28 Mart 2013 Perşembe

Born good?

60 Minute handles searches of Yale psychologist Karen Wynn, director of the Infant Cognition Center, and her team that aim to find answers to questions of which asking started with history of humanity: 
"Are we born with a sense of morality or do we arrive blank slates, waiting for the world to teach us right from wrong? Or could it be worse: do we start out nasty, selfish devils, who need our parents, teachers, and religions to whip us into shape?" 
Worth to watch.

There is the script of the video.

27 Mart 2013 Çarşamba

Rich Moore- Wreck-It Ralph

2013 En İyi Animasyon dalında Oscar'a aday olmuş film. 90'ların atari salonlarında oynadığımız oyunların kötü kahramanlarının dramlarına bakıyor. İyi gözükenin kötü olması ve kötü görünenin aslında iyi olması bahis mevzu. Elden geldiğince filmde oyunların oynandığı zamanlardaki görüntü formatlarıyla yer almasına çalışılmış. Eğer siz de çocukluğunuzu 90'lı yıllarda yaşamış ve atari salonlarında da zaman öldürmüşseniz sizin de izlerken anılarınız depreşecektir. Kahramanlarınızı ve atari salonlarını hatırlayacaksınızdır. Çocuk filmi mi? Sadece çocuklara yönelik olduğunu düşünmüyorum. Yetişkinlere hitap eden bir konusu var. Ayrıca bence senaryo olabilecek en iyiye yakın şekilde yazılmış. Fakat film içerisinde baştan sona reklam var. Burada filme dair yapım notları yer alıyor.

Ralph: It's just, I gotta say, it becomes kinda hard to love your job... when no one else seems to like you for doing it.

En komik sahnelerinden:


En iyi sahnelerinden:

9 Mart 2013 Cumartesi

Michael Haneke- Amour

Spoiler alert!
Amour, yani aşk. Fakat siz adının aşk olduğuna bakmayın, en vurucu sahnesinde ölüm var. Seksenli yaşlarda bir çiftin son günlerinin dramını anlatıyor. Ve bu yaşlarında dahi bu iki çifti bir arada tutan bağ ise aşktır; belki de ilk günkü kadar safiyane, ilk günkü kadar fedakar ve ilk günkü kadar aşık.

Film, itfaiyecilerin kapıyı zorla açmalarıyla başlar ve yatakta başının etrafına çiçekler serpiştirilmiş halde yaşlı bir bayan yatmaktadır. Anne ve Georges, müzik öğretmenliğinden emekli bir çift. Ve yurt dışında kocasıyla turlayan bir de kızları vardır. Bir gün konser sonrası Anne'nin sağ tarafına felç iner. Ve sonrasında ameliyat olur. Fakat işler daha da kötüye gider. Gün geçtikçe Anne kötü olur. Anne, gururludur ve insanların o halde onu görmesini ve kahrını çekmelerini istememektedir çünkü onların da uzun bir hayatları vardır.  Ve Anne, artık ölmek için yemek yemeyi ve su içmeyi reddetmektedir. Kızları biri sürpriz olmak üzere  üç defa ziyarete gelir. (Bir sahneyi burada atlıyorum.) Ve son ziyaretinde bütün kapıları açık bomboş bir ev ile karşılaşır, gider babasıyla konuşurken babasının oturduğu koltuğa oturur.


Yönetmen, kendi ailesinde olan gerçek olaylardan esinlenerek filmi çekmiş; onun en fazla ilgisini çeken soru ise: "How to manage the suffering of someone you love?" (1). İlgimi çeken bir nokta ise; Amour'da Anne bir öğrencisini desteklemiştir ve artık o turnelere çıkan bir sanatçıdır. Bu filmin yönetmeninin bir de "The Piano Teacher" adında bir piyano öğretmeni ile öğrencisi arasındaki sadomazoşist ilişkiyi ele alan filmi varmış (1). Ayrıca yönetmenin diğer filmlerindeki gibi burada da kuşaklar arası çatışma varmış. Burada yönetmenle çok güzel bir röportaj yapılmış, filmin öncesi ve filmdeki bazı sahnelerle alakalı daha fazla detay bulabilirsiniz. Eleştirilerden birisi filmi güzel özetlemiş: "Amour is devastatingly original and unflinching in the way it examines the effect of love on death, and vice versa."(2).

Bundan önce izlediğim en son Fransız filmi Intouchables'dı. Orada da bakıma muhtaç birisi vardı. Aynı olan; her ikisindeki hasta, karşı tarafın tavırlarından rahatsız olmaktadır. Farklı olan; birisinde acımalarından diğerinde ise sıkıntı vermesinden dolayı rahatsızdırlar ve bu rahatsızlıklarına çözüm tercihleri farklıdır: birisi mükemmel bir arkadaşla yaşamaya devam eder, bir diğeri sevdiğini teşvik ederek ellerinde ölmeyi tercih eder.

Anne: Kimse cenazene gelmese ne derdin?
Georges: Hiçbir şey, herhalde.

Anne: Çok güzel.
Georges: Ne?
Anne: Hayat. Upuzun. Uzun bir hayat.

Güvercin sahnesi 12 defa çekilmiş; Jean-Louis Trintignant (Georges)'a göre bu sahnenin bu kadar çok çekilmesinin esas sebeplerinden biri, Michael Haneke (yönetmen)'nin sürekli hayvanı yönlendirmeye çalışması imiş (3).

(1) http://blogs.villagevoice.com/runninscared/2012/12/michael_haneke.php

7 Mart 2013 Perşembe

TED- Could your language affect your ability to save money?

An interesting talk about "the link between the structure of the language you speak and how you find yourself with the propensity to save". Worth to listen:

3 Mart 2013 Pazar

Dostoyevski -Kumarbaz

Dostoyevski'nin bir ay içinde hazırlamak zorunda kaldığı eser. Hatta kendisi yazmaz; o söyler, tuttuğu bir stenograf yazar, ve 30 Ekim 1866'da eser basılmaya hazır olur. Bir hafta sonra da o stenograf olan  Anna Grigoryevna ile evlenir.

Eser, büyük ölçüde Dostoyevski'nin sevgilisi Polina ile birlikte geçirdiği Avrupa günlerini anlatmaktadır. O kadar ki ana karakterlerden birinin adı direk sevgilisininkidir ve sevgilisinin günlüklerinde anlattıklarına yakın olaylar yaşamaktadır. Ayrıca Dostoyevski'nin güncelerinden anladığımız kadarıyla da Aleksey de Dostoyevski'nin yaşadıklarını yaşamaktadır.

Polina Alexandrovna, gerçekte Dostoyevski'nin sevgilisi olan Polina Alexandrovna'dan başkası değildir. Alexei Ivanovich, yazarın kendisinden başkası değildir. İngiliz Mr. Asthley, Fransızlar ve Alman karakterler, Avrupalıları temsil etmektedir. General, Avrupa'da Rusluğundan utanan ve kimliğini belli etmemeye çalışan rezil Rus'tur. Büyükanne Antonida Vasilevna ise General'in tam tersine, Rus kimliğiyle övünen ve gerçek Rusları temsil etmektedir; açıksözlü, esprili, cesur, gözüpek, insan sarrafı ve Fransızlardan nefret eder.

Yazan Dostoyevski olunca Avrupa ve Rus kimliklerine dokunmadan geçemez. Ve yine karşımıza Yahudileri çıkarır. Fakat Tanrı ile arasındaki ilişkiye hiç girmeyerek bizleri şaşırtır. Ayrıca zamanının modasına uygun olarak kadın-erkek ilişkisine bakar; kadınlar özgürlüklerini ilan ederler ve erkekler alaya alınırlar. Kendisinin ve etrafının kumar tutkusundan bahseder, ve kumar salonlarına dair gözlemlerini aktarır. Kitabın son sözünde Gündüz Vassaf, söylenmesi gerekenden çok daha fazlasını söylemiştir.

"Kumara merak sarmaya gelince, Dostoyevski onu bize, heyecan  verici tek formülle açıklıyor: 'Alınyazısına meydan okumak, onunla alay etmek, ona dil çıkarmak isteğini duydum'." (Henri Troyat)
"Kumar, [Dostoyevski'nin] fiziksel dünyada ilk özgürlük denemesidir." (Henri Troyat)

"-İki yıl önce bir adamla tanıştığımı, bu adama, daha on yaşında bir çocukken, bin sekiz yüz on iki yılında, bir Fransız Lejyonerinin sırf tüfeğini boşaltmak için ateş ettiğini anlattığımda Fransızlar bile ürperdiler.
Fransız,
-Olamaz böyle bir şey, dedi, bir Fransız askeri çocuğa ateş etmez!
-Ama oldu, diye karşılık verdim. Saygıdeğer bir emekli yüzbaşıydı bunu bana anlatan. Yanağındaki kurşun izini de gördüm."
"Bence, bir an önce daha çok kazanmak hırsında kötü, aşağılık bir yan yoktur. Kendisini 'küçük oynuyorum' diye savunan bir kumarbaza, 'küçük olması daha kötü ya, tutkularınız da küçük demektir', diye yanıt veren karnı tok, sırtı pek, geleceğinden endişesi olmayan bir felsefecinin bu düşüncesini her zaman budalaca bulmuşumdur. Sanki küçük tutkuyla büyük tutku arasında bir fark varmış gibi! Kişiye göre değişir bu, Milyarder Rotşild için küçük olan bir şey benim için çok büyüktür."
"Gerçek bir centilmen, varını yoğunu bile verse heyecanlanmamak zorundadır. Para centilmenliğe oranla öylesine değersiz olmalıdır ki, üzerine durmaya bile değmemelidir."
"Neden bilmiyorum, peşinden de şöyle ekledi:
-Gerçi çok oynuyorlar Ruslar ruleti. Ama bence hiç de bilmiyorlar bu oyunu.
-Bense ruletin Ruslar için icat edilmiş bir oyun olduğu kanısındayım, dedim.
Bu sözüm üzerine Fransızın beni küçümser bir tavırla gülümsediğini görünce,
-Ama haklıyım, diye ekledim. Çünkü Rusların kumarbaz olduklarını söylemekle, onları övmüş olmuyor, aksine yeriyorum.
Fransız,
-Neye dayanarak böyle söylüyorsunuz? diye sordu.
-Uygar Batı insanının değerini yükselten en önemli özelliklerinden birinin, kapital edinme yeteneği olmasına dayanarak. Oysa Ruslar, kapital edinme yeteneğinden yoksun olmaları bir yana, ellerindekini de har vurup harman savururlar. Aslında biz Rusların paraya da gereksinimimiz vardır. Öte yandan, insanı bir anda, iki saat içinde, zahmetsiz zengin edebilecek rulet gibi şeyleri çok severiz. Düşkünüzdür böyle şeylere. Kendilerine çekerler bizi. Gelişigüzel, rahat oynadığımız için de kaybederiz!"
"… Çünkü Tanrı Ruslara değişen duruma çabucak uymak, gerekli biçime girmek yeteneğini bol vermiştir. Burada önemli olan biçimdir. Biz Ruslar bu alanda öylesine üstün yetenekliyizdir ki, uygun biçime girebilmemiz için üstün insan olmamız gerekir. Gelgelelim, üstün insan çok az olduğu için az görülür bu durum. Ancak Fransızlarda, bir de bazı öteki Avrupalılara oturmuştur biçim; çok değerli gibi görünen bir insan aslında beş para etmeyen alçağın biri olabilir. Biçim bu yüzden çok önemlidir onlarda."
"Her yerde yalnızca siz varsınız benim için. Gerisini boş veriyorum. Niçin böylesine çok seviyorum sizi, biliyorum. Belki hiç de güzel olmadığınızı biliyor musunuz? Düşünün bir kere, güzel olup olmadığınızın bile farkında değilim."
"İnsanın en iyi dostunu küçülmüş görmek istediği bir gerçektir. Dostluk çoğunlukla küçülme temeli üzerine kurulur."
"Kanınız donmuş sizin, dedi. Yalnızca yaşama değil, kişisel olduğu kadar toplumsal çıkarlara da yabancı kalmamış, geçmişinizle tüm bağlarınızı koparmışsınız. Kazanmak hırsıyla dolmuş içiniz."
"Fransız demek güzel bir kalıba girmiş demektir. Siz Britanyalısınız, bunu kabul etmeyebilirsiniz. Bir Rus olarak ben de –hiç değilse kıskançlığımdan- kabul etmiyorum. Ama bu konuda bizim genç kızlar başka türlü düşünebilirler... Biz daha ayıyken; Fransızın, özellikle Parislinin göze hoş görünen o kalıbı yavaş yavaş biçimlenmeye başlamıştı. Devrim soylu sınıfın mirasına kondu. Bugün en bayağı bir Fransızın bile oldukça soylu tavırları, konuşması, dahası düşünceleri vardır. Ama ruh yönünden hiç de öyle değilmiş, ne önemi var! Bütün bu özelliklere miras olarak konmuştur Fransızlar. Anlaşılacağı gibi, kendileri son derece iğrenç yaratıklar bile olsalar, dış görünüşleri güzel, hoş olabilir… Sözlerimden belki hoşlanmayacaksınız ama Mister Astley, siz İngilizler çoğunlukla yamru yumru şeylersiniz. Görünüşünüz güzel değildir. Oysa Ruslar güzelliğe çok önem verirler. Düşkündürler güzelliğe. Ne var ki, ruh güzelliği, kişilik sahibi olmanın değerini anlayabilmeleri için kadınlarımızın –özellikle genç kızlarımızın- çok daha özgür, deneyimli olmaları gerekir."

Gündüz Vassaf'ın yazmış olduğu Sonsözden notlar:
"Aleksey, Rus edebiyatında ilk Puşkin'in Eugene Onegin'le başlattığı, Lermontov'un A Hero Of Our Time kitabında Pechorin ile sürdürdüğü, Turgenyev'in birçok kitabında yer verdiği 'işe yaramayan' edilgen zayıf kahramanların Dostoyevski tarafından da canlandırılmasının bir örneği.. Kim ne isterse Aleksey denileni yapıyor... Dostoyevski, bu edilgen karakterini romanının anlatıcısı yapıp onun sayesinde okurlarının merakını nasıl doruk noktada tuttuğunun en çarpıcı örneğini Aleksey'in bir konuşmasının sonuna yerleştirdiği bir parantezle veriyor: ("Demek benden başka herkes biliyordu.") Aleksey'in itaatkar tavrı, çevresindeki insanların içlerinde yatan aslanların romanda bir bir ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Hiçbir şey yapmayarak yarattığı boşluk, başkalarının hırsları, ihtiyaçları, hatta çekimserlikleriyle bile doluyor. General içini açıp hayatını kurtarması için ona yalvarıyor, romanın en kararlı ve üçlü karakteri büyükanne onun rehberliğinde ortalığı birbirine katarken, güzel kadınları Polina ve Blanche de onu kullanarak istediklerini elde etmeye çalışıyorlar. Kahramanımıza kalan, keskin ve derin gözlemleriyle bize bu insanları ve birbirleriyle ilişkilerini anlatması."
"Eserindeki zamanın akışı, kah dakikaları uzatıp kah günleri kısaltarak başta kaleminin denetimi altında tutan Dostoyevski, kendisini birdenbire kitabını teslim etme tarihinin girdabında bulmuş olmalı ki, sanki roman 've işte Paris'te bu koşullar altında gittim' sözleriyle XV. bölümün sonunda birdenbire bitiyor. Arkadan gelen yirmi sayfaya hapsedilmiş iki bölüm bundan sonra falanca oldu, falanca bitti tarzından birer 'son söz' niteliğinde. Sekreterine 29 günde dikte edilmiş kitap son ana yetiştirilerek Dostoyevski'yi kurtarmış olabilir, ama bir okur olarak ansızın roman karakterlerinden koparılıp vücutsuz kalan düşlerimle beni de yapayalnız bıraktı."
"Dostoyevski'nin bir kumarbazın ilk elden anlatımı diye nitelendirdiği bu eseri, en azından Rus edebiyatında bir ilk değil. Bu romanın yazılışından 30 yıl kadar önce Puşkin'in kumar tutkusundan Hermann'ın nasıl mahvolduğunu anlattığı kısa öyküsü 'Maça Kızı' yayımlanıyor... Ancak Kumarbaz'ın bence ayrıcalıklı konumu, romanın karakterlerindeki kadın erkek ilişkisinin niteliği ve kitabın birçok yerine serpiştirilen Rusya ve Avrupalı kimliği karşılaştırmalarından kaynaklanıyor."
"Avrupa uygarlığının sıkı bir eleştiriden geçtiği romanda özellikle Aleksey'in İngilizler, Fransız ve Alman karakterlerine ilişkin kah esprili bir dille, kah bir sosyolog keskinliğiyle aktardığı gözlemleri de kayda değer."

Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, Kumarbaz, İletişim Yayınları, 2012, Çev. Ergin Altay

Yılmaz Erdoğan- Kelebeğin Rüyası

Her şey güzel başlamıştı. Haber geldi ki şair bir yönetmen, iki şairin hayatını anlatacakmış. Sonrasında yıllarca bekledik. Ve fragmanı geldi, gönüllerimize taht kurdu. Bu kadar güzel olabilir mi diye bir yere çekincemizi koymuş olsak da fragmanı tekrar be tekrar izlemekten geri durmadık, çünkü aşırı güzeldi, böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyorduk. Motif gibi olayların üzerine şiirler dizilmiş, arka fonda ise tam motife uyan renkte bir müzik vardı. Filmde aşk ve dram vardı, Anadolu vardı. Beklemeye değmiş diye düşündük.

Ve sonrasında film geldi. Ve biz de gittik. Memleketin iki genç şairi Muzaffer ve Rüştü. Daha ilk andan itibaren abayı yaktıkları, yurtdışından gelen başkanın kızı Suzan. Rüştü'nün yazdığı  ve Muzaffer ile Suzan'ın oynadığı tiyatronun gerçeğe düşüşü. Sonrasında Rüştü'nün Mediha'ya aşık oluşu ve evlenmeleri. Akabinde gelen kötü günler fakat güzel geçen anlar. Ve sonrasında Mediha ile birlikte göçen Rüştü; kelebeğin uyanışı. Aradaki ufak memleket meselelerine dokunuş; ezan gibi yada dondurma üzerinden halkın durumu ile üst tabakanın durumunun karşılaştırılması. Veya insanın yüzünde tebessüm bırakan Rüştü'nün konuşmaları. Yahut Behçet'in lafı gediğine koymaları..

Fakat gördük ki fragman sanki başka bir filmin fragmanı imiş. Aynı sahneler, aynı sıra, aynı müzikler yoktu. Sahnelerden örneğin;
Muzaffer: Bütün dünya savaşırken bu kadar güzel olmak doğru mu?
mısrası veya;
Muzaffer ile Behçet'in baloda beraber oturup Suzan'ı izlemeleri
sahnesi yada;
Behçet: Bin bir zahmetle ciğerlerinizi iyileştirmeye çalışıyoruz, bi de başımıza kalp işi çıkarmıcaksın, değil mi?
lafı yahut:
Rüştü: Şerefine kaldırıyorum bu olmayan şarap kadehi.
Muzaffer: İçelim üstat.
diyaloğu yoktu. Fragmanda yerli yerince oturmuş şiirlerin yeri, filmde olmayacak yerlere yakın oturtulmuştu. Öyle aklımızı başımızdan alacak müzikle de karşılaşmadık. Tüm bunların yüzünden dolayı fragmanı öyle çok kafanıza kazıyıp da filme gitmeyin, perişan olursunuz diye öneriyorum.

Kıvanç Tatlıtuğ ve Farah Zeynep Abdullah'ın oyunculukları, filmin ortalamasının çok üstündeydi. Özellikle Kıvanç, Muzaffer rolü ile gerçekten bütünleşmiş. Saf, uysal, hasta ve aşık Anadolu çocuğunu çok güzel oynamış. Mediha rolündeki Zeynep de gayet başarılıydı. Fakat Behçet Necatigil rolünde Yılmaz Erdoğan ve Suzan rolünde Belçim Bilgin, oyunculuk ortalamasını dibe vuruyordu. Behçet karakteri, araya sıkıştırılmış bir karakter kadar itici olmuş. Belçin Bilgin'in oyunculuğuna bir şey demiyorum, çünkü bu kadar kötü olabileceğini tahmin etmemiştim. Keşke olmasaydı diyecek kadar olduğuna pişman ediyor bizi.

Müzikler, hiç fragmandaki kadar güzel değildi bence. Kötü mü, değil. Fakat kötü olmaması iyi olduğu anlamına da gelmiyor; göze batmayan bir halde. Kısacası çok rahatlıkla "eh işte" diyebileceğimiz seviyede.

İlk yarıda olaylar esprili, latifeli ve kısa süreli halde ilerliyor. Arada kopukluklar ve sert geçişler var fakat yine de şiir hatırına göz yumulabilir. Fakat ilk yarıda kısa olaylara alışmış seyirci, ikinci yarı başladığında uzun bir sahneyle karşılaşınca bocalıyor, izlemeyi bırakıp bitmesini bekliyor. Sahne, sıkılma noktasına eriştirebilecek kadar uzun sürüyor. Ve bunun akabinde peşi sıra gelen kısa kısa ve hızlı vakalar. Sanki bir nehirde karşıya geçmeyi başarmak isteyenin taşlar üzerinde sekmesi gibi sahneden sahneye geçiş var; seyirci adına bir sürüklenme söz konusu. Halbuki elde şiir gibi bir malzeme var iken uygun olanını arka fona döşeyip geçişleri yumuşatabilecekken böyle bir şey de yok. Sahneler duygulu fakat seyirci ne olduğunu anlamak için zamana ihtiyaç duyuyor. Ki şiirler güzel olmasına güzel ama daha çok şiir ve  daha verimli kullanılabilirdi. 

En berbat sahne ise fragmanda çok güzel gelen;
"Diyecekler ki arkamdan O, yalnız şiir yazardı
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan"
mısralarının kullanıldığı sahnedir.


Akılda kalanlar:

"Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim, 
Aynalardan evvel."

"Belki unutmak değil ama, 
Hatırlamamak mümkün."

"Aşk, en güzel bahanesidir şiirin."

Sırf Rüştü ve Mediha'nın aşkı için kesinlikle izlenebilir. Çok rahat da izlemeye değer. Ayrıca kelebeğin rüyasının da ne olduğunu öğrenmiş olursunuz.