. Acı duymayacağını bilmesine karşın herkes yine de ya düşerse diye acıyla kıvranırdı.
-İkinci neden nedir? Büyük olanı?
+Öbür dünya.
-Yani ceza olarak mı?
+Fark etmez. Öbür dünya işte, yalnızca öbür dünya.
-Peki ya öbür dünyaya inanmayan ateistler?
Yine karşılık vermedi.
-Kendinizden yola çıkarak yaptığınız bir değerlendirme olmasın bu?
Kızardı:
+Ancak kendinize bakarak bir değerlendirmede bulunabilirsiniz, -dedi.- Yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan. Herkes için amaç budur.
-Amaç mı? O zaman kim yaşamak ister ki?
+Hiç kimse, -dedi kararlılıkla.
-Benim bu işten anladığım, -dedim:- insanoğlu ölümden korkuyor, çünkü yaşamayı seviyor; doğanın da buyruğu bu.
+Alçaklık bu! Bütün sahtekarlık da burada, -dedi; gözleri kor gibi yanıyordu.- Hayat acıdır; hayat korkudur ve insanoğlu mutsuzdur. Bugün yalnızca acı ve korku var. İnsanoğlu hayatı seviyor, çünkü acıyı ve korkuyu seviyor. Buna da uygun yaşıyor. Acı ve korkuya karşılık olarak verilmiştir hayat; hep aldanılan yer burası. Bugünkü insan, o insan değil daha. Ama bir gün o yeni insan gelecek; yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark görmeyen mutlu, gururlu, yeni insan. Acıyı ve korkuyu kim alt ederse o Tanrı olacak. Öbür Tanrı artık olmayacak.
-O zaman… size göre öbür Tanrı var?
+Hayır, yok; ama var da aslında. Taşın kendisinde acı yoktur, ama taştan duyulan korkuda acı vardır. Tanrı da ölüm korkusundan duyulan acıdır. Acıyı ve korkuyu alt eden, Tanrı olur. Bu, yepyeni bir hayat, yepyeni bir insan demektir, her şeyin yeni olması demektir. Tarih de iki döneme ayrılacak o zaman: Gorillerden Tanrı’nın yok olmasına ve Tanrı’nın yok olmasından…
-Gorillere mi?
+Yeryüzünün ve insanoğlunun fiziksel değişimlerine dek geçen dönemler. İnsan, Tanrı olacak ve fiziksel olarak değişecek. Dünya da değişecek, bütün yapıp ettiklerimiz, düşüncelerimiz, duygularımız değişecek. Ne dersiniz, insanoğlu fiziksel olarak değişir mi acaba o zaman?
-Yaşamakla yaşamamak arasında bir fark kalmayacağına göre herkes kendini öldürecektir… alın size değişim.
+Bunun bir önemi yok. O aldanmayı öldürecekler. Asıl özgürlüğü, asıl bağımsızlığı isteyen kişi kendini öldürmeye cesaret etmek zorundadır… Kendini öldürmeye cesaret eden kişi aldanmanın da sırrına ermiş demektir. Özgürlükte varılabilecek son noktadır bu; bunun ötesinde özgürlük yoktur, bunun ötesinde hiçbir şey yoktur. Kendini öldürmeye cesaret edebilen, Tanrı’dır. Bugün herkes bunu yapabilir ve böylece Tanrı’yı yok edebilir… böylece her şeyi yok edebilir. Ama bunu daha kimse yapmadı."
"Ah dostum, evlilik bütün onurlu, gururlu varlıkların, bütün bağımsızlıkların manevi ölümü demektir… Le bon Dieu, kadını yaratırken başına geleceklerin farkındaydı kuşkusuz, ama eminim kadın onun işine karıştı ve kendisini olduğu gibi yaratmaya zorladı; şu bilinen nitelikleriyle yani…"
"Bir şiir olarak alın bu yazdıklarımı, bunun ötesinde bir şey olarak görmeyin, çünkü sonunda şiir bir saçmalıktır ve ancak düzyazıyla söylendiğinde küstahlık sayılacak şeyler için ona başvurulur."
"Yani işler ne kadar kötüyse, o kadar iyi demek istiyorsunuz?.. Sizi anlıyorum Varvara Petrovna. Tıpkı dindeki gibi diyorsunuz: İnsan ne kadar zor koşullar altında yaşıyorsa ya da halk ne kadar ezilmiş, bitkin, yoksulluk içindeyse, o kadar büyük bir inatla cennette ödüllendirilmeyi bekler; hele bir de bu arada yüz bin papaz, din adamı, vs. birtakım spekülasyonlarla onların bu hayallerini kışkırtacak çalışmalar yürütülürse… Sizi anlıyorum Varvara Petrovna, içiniz rahat olsun."
"…ömrünüz boyunca, hem de nedenini bile bilmeden, belki de sırf onun buna layık olmaması yüzünden onu sevmeyi o zaman anlarsınız."
"Gerçek, dolu dolu bir acı, bazen en aklı havada insanı bile –geçici bir süre için de olsa- ciddi, sebatlı biri haline getirebilir. Bu da bir yana, hakiki bir acının bir aptalı bile akıllandırdığı olur, elbette yine bir süreliğine. Acının bir özelliğidir bu."
"Dostum, gerçek hiçbir zaman gerçeğe benzemez, bilirsiniz değil mi? Onu gerçeğe benzer hale getirmek için ille de biraz yalan katmak gerekir içine. Herkes hep böyle yapar. Burada bizim anlamadığımız bir şey var belki de?"
"…giyotine bu kadar önem vermeniz, ona böylesine tutkuyla sarılmanız da herhalde kafa kesmenin daima kolay, kafa içinde bir düşünce geliştirmeninse daima zor olmasından!"
"Dinleyin! On gün önce bu kente gelirken bir rol oynamak niyetindeydim, ama sonra düşündüm: En iyisi hiçbir role girmemek, kendim olmaktı; sizce de öyle değil mi? İnsanın kendi olmasından daha kurnazca ne olabilir? Çünkü kimse inanmaz onun kendisi olduğuna. Hadi itiraf edeyim: Niyetim aptal rolü oynamaktı, çünkü kendim olmaktan biraz daha kolaydı bu. Ama aptallıkta aşırılık vardır, aşırılıksa her zaman merak uyandıran bir şeydir; bunun üzerine kesin olarak kendim olmaya karar verdim. İyi de, kendim kimdi… nasıl biriydi? Altın dengeyi yansıtan biri: Ne ahmak, ne zeki, oldukça yeteneksiz, buralı aklı başında insanların dedikleri gibi aydan düşmüşe benzeyen biri, öyle değil mi?"
"Doğrusu buraya gelirken önce hiç konuşmamayı, susmayı düşünmüştüm ama biliyorsunuz susmak evvela büyük yetenek ister, dolayısıyla bana yakışmaz; ikincisi de susmak, ne de olsa tehlikelidir… Bunun üzerine son ve kesin olarak kararım şu oldu: “En iyisi konuşmak”. Ama yeteneksizce konuşacaktım… yani çok, çok, çok konuşacak, üstelik de söylediklerimi telaşla, aceleyle söyleyecektim, sonunda da her şeyi o arada kendi kanıtlarımı da birbirine öyle bir karıştıracaktım ki dinleyicim ya umursamadan omuz silkip sözlerimin sonunu beklemeden yanımdan uzaklaşacak ya da söylediklerimin hepsine tükürük boş verecekti. Sonuç: Aynı anda üç kazan. Birden: İnsanlar saflığınıza inandılar, bir; sizden bıktılar, iki; söylediklerinizden hiçbir şey anlamadılar, üç! Bu durumda tek bir Tanrı’nın kulu sizin gizemli birtakım işlerin içinde olabileceğinize ihtimal vermeyeceği gibi, böyle bir iddiada bulunacak kişiye de aklından zoru var gözüyle bakar. Üstüne üstlük, zaman zaman güldürdüğüm olur insanları ki bu değer biçilmez bir şeydir. Hemen bağışlar insanlar beni ve bunu da sırf, yurtdışında devrimci bildiriler yayınlayan bu kadar bilgili birinin, şimdi kendilerinden daha ahmak olduğu ortaya çıktı diye yaparlar."
"-Çocukları sever misiniz?
+Severim, dedi Kirillov, sesi oldukça kayıtsızdı.
-O zaman hayatı da seviyorsunuz?
+Evet, hayatı da seviyorum, ne olmuş?
-Ama intihar etmeye karar vermiş birisiniz…
+Ne olmuş? Neden ikisini bir arada düşünmeli ki? Hayatın yeri ayrı, öbürünün yeri ayrı. Hayat var, ölümse yok.
-Öteki dünyadaki sonsuz hayata inanmaya mı başladınız?
+Hayır öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.
-Böyle bir ana erişmeyi mi umuyorsunuz?
+Evet.
Nikolay Vsevolodoviç de sisinde en ufak bir alaya tınısı olmaksızın dalgın, düşünceli bir tavırla:
-Zamanımızda böyle bir şeyin olabileceğini sanmam, -dedi ağır ağır. –Vahiy’de melek artık zaman diye bir şey olmayacağına ant içer.
+Biliyorum. Çok da doğru orada söylenen: Gayet açık ve kesin. Tüm insanlık mutluluğa eriştiğinde zaman artık olmayacak, çünkü zamana gerek olmayacak. Çok doğru bir düşünce bu.
-Peki onu nereye gizleyecekler?
+Hiçbir yere. Zaman nesne değil, düşüncedir. Zihnimizde sönüp gidecek.
+… Güzeldir yaprak. Her şey güzeldir.
-Her şey mi?
+Her şey. İnsanoğlu mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz; yalnızca bu nedenle mutsuz. Hepsi bu! Her şey bundan ibaret! Bunu öğrenen hemen o anda mutlu olur.
+İnsanlara herkesin iyi olduğunu öğreten kimse, dünya tarihine son noktayı koyar.
-Vardı öğreten biri, çarmıha gerildi.
+Ama geri gelecek o ve adı da insan-tanrı olacak.
-Tanrı-insan mı demek istiyorsunuz?
+Hayır, insan-tanrı, fark var arada.
-Bahse girerim bir dahaki gelişime Tanrı’ya inanıyor olacaksınız, -dedi Stavrogin şapkasını alıp ayağı kalkarken.
+Neden? –dedi Kirillov da yerinden doğrulurken.
Nikolay Vsevodoloviç gülümsedi:
-Tanrı’ya inandığınız bilseydiniz şimdi ona inanıyor olurdunuz; ama inandığınızı henüz bilmediğiniz için Tanrı’ya inanmıyorsunuz."
"Hiçbir halk, -diye başladı sanki bir kitaptan okur gibi, o anda Stavrogin’e gözdağı verir gibi bakıyordu,- hiçbir halk bilim ve akıl ilkelerine göre oluşmaz. Bir tek örneği yoktur bunun. Belki bir an için tesadüfen böyle bir aptallık olmuştur... Akıl ve bilimin halkların hayatındaki rolüyse hem bugün, hem geçmişte hep ikincil olmuştur ve sonsuza dek de böyle olacaktır. Halkların oluşumuyla devinimi kaynağı belirsiz, açıklanamaz, buyurucu ve egemen bambaşka bir gücün etkisiyle olur.  Bu güç, sonuna dek gitmeye duyulan şiddetli arzunun ve aynı zamanda da bu sonu yadsımanın gücüdür. Hiç durmadan kendi varlığını onaylamanın ve ölümü yadsımanın gücüdür. Kutsal Kitap’ta da denildiği gibi hayatın ruhudur ve “diri su ırmağı”dır, ki Vahiy’de bir tehdit olarak kuruyacağı söylenir bu ırmağın. Filozofların estetik ilkeler dedikleri şeydir; yine filozofların ahlak ilkeleriyle özdeşleştirdikleri şeydir. Ya da benim çok basit olarak “Tanrı’yı arayış”” dediğim şeydir. Tarihin her döneminde her halkın, her hareketi tek bir amaca yöneliktir: Tanrı’yı, kendi Tanrı’sını, yalnızca ona özgü olacak Tanrı’yı arama ve biricik hakikat olarak ona inanma. Tanrı, bir halkın varoluşunun en başından yok oluşuna dek koruduğu yapay kişiliğidir. Bütün halkların ya da bir grup halkın ortak Tanrı’sı olmamıştır hiçbir zaman, her halkın kendi Tanrı’sı olmuştur… Tanrılar, ortak Tanrı’ya dönüştüler mi ölürler; onlara duyulan inanç da, onlara inana halkla birlikte ölür. Bir halk ne kadar güçlüyse, o kadar kendine özgü, o kadar özel bir Tanrı’sı var demektir. Dini olmayan, yani iyi ve kötü kavramından habersiz bir halk gelmemiştir yeryüzüne. Her halkın kendi iyi ve kötü anlayışı, kendi iyisi ve kötüsü vardır… Aklın hiçbir zaman iyiyle kötüyü ayırabilecek gücü yoktur; bunu yaklaşık olarak bile yapamaz. Tam tersine en acınası, en utanç verici biçimde birbirine karıştırmıştır bunları. Bilime gelince sunabileceği tek şey hep güce dayalı kaba çözümler olmuştur: Yarı-bilim, insanlığın bu yüzyıla dek gördüğü en büyük baş belasıdır; koleradan da, açlıktan da, savaşlardan da beter bir zalimdir. Öyle bir zalim ki, kendi rahipleri, kuralları vardır; öyle bir zalim ki, kulları aşkla, bağnazlıkla önünde secdeye varır, bilim bile karşısında tir tir titreyerek utanç verici bir biçime siner... Tanrı’yı halkın basit bir sıfatı düzeyine mi indirgemişim? Tersine, halkı Tanrı düzeyine yükseltiyorum. Başka türlüsü olabilir mi zaten? Halk, Tanrı’nın bedenidir. Her halk, kendi Tanrı’sına sahip olduğu ve bütün öteki Tanrıları uzlaşmaz biçimde yadsıdığı, kendi Tanrısıyla bütün öteki Tanrıları yeneceğine ve dünyadan defedeceğine inandığı sürece halktır. Bütün büyük uluslar, en azından şu ya da bu şekilde öne çıkmış ve insanlığın başını çekebilmiş uluslar hep böyle inanmıştır. Gerçeğe karşı konulamaz… Gerçek büyük ulus, insanlık için ikinci dereceden bir rol üstlenmeyi kesinlikle kabul etmez, birinci dereceden bir rol bile onun için kabul edilebilir değildir; o, biricik olmak ister. Bu inancını yitiren halk, halk değildir."
"Yük taşımakta zorlanmıyorum, çünkü doğuştan yüküm hafif; sizin de yük taşımakta zorlanmanız doğuştan yükünüzün ağır olmasından. Utanılacak bir yanı yok bunun. Olsa da çok az; azıcık utansanız yeter."
"Büyüleyici bir dili, üstün bir dil yetisi olduğunu sandı. Felaket de tam buradan geldi; çünkü dil, kadınların süs olsun diye başlarına iliştirdikleri bir takma saç topuzu değildir. Ama gelin de bu gerçeği kadınlara anlatın!"
"Taklit ve sahte denebilecek hiçbir şey yok bu bildirilerde; yalnızca en saf, en yalın, en masum haliyle bir aptallık söz konusu; bir bakıma kimyadaki elementler gibi, en saf haliyle aptallık. Bir parçacık daha akıllıca yazılmış olsalardı, bu kısa aptallıkları ne denli zavallı şeyler olduğunu herkes görebilirdi. Ama şimdi herkes ikircikli: Kimse bunların bu denli aptalca şeyler olabileceğine inanamıyor. “Burada başka bir şeylerin daha söylenmiyor olduğuna inanmak zor,” diye düşünüyor herkes ve satır aralarını okuyarak bir sır, bir gizli anlam arıyor; istenen etki sağlanmıştır! Aptallık, sıklıkla hak etmesine karşın hiçbir zaman böylesine görkemli bir başarı elde edememiştir. Çünkü, parantez içinde, tıpkı deha gibi aptallık da insanoğlunun yazgısı üzerinde aynı yararlı etkiye sahiptir…"
"Bilir misiniz İngilizsiz yapabilir insanlık, Almansız da yapabilir, Rus olmadan haydi haydi yapabilir, bilimsiz, ekmeksiz de yapabilir; bir tek güzellik olmadan yapamaz, çünkü dünyada yapacak şey kalmamış demektir güzellik yoksa."
"Size fazla mutluluk dilemiyorum, fazlası usandırır insanı; ama felaketlerle boğuşmanızı da istemem; size yalnızca deminki felsefe dolu halk değişini yineleyeceğim: “Çok yaşayın!”, ayrıca canınızı çok sıkmayın."
"Vox populi, vox Dei. [Lat. Halkın sesi, Tanrı’nın sesidir.]"
"Hep başkasının iradesine boyun eğmeye susamış (kendisine sorsanız ortak davaya, yüce amaca hizmetin gereğini yerine getiriyordu) bu kıt akıllı, sığ delikanlı için başkasının emirlerini uygulamak bir ihtiyaçtı.  Aslında ortak davanın da bir önemi yoktu, çünkü Erkel gibi küçük fanatikler için, bir düşünceye hizmetle, bu düşüncenin somutlaştığını, ifadesini bulduğunu sandıkları kişiye hizmet arasında bir fark yoktur."
"+… Tanrı yoksa, ben Tanrıyım.
-İşte benim bir türlü anlamadığım nokta bu: Neden siz Tanrı oluyormuşsunuz ki?
+Tanrı varsa, bütün irade onun elinde demektir ve ben de bu iradeye boyun eğmek zorundayım. Ama yoksa, her şey benim elimde demektir ve ben de özgür irademi ortaya koymak zorundayım.
-Özgür iradenizi mi? Niçin böyle bir zorunluluğunuz var?
+Her şey benim irademe bağlı da ondan. Şu koca dünyada, Tanrı’yı da öldürdükten sonra kendi özgür iradesine inanarak bu iradeyi en eksiksiz, en yüce biçimiyle açıklamaya cesaret edebilecek kimse nasıl olmaz? Miras konmuş bir yoksulun, kendini o mirasın sahibi olacak güçte görmediği için altın dolu çuvala yaklaşmaması gibi bir şey bu. Özgür irademi göstermek istiyorum ben. Tek başıma da olsam yapacağım bunu… Kendimi öldürmek zorundayım, çünkü özgürlüğümün, özgür irademin en yüce dışavurumu bu: Kendimi öldürmek.
-Kendi canına kıyan tek kişi siz değilsiniz ki, intihar eden onca insan var?
+Hepsinin çeşitli nedenleri vardı. Bense, başka hiçbir neden olmaksızın, yalnızca özgür irademi göstermek için intihar edeceğim.
-Biliyor musunuz, -dedi epeyce sinirlenerek,- yerinizde olsam özgür irademi başka birini öldürerek gösteririm, kendimi öldürerek değil…
+Bir başkasını öldürmek, özgür irademi göstermenin en aşağılık yolu olurdu. Tam sana göre bir şey bu. Ben sen değilim: Ben en yüce yolu seçecek ve kendimi öldüreceğim… İnançsızlığımı açıklamak zorundayım, -dedi Kirillov yine odayı arşınlamaya başlarken.- Benim için Tanrı’nın yokluğundan daha yüce bir fikir yoktur. Tüm insanlık tarihi bunun kanıtıdır. İnsanoğlu kendini öldürmeden yaşayabilmek için icat etti Tanrı’yı ve günümüze dek tüm insanlık tarihi bundan ibarettir. Tarihte Tanrı’yı icat etmeyi reddeden bir tek benim. Bu bilinsin artık.
+… Şu yüce düşünceye kulak ver: Bir gün dünyanın orta yerine üç haç dikildi. Bu haçlardan birine gerili olanın o kadar güçlü bir inancı vardı ki, yanındaki haçta gerili olana “Bugün benimle cennete gideceksin,” dedi. Gün batarken ikisi de öldü; ne cenneti gördüler, ne de yeniden dirilişi. Söylenen gerçekleşmedi. Kulağını aç: Bu adam, dünyanın en yüce varlığı, dünyanın varoluş nedeniydi. Dünya ve onun üzerindeki her şey, bu adam yoksa eğer bir çılgınlıktan başka bir şey değildir. Ondan önce de, ondan sonra da Onun gibisi olmadı; olamaz da; bir mucize bile var edemez onun gibisini. Zaten mucize de, bugüne dek onun gibi birisinin olmaması ve bundan sonra da olamamasıdır. Doğa yasaları eğer Onu, kendi yarattığı mucizeyi bile esirgemeyip Onu yalanlar içinde yaşamak ve bir yalan uğruna ölmek zorunda bıraktıysa, o zaman tüm yeryüzü yalandan ve budalaca bir güldürüden, gezegenin tüm yasaları da şeytanı bir vodvilden başka bir şey değil demektir. Bu durumda yaşamak neye yarar… ne uğruna yaşanacak? Hadi, yanıt ver de göreyim!
-Bu, işin bambaşka bir yönü. Siz burada iki şeyi karıştırıyorsunuz gibi geliyor bana; ve bu hiç hoş değil. Ama, durun bir dakika: Ya siz Tanrı’ysanız? Ya yalanlar sona erdiyse ve siz tüm yalanların sizden önceki Tanrı’dan kaynaklandığını fark ettiyseniz?
+Sonunda anladın!... İnsanları kurtarmanın tek yolunun onlara bu düşünceyi kanıtlamak olduğunu anlıyorsun artık. Peki bunu kim kanıtlayacak? Ben! Bir ateist, Tanrı’nın var olmadığını kavrar ve bunu kavradığı anda nasıl kendini öldürmez, anlayamıyorum. Tanrı’nın var olmadığını kavramak ve bunu kavradığın anda kendinin Tanrı olduğunu kavrayamamak tam bir saçmalık; yoksa hemen o anda öldürür insan kendini. Bunun bilincine vardın mı, sen artık bir çarsın, kendini öldüremezsin, şan içinde yaşarsın. Ama önce birinin ne yapıp edip kendini öldürmesi gerekir; yoksa kim başlar, kim kanıtlar? Bu ben olacağım, başlamak ve kanıtlamak için kendimi öldüreceğim. Arzularımın dışında Tanrı’yım ve mutsuzum, çünkü irademi ortaya koymak zorundayım. Bütün insanlar mutsuz, çünkü iradelerini açıklamaktan korkuyorlar. İnsanoğlunun bugüne dek mutsuz ve yoksul olmasının nedeni, iradesini en yüce biçimiyle göstermekten çekinmesi ve bunu bir ilkokul öğrencisi gibi küçük şeylerde göstermesidir. Çok mutsuzum, çünkü çok korkuyorum. Korku insanın lanetidir. Ama ben irademi ortaya koyacağım, inanmadığıma inanmak zorundayım. Başlayacağım, bitireceğim ve onlara kapıyı açacağım. Onları kurtaracağım. İnsanları kurtaracak tek şey budur; bir sonraki kuşağı görünüm olarak değiştirecek olan da budur; çünkü bugünkü fiziksel görünümüyle, eski Tanrı’sı olmadan asla yapamaz insanoğlu. Bunu çok düşündüm. Üç yıl Tanrılığımın sıfatını aradım ve buldum: Benim Tanrılığımın sıfatı, irademdir! Boyun eğmezliğimi ve yeni, korkunç özgürlüğümü en yüce haliyle göstermek için bütün yapabileceğim bu! Bu çok korkunç bir şey! Boyun eğmezliğimi ve yeni, korkunç özgürlüğümü kanıtlamak için intihar edeceğim."
"Dostlarım, bilir misiniz Tanrı neden gereklidir bana? –diye mırıldandı.- Çünkü sonsuza dek sevilebilecek tek varlık odur… Tanrı bir yanlış yapıp da yüreğimde ona karşı tutuşan sevgi ateşini söndürmeyeceği için benim ölümsüz olmam zorunlu. Sevgiden daha değerli ne olabilir? Sevgi, var olmaktan, yaşamaktan daha önemlidir; sevgi varoluşun tacıdır; öyleyse, varoluşun sevginin önünde baş eğmemesi mümkün müdür? Eğer ben Onu sevdiysem ve bu sevgiden dolayı sevinç, mutluluk içindeysem, onun hem beni, hem sevincimi ve mutluluğumu söndürmesi, bizi birer hiç yapması mümkün müdür? Tanrı varsa, ben ölümsüzüm! İşte benim inancımın özü."
"-Tersine: Tam bir ateizm, yüksek çevrelerdeki umursamazlıktan daha saygındır, -dedi Tihon sevinçli, alabildiğine saf bir tavırla.
+Bakın hele! Siz neymişsiniz!
-Tam bir ateist, inancı bütünlük aşamasından bir önceki aşamada bulunan insan demektir ( o son basamağı aşar aşmaz, o ayrı). Umursamaz adamınsa, berbat bir kokudan başka hiçbir inancı yoktur."
"-Yani onların nefreti, sizde nefret doğuracak ve siz onların sizden nefret etmelerini, size acımalarından daha rahat ettirici buluyorsunuz, öyle mi?
+Haklısınız…"

Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, Ecinnilerİstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012, Çev. Mazlum Beyhan

Kar Wai Wong- My Blueberry Nights

Senaryosunu yönetmen Kar Wong Wai ile birlikte ünlü Amerikalı dedektif romanları yazarı Lawrence Block yazmıştır. Kırık kalpli güzel bir kızın (Elizabeth) NY'deki bir kafe sahibinden (Jeremy) bazı şeylerin sebebi olmadığını ve örnek olarak her zaman bütün bir yabanmersinli [blueberry] turtanın dokunulmadan kaldığını öğrendikten sonra yabanmersinli bir turtayı yemenin akabinde aşkını unutmak için yollara düştüğü, diğer insanlar üzerinden kendini tanıma ve olgunlaşmaya giden ve sonunda aşkta biten bir yolculuktur. 

Bi tatlı vardır bi de hafif tatlı vardır. Bu film hafif tatlı modunda. Ne uzun ne kısa, ne çok derin ne çok yüzeysel, tam kıvamında. Siyah beyaz bildiğin ve yaşadığın normal bir dünya hayatının beyazperdeye renkli yansıması. Instagramla çekilmiş fotoğraf kıvamında sahneler. Çinli yönetmenin ilk İngilizce film denemesi. Ne kadar Amerikanvari olmayı başarabilmiştir, bu bir başka mevzu. Fakat insanlıktan hiç uzaklaşmamıştır. Filmi izliyorsun ama sahnenin de çok uzağında değilsin, sanki dünyaya açılan kapının büyük anahtar deliğinden gözetliyorsun; Jeremy'in kamerayı tamir sahnesi bunu çok güzel yansıtmış. Bağımlılıktan kurtulmak için bir başka bağımlılığa kendimizi kaptırmamız.. Filmde, daha çok kadın tarafından dünyaya bakış perspektifi yansıtıyor. Karakter analizi açısından ekşi'de yazılan yeterlidir.

Elizabeth: Why do you keep them? You should just throw them out. 
Jeremy: No. No, I couldn't do that. 
Elizabeth: Why not? 
Jeremy: If I threw these keys away then those doors would be closed forever and that shouldn't be up to me to decide, should it? 
Elizabeth: I guess I'm just looking for a reason. 
Jeremy: From my observations, sometimes it's better off not knowing, and other times there's no reason to be found. 
Elizabeth: Everything has a reason. 
Jeremy: Hmm. It's like these pies and cakes. At the end of every night, the cheesecake and the apple pie are always completely gone. The peach cobbler and the chocolate mousse cake are nearly finished... but there's always a whole blueberry pie left untouched. 
Elizabeth: So what's wrong with the blueberry pie? 
Jeremy: There's nothing wrong with the blueberry pie. Just... people make other choices. You can't blame the blueberry pie, just... no one wants it. 
Elizabeth: Wait! I want a piece. 

Elizabeth: Why didn't you go looking for her?
Jeremy: When I was little my mum used to take me to the park on weekends. She said if I ever got lost I had to stay in one place so that she'd find me.
Elizabeth: Does that work?
Jeremy: Not really. She got lost once looking for me.

Elizabeth: How do you say goodbye to someone you can't imagine living without? I didn't say goodbye. I didn't say anything. I just walked away. 

Katya: Sometimes, even if you have the keys those doors still can't be opened. Can they? 
Jeremy: Even if the door is open, the person you're looking for may not be there, Katya. 

Leslie: Trust everyone but always cut the cards. Best thing my father ever taught me. You know what that means? It means never trust anybody.
Elizabeth: If you're so good at reading people... 
Leslie: Then why did I lose?
Elizabeth: Yeah.
Leslie: Because you can't always win. You can beat players but you can't beat luck. Sometimes your rhythm's off, but still do the wrong thing.
Elizabeth: Because you trust them?
Leslie: Because you can't even trust yourself.

Elizabeth: It took me nearly a year to get here. It wasn't so hard to cross that street after all, it all depends on who's waiting for you on the other side. 

Charles Chaplin- The Kid


Chaplin diyince karşımıza hep bu çocukla fotoğrafları çıkar. Bunun hikayesi The Kid ile başlıyor. Yine alışageldiğimiz insanın içine işleyen, duygulandıran, gözleri nemlendirirken aynı anda mutluluk hissettiren bir Chaplin eseri daha.

Bütün sahneleri birbirinden güzel olan filmin bir sahnesi:

4 Şubat 2013 Pazartesi

Pierre Coffin, Chris Renaud- Despicable Me

İzlemekten keyif alacağınız bir animasyon. Çocukların masumiyetini ve sevgilerinin saflığını ve gerçekliğini göreceksiniz. Özellikle de minion'lara bayılacaksınız, ve göndermelere, mesela Bank of Evil'ın girişinde yazan "FORMERLY LEHMAN BORTHERS"..

En  iyi sahnelerden:

Agnes: I like him. He's nice.
Edith: He's scary. 
Agnes: Like Santa. 


Filme ekte bulunan üç kısa filmden birisi:

1 Şubat 2013 Cuma