30 Haziran 2013 Pazar

Dostoyevski- Batı Çıkmazı/Puşkin Üzerine Konuşma

"6 Haziran 1880'de [ölümünden 43.5 yıl sonra] Moskova'da, Puşkin'in bir heykelinin açılış töreni yapıldı. Bu Rusya'da bir şair için dikilen ilk heykeldi. Olay üç gün süren tören ve toplantılarla kutlandı. Bu törenlerde Puşkin'in eserlerinden örnekler okundu, şair övüldü ve büyük bir çoşkunlukla Rusya'nın milli şair'i ilan edildi."
Bugün Puşkin'i değerlendirirken sıradan bir okuyucu olarak yargılarda bulunduğumu farkettim. Peki Puşkin dönemi bir yazar, özellikle de Puşkin'den çok etkilendiğini iddia ettğimiz bir büyük üstad, Puşkin'i nasıl yargılıyordu acaba? Bunu merak ediyordum, araştırdım ve Puşkin'in heykelinin açılışının yapıldığı ve festivale dönen törende Dostoyevski'nin de uzun bir konuşma yaptığını ve bu konuşmanın kitap haline getirildiğini öğrendim:

"Dostoyevski konuşmasını, üç gün süren kutlama törenlerinin en son günü yapmıştı. Bir akşam önce Turgenyev konuşmuştu. Bu konuşma, çok iyi olmasına rağmen halk tarafından soğuk karşılanmıştı. Turgenyev'in Puşkin'i değerlendiriş şekli heyecanlı dinleyicilere fazla uzak ve soğuk gelmişti. Dostoyevski ise tam tersine, hararetli konuşmasıyla daha en başından herkesin kalbini fethetmişti."

Dergah yayınları, kitabı önsözünde tanımladığı:
"Bütün bu çalkantıların tek bir gayesi vardı: 'Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak.' Yani ondokuzuncu yüzyıl Batı kapitalizminin sömürgeci geçmişinin üzerine bina ettiği göz kamaştırıcı ileri teknolojik seviyeye varmak. Yani liberalist anlamda hür ve yine aynı anlamda müreffeh bir Batı ülkesi haline gelmek."
Batıyı ve Batılaşmayı daha iyi anlayabilmemiz için yayınlıyor. Kitap iki bölümden oluşuyor; Puşkin'in cenazesinde Dostoyevski'nin çektiği nutuk ve bu nutka karşı eleştri kaleme alan bir gazeteciye Dstoyevski'nin cevabı.
"Gogol: 'Puşkin, olağanüstü bir olay ve belki de Rusya'nın içinde doğmuş tek olaydır' der. 'Hem de ileriyi görme yeteneği olan bir kişidir.' diye ekleyeceğim ben. Evet, şurası inkar edilemez ki Puşkin, biz Ruslar için bir peygamber olarak ortaya çıkmıştır. O, ilk defa bizim tam anlamıyla şuurlanmaya başladığımız bir devrin en başında görünür. Bu şuurlanma, Deli Petro'nun devrimlerinden ancak bir yüzyıl sonra oluşmaya başlamıştır. Bu karanlık yolda yürürken bize yol gösteren, yardım eden bir ışık olmuştur Puşkin. İşte bu yönden Puşkin adeta ileriyi gören bir peygamber gibidir."

sözleriyle başladığı konuşmasında Dostoyevski, Aleksandr Puşkin'in dört özelliğinden bahseder:
"Puşkin derin görüş yeteneği, üstün zekası sayesinde ve kalben tam bir Rus olduğu için, toplumumuzun aydınları arasında sık sık görülen bir hastalığın bellibaşlı belirtilerini teşhis eden ve ortaya çıkaran ilk Rus yazardır."
Dostoyevski bu hastalığı şöyle betimler: "Diğer taraftan Avrupa'daki -o büyük zenginliklerle dolu Avrupa'daki- bütün ülkelerin toplum yapısı zayıflamış durumdadır. Bu ülkeler belki de yarın hiçbir iz bırakmadan yok olacak ve bunların yerini tamamen yeni, daha öncekilere hiç benzemeyen birşeyler alacaktır. Avrupa'nın çöküşüne, toplamış olduğu bütün hazineler de engel olamayacaktır, çünkü 'göz açık kapayıncaya kadar bütün zenginlikler de yok olacaktır'. İşte gerçekten hasta ve çürümüş düzen; halkımıza, erişilmesi gereken bir ülkü olarak gösterilmektedir. Ve onlara, bu düzene erişmeden, Avrupa'ya herhangi birşey fısıldamaya bile cesaret edemeyecekleri söylenmektedir." Ve bu hastalığa kapılmışların şu düşünceler içerisinde olduğunu ileri sürer: "Geçmiş ilanetle anan bizimdir. İşte bizim formülümüz bu. Halkı kendi düzeyimize yükseltmeye başlar başlamaz bu formülü sonuna kadar uygulayacağız. Ve eğer halk aydınlanma yeteneğinden yoksun olduğunu gösterirse o zaman 'halk yok edilmelidir'. Çünkü o zaman Rus halkının ancak itaat etmeye zorlanması gereken değersiz ve vahşi bir sürüden ibaret olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır."
"Rus milletinin manevi güzelliğini temsil eden tipleri yaratan ilk yazar yine Puşkin'dir." 
Puşkin'den bahseden bütün yazıların da dile getirdiği Puşkin'in bu özelliğinden dolayı Dostoyevski, Puşkin'in tespit ettiği hastalığa karşı Rus halkına ümit de aşıladığını iddia eder: "Puşkin hastalığı teşhis ederken bir yandan bize umut da vermişti." Çünkü "Puşkin'in bütün eserlerinde Rus milletinin kişiliğine ve manevi gücüne duyulan bir inanç göze çarpar. İnanç olan yerde umut da vardır. Rus milleti için umut." Ve buna Boris Godunov'daki keşişi örnek olarak verir.
"...daha önce hiçbir yazarda görülmemiş olan, Puşkin'in sanat dehasına has çok değişik bir özelliğidir. Bu, onun milli sınır tanımayan, evrensel anlayış ve diğer milletlerin dehalarıyla bir beden haline gelebilme, icabında onlardan biri olabilme yeteneğidir." 
Dostoyevski, iddiasını "Mesela Şekspir'in İtalyanları bile hemen hemen her zaman tipik İngilizlerdir. Bütün dünya şairleri içinde yalnızca Puşkin kendini tamamen başka bir ülkenin insanları yerine koyabilme yeteneğine sahiptir." argümanıyla destekler. Ve Puşkin'in bu yeteneğine Mısır Geceleri'ndeki İtalyan şairi  örnek verir.
"Sadece Puşkin'de değil bütün Rus milletinde vardır. Tabii Puşkin kusursuz bir şair olduğu için bu yeteneği sanatı aracılığıyla en kusursuz bir biçimde ifade etmiştir. Gerçekten de bizim halkımızda böyle bir evrensel anlayış ve uzlaşma eğilimi vardır."
Rusya'da ve aynı zamanda Puşkin'de gördüğü bu özelliği Dostoyevski: "Diyorum ki Rusya kalben, bütün insanlığı içine alan bu evrensel birliğe belki de bütün diğer ülkelerden daha çok hazırdır. Tarihimizde, büyük adamlarımızda, Puşkin'in sanat dehasında bunun izlerini görüyorum" diyerek destekler. Bu evrensel birlikteliği şu şekilde açıklar: "Ben zamanla bizim -daha doğrusu çocuklarımızın- istisnasız şunu anlayacağımıza inanıyorum: gerçek bir Rus'un emelleri Avrupa'daki anlaşmazlıkları uzlaştırmak, ruhumuzdaki Avrupa özlemini gerçekleştirmek, kardeşçe bir sevgi içinde bütün kardeşlerimizle birleşmek ve bu birliğin, bu büyük evrensel uyumun son sözünü, İsa'nın doktrinlerine uygun biçimde söylemek olmalıdır!"

Kitabın ikinci kısımda Dostoyevski, kendisini eleştiren gazeteciye cevap yazarken kendi penceresindeki Batı/Avrupa'yı ve Batılılaşma/Avrupalılaşma algısını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
"Bizde Batı'da olduğu gibi İsa'Nın kişiliği bilimin gölgesinde kalmayacaktır. Esasen Batı'da da liberallerin iddia ettiği gibi İsa'nın önemini yitirmesinin sebebi bilim değildir. Bilimin ortaya çıkmasından çok önce kilise İsa'nın kişiliğinin anlamını kasten değiştirmiş, kendisi kiliselikten çıkıp bir Roma devleti haline gelmiş ve yine bu devleti Papalık haline getirmiştir. Evet Batı'da artık gerçek Hıristiyanlık ve gerçek kilise mevcut değildir. Belki hala birçok Hıristiyan vardır ve bunlar hiçbir zaman yok olmayacaktır. Fakat Katoliklik artık gerçek Hıristiyanlık olmaktan çıkmış, soysuzlaşıp bir çeşit putperestliğe dönüşmüştür. Protestanlık ise dev adımlarla Ateizme doğru inmekte ve sağlam ahlak kuralları yerini titrek, sulu ve dönek bir ahlaka bırakmaktadır."
"Aydınlanmak Hıristiyanlığa ve İsa'ya inanmaktan ibaret değildir, hiçbir surette olamaz. Bu inançlar ancak zincirin bir halkasıdır. Onun yanısıra bilime, içtimai ülkülere, ilerlemeye ve daha birçok şeye gerek vardır. Buna verecek bir cevabım yok. Ayrıca cevap vermek de yersiz olur. Çünkü belki kısmen, mesela bilime ilgili kısımlarda haklısınız. Fakat halkımızın aydınlanmasının en önemli temelinin Hıristiyanlık olduğunu ve sonsuza kadar olması gerektiğini siz hiçbir zaman kabul etmezsiniz."
"Bu adam bir Rus'du ama 'Avrupalı' bir Rus. Ve birçokları, pek çokları gibi Avrupalı olmaya aydınlanarak değil ahlakını yitirerek başlamıştı."
"Siz bana, sadece 'boşgezen' tipini kınadığım için değil, bu tiği mükemmel bir kişiliğin örneği olarak, sağlıklı bir Rus tipi olarak kabul etmediğim için kızıyorsunuz."
"Bütün dinlerin en önemli inancı kişisel kusursuzluk olduğuna göre, 'dini bir anlayış içinde şahsını mükemmelleştirmek' milletlerin hayatında herşeyin temelidir."
"Artık bu uygarlık küçük desteklerle kurtarılamayacaktır. Kimsenin düşünemeyeceği birşeyler olacaktır. Bütün bu parlamenterlik, bugünlerde ortaya sürülen bütün içtimai teoriler, bankalar, bilim, Yahudiler, hepsi bir anda yokedilecek ve hiçbir izleri kalmayacaktır. Belki Yahudiler hariç. Çünkü onlar o zaman bile, bu yıkılmayı kendileri için karlı kılacak bir hareket tarzı bulurlar."
"Yazınızın en sonunda, bu yazıda bana sert gelebilecek ifadeleriniz için özür diliyorsunuz. Ben ise yazımı bitirirken, sert ifadelerim için -eğer böyle birşey mevcutsa- sizden özür dilemeyeceğim M. Gradovski. Ben A.D.Gradovski'nin şahsına değil, gazeteci A.Gradovski'ye hitap ediyorum. Size kişisel olarak saygı duymamam için en ufak bir sebep yok. Fakat eğer fikirlerinize saygı duymuyor ve bunda ısrar ediyorsam, özür dilememin de bir anlamı olmaz, değil mi?"

Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç, Batı Çıkmazı/Puşkin Üzerine Konuşma, Dergah Yayınları, 1992, Çev. Ülker Bilgin

(1) resim: http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Pushkin_Monument_in_Moscow.jpg

29 Haziran 2013 Cumartesi

Puşkin- Bütün Öyküler, Bütün Romanlar


Esere geçmeden önce belirtmem gerekir ki diğer Rus edebiyatının değeri yüksek eserleri gölgesinde Puşkin'in biri şiir-poeam diğeri tiyatro iki eserini okuduğumda Puşkin beni pek etkileyememişti. Fakat Ataol Behramoğlu'nun yazmış olduğu önsöz, değerlendirmemin doğru olmadığını bana idrak ettirdi:
"Puşkin öncesi Rus yazının ana yönelişleri, romantizm ve klasisizm akımlarıydı. Bunlar da daha çok Batı yazınlarının etkisi altında doğmuşlar, ulusal temele yeterince oturmamışlardı. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşüncesiyle Rus halk duyarlılığını kaynaştırdığı yapıtlarında, Rus yazın dilini gerek sözcük dağarı gerek tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış, zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve ulusal bir  yapı kazandırmış, ilk kez Rus toplumunun halksal özelliklerini yansıtan tipler yaratmakla Rus yazınında ulusal ve gerçekçi çığırın (Gogol'la birlikte) öncülerinden olmuştur."
Değerlendirme açım yanlıştı çünkü bugüne kadar hep Puşkin sonrası oluşturulan Rus kahramanları okumuştum ancak bu oluşumun yolunu açan Puşkin idi. Ben şimdiye kadar okuduğum Rus kahramanlarla Puşkin'in kahramanlarını kıyaslıyordum fakat Puşkin bu kahramanların ilk yapıcısıydı. Belki boynuz sonradan kulağı geçti, fakat kulağın hakkını vermek gerekir.
Belki şimdiye kadar çok öykü okumadım ancak okuduğum en güzel öyküler bu eserde yer alıyor; özellikle Büyük Petro'nun Arabı, Dubrovski ve Maça Kızı. Birkaç öykü dışında genel konu; aşık genç kadınlar ve erkekler. Ve öykülerin sonuç bölümlerinde aşk ile ilgili yargıya, çoğunlukla genç kızın tarafından varılıyor. Ve tüm bu öyküleri okurken Dostoyevski'nin ne kadar Puşkin'in etkisinde kaldığını düşünüyordum.

Büyük Petro'nun Arabı

Puşkin'in tamamlamadığı ilk roman denemesi. Fakat siz bunu kırküç sayfaya ciltler dolusu upuzun bir aşk romanın heyecanının sığdırıldığını düşünün. Bu eserin tek kötü tarafı, bitmemiş olmasıdır. Adından da anlaşılacağı gibi Büyük Petro'nun Arap olan vaftiz oğlu İbrahim'in yaşadığı bir aşk sonrası evliliği konu alınıyor. Gerçekte Arap İbrahim, Puşkin'in anne tarafından büyük dedesi ve Rus Çarı 1. Petro'nun vaftiz çocuğudur. Yani mevzu ve karakterler, gerçek olaylara dayanmaktadır.
"Edebiyat, bilim ve felsefe, sessiz yazı odalarını bırakmış, düşünceleriyle modayı yönetmek ve ona yaranmak için yüksek sosyetede boy göstermeye başlamışlardı. Kadınlar saltanat sürüyor, fakat tapınış istemiyorlardı artık. Derin saygı, yerini yüzeysel bir inceliğe bırakmıştı."
"Aklında aşk düşüncesi yoktu gerçi, ama kontesi her gün görmek İbrahim için bir gereklilik olmuştu artık. Her yerde onunla karşılaşmak istiyor, her karşılaşmaları Tanrının beklenilmedik bir lütfu gibi görünüyordu ona."
"Kim ne derse desin, karşılık beklemeyen ümitsiz bir aşk, bütün baştan çıkarma hesaplarından daha güvenilir bir biçimde etkiler kadın kalbini."
"Hiçbir şey bir başkasının yüreklendirici uyarılarından daha fazla alevlendirmez aşkı. Aşk kördür, kendine güveni yoktur ve herhangi bir dayanak buldu mu, hemen sarılır ona."

Mektuplarla Roman

Yazım tarzı akıllara Dostoyevski'nin İnsancıklar'ını getiriyor. Fakat kabul etmek gerekir ki -belki birden fazla insanın mektup yazmasından belki konusundan dolayı- İnsancıklar yanında sönük kalır. Tamamlanmış olmasına rağmen bitirdiğinizde tamamlanmamış hissine kapılırsınız -belki de tamamlanmadı gerçekten, son cümlenin ardından üç nokta gelir. Konu, birbirlerini seven gençlerin, dostlarına mektuplarında aşklarından bahsedişleridir. 

"Oradan, ilk altı bölümün bir parça sıkıcı olmakla birlikte, son altı bölümünün okuyucunun sabrını tam anlamıyla ödüllendirdiğini öğrenip, cesaretle işe giriştim."
"Un homme sans et sans reproche
Qui n'set ni roi, ni duc, ni comte aussi.
[Ne kral, ne dük, hatta ne de kont, ama korkusuz, sıkıntısız bir adam]"
"O, gerçek kadar sıkıcı, kusursuzluk kadar ahmaktır."

Merhum İvan Petroviç Byelkin'in Öyküleri

Başta yer alan Yayıncı'nın Notu'nda A.P.'nin bahsettiği kahramanların yine bahsettiği mekanlarda yaşadıkları beş öyküdür.

1.Atış

Konu, bitirilmemiş bir düello defterinin kapatılmasıdır. Karakterler, gerçek dünyadan düşmüş gibidir.
"Gençlerin en bağışlamayacağı şey korkaklıktır. Yiğitliği insan erdemlerinin en yücesi sayar, her türlü ayıbı bağışlayabilecek bir şey gibi görür onlar."

2.Tipi

Konu, iki gencin şaşırtıcı  bir tesadüf sonucu evlenişlerinin hikayesi. Sona yaklaşırken hikayenin yeşilçam'a dönüştüğünü düşünüyorsunuz fakat okuma bittiğinde "yuh" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu hikayeden sonra öykülerde savaşların izlerini çok net bir şekilde görmeye başlıyoruz. Ve mevzu savaş olunca milliyetçilik sahneleriyle burun buruna geliyoruz, ilk alıntıda olduğu gibi.
"Anayurt dendi mi, nasıl da çoşkuyla çarpardı Rus yüreği! Nasıl da tatlıydı kavuşma anında akan gözyaşları! Ulusal övünç duygusunu ve çar sevgisini nasıl da kaynaştırmıştık elbirliğyle! Ve çar için ne göğüs kabartacak bir dönemdi bu!"
"Sır, hangi türden olursa olsun, kadın kalbine her zaman acı verir."
"Boş bulunup, kendimi tatlı bir alışkanlığa, sizi her gün görmek, sesinizi her gün işitmek alışkanlığına kaptırdım."

3.Tabutçu

Konu, bir tabutçunun ilginç rüyası. Eğlendirici bir masal misali şeklindedir.
"Eğer bir canlı kendine ayakkabı satın alamıyorsa, kızma ama yalınayak da dolaşabilir. Oysa ne kadar yoksul olursa olsun, bir ölü ne yapıp ne edip kendine bir tabut bulmak zorundadır."

4.Menzil Bekçisi

Konu, yaşlı menzil bekçisinin kızının bir askerle kaçışı ve adamın kızını arayışı. Hikayenin bitiminde, hazin bir son sizi beklemektedir.
"Küçük rütbeli bir memurdum o zamanlar. İki katlı bir posta arabasıyla seyahat ediyordum... Benim için hazırlanmış atları yüksek rütbeli bir memurun arabasına koşuverdiğinde bir menzil bekçisinin, bu küçük adamın alçaklığına fena halde içerlerdim. Yine bunun gibi, vali sofrasında uyanık bir uşağın beni atlayarak servise devam etmesine de alışamamıştım uzun süre. Şimdi her ikisi de çok olağan görünüyor bana. Düşünün bir, eğer herkesçe kabul edilen rütbe sırası kuralı değil de, söz gelişi akıl sırası gibi bir kural uygulanacak olsaydı ne yapardık? Kim bilir ne tartışmalar çıkar, uşaklar kim bilir kimden başlarlardı yemek dağıtmaya!"
"... tablosu yapılmaya değer bir tavırla, ceketinin eteğiyle sildiği gözyaşlarının sık sık kestiği hikayesi buydu işte."

5.Köylü Genç Bayan

Konu, zengin bir ailenin şımarık kızının komşunun yakışıklı oğluna kılık değiştirerek oynadığı oyun. Bu hikaye beni sarmamıştı. Bu öyküyü ben yazmış olsaydım, tek amacım kağıt israfı olurdu.
"Köyde yaşamamış okuyucularım, bu taşralı genç kızların ne tatlı yaratıklar olduklarını bilemezler! Açık havada, bahçelerindeki elma ağaçlarının gölgesinde yetişen bu kızlar, dünya ve hayat hakkındaki bilgilerini kitaplardan edinirler. Yalnızlık, özgürlük ve okuma, bizim kentli dilberlerimize yabancı olan duyguları ve tutkuları erkenden geliştirir onlarda. Taşralı bir genç kız için bir araba çıngırağının sesi, serüven demektir. Yakın bir kente yapılan gezi, hayatın bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bir konuğun ziyareti, çok uzun, kimi zaman bütün bir hayat boyunca silinmeyen anılar bırakır... Başkent kadınları onlardan çok daha iyi eğitim görmüş olabilirler. Fakat sosyete hayatı, kısa zamanda kişiliklerini törpüler ve ruhları, tıpkı başlarındaki serpuşlar gibi basmakalıplaşır."

Goryuhimo Köyü Tarihi

Konu, hikayede adı geçen köyün kısa bir tarih denemesi.
"Mantık yasalarını hiçe sayarak tutkularının peşi sıra sürüklenen adam, sık sık yanılgılara düşüyor ve iş işten geçince pişman oluyor."

Roslavlev

Konu, savaş zamanında bir askerin kardeşinin prenses yengesi üzerine gözlemleri. Hikayenin okumaya değer kısmı Prenses ile bir tutsak Fransız arasında geçen diyaloglar.
"Senikur'un selamını yanıtlamayarak, bana:
-Moskova düştü, dedi.
Yüreğim daraldı, gözlerimden sel gibi yaşlar boşandı. Senikur başını eğerek sustu.
Prenses, öfkeden tityeren bir sesle sürdürdü sözlerini:
-Soylu, aydın Fransızlar, zaferlerini kendilerine yaraşır biçimde kutladılar. Moskova'yı ateşe verdiler, Moskova iki gündür yanıyor.
Senikur:
-Ne diyorsunuz? diye bağırdı. Olamaz bu.
Polina soğuk bir tavırla:
-Geceyi bekleyin, herhalde kızıllığı görürsünüz, diye yanıtladı onu.
Senikur:
-Tanrım! dedi. Mahvoldu o. Nasıl? Moskova'nın yanmasının bütün Fransız ordusunun yıkımı olduğunu, Napolyon'un hiçbir yerde hiçbir biçimde tutunamayacağını, kısa bir süre sonra başıbozuk ve hoşnutsuz bir orduyla yakılıp yıkılmış, boşaltılmış topraklardan geçerek çekilmek zorunda kalacağını görmüyor musunuz yoksa? Fransızların, kendi cehennemlerini kendilerinin hazırladığını nasıl düşünebildiniz? Hayır, hayır, Moskova'yı Ruslar yaktı, Ruslar! Korkunç, barbarca bir cömertlik! Şimdi her şey çözümlendir artık. Anayurdunuz tehlikeyi atlattı. Fakat bizimkiler ne olacak, İmparatorumuza ne olacak...
Fransız yanımızdan ayrıldı. Polina ve ben, kendimize gelemiyorduk.
-Senikur haklı mı, Moskova'yı bizimkiler mi yaktı yoksa? dedi. Eğer öyleyse... Oh! Rus kadını olmakla övünebileceğim! Bütün dünya bu büyük özveriye şaşıp kalacak! Şimdi yenilgimiz de korkunç görünmüyor bana. Onurumuz kırıldı çünkü. Avrupa kendi kolunu kesen, kendi başkentini yakan bir halkla savaşmayı bundan böyle hiçbir zaman göze alamayacaktır.
Gözleri öyle parlıyor, sesi öyle çınlıyordu ki! Kucakladım onu. Soylu bir çoşkudan doğan gözyaşlarmız ve anayurdumuz adına ateşli yakarılarımız birbirine karıştı."

Dubrovski

Konu, bir gencin babasının intikamını almak istediği adamın kızına aşık oluşu. Okuduğum en özgün hikayelerden birisi.
"Aç bırakılmış bir ayı, duvara çakılan bir halkaya iple bağlanarak boş bir odaya kapatılırdı. İp bütün odayı dolaşacak kadar uzunlukta olur, sadece karşıdaki köşe korkunç canavarın saldırısından korunabilecek uzaklıkta kalırdı. Genellikle bir acemiyi bu odanın kapısına getirir, ansızın içeri iter ve kapıyı üstünden kilitleyerek zavallı kurbanı kıllı yaratıkla başbaşa bırakırlardı. Üstü başı yırtılan ve kan revan içinde kalan zavallı konuk, can havliyle bu tek korunaklı köşeyi arayıp bulur, fakat kimi zaman tam üç saat boyunca duvara yapışıp kalarak iki adım ötesindeki azgın canavarın kendisine doğru nasıl böğürüp sıçradığını, şaha kalktığını, ona ulaşmak için nasıl yırtınıp çabaladığını görmek zorunda bırakılırdı."

Maça Kızı

Konu, tutkulu bir gencin maça kızı ile imtihanı

Kırcali

Konu, Kırcali'nin yaşamı.

Mısır Geceleri

Konu, Rus bir şairin İtalyan bir şaire yardım edişi. Beni sarmayan kitaptaki birkaç öyküden birisidir. Fakat göze batan, İtalyan şairi İtalyan bir yazar anlatsa idi Puşkin gibi anlatırdı; Puşkin, bir Rus olarak İtalyan'ı Rus'a benzetme yanlışına düşmemiş.
"-Quel est cet homme?
+Ha c'est un bien grand talent, il fait de sa voix tout ce qu'il veut.
-Il devrait bien, madame, s'en faire une culotte
[-Bu adam da kim?
+O mu? O, büyük bir yetenektir. Sesiyle her şey yapabilir.
-Öyleyse kendisine bir pantolon yapsa ya madam.]"
"Şairlik ünvanı, beterin beteri bir şeydir. Bu damgayı bir kere yediniz mi, bir daha ömrünüz boyunca kurtulamazsınız. Halk, kendi malı sayar sizi. Onun yararına çalışmaktan, ona kıvanç vermekten başka bir düşünceniz olamaz. Diyelim tatilden döndünüz. Karşılaşacağınız ilk soru, 'Yeni bir şeyler getirdiniz mi bize?' olacaktır."
"Ben çarım, ben köleyim, ben solucanım, ben Tanrıyım. (Derjavin)"

Yüzbaşının Kızı

Konu, savaşın gölgesi altında bir askerin yüzbaşısının kızına aşkıdır. Yeşilçam gibi bir kaynağı olan bizim milletimize hiç de yabancı olmayan bir hikaye. Okurken sanki bir yerlerde izlemiş, dinlemiş veya başka bir yerde okumuş hissi verecek kadar bizden.
"Dünyanın en tatlı şeyiydi,
Güzelim, seninle buluşmak
Ah, meğer ne zormuş ayrılmak,
Canımdan ayrılıyorum sanki. (Heraskov)"

1829 Seferi Sırasında Erzurum'a Yolculuk

Erzurum'a kadar uzanan Puşkin'in kısa seyahatnamesi. Puşkin, elden gelebildiğince tarafsızca gördüğü her millete dair gözlemlerini ve duyduklarını aktarmaktadır. Normal bir seyahatname kadar akıcıdır. 19.yüzyılda Erzurum'u hem yazar hem Rus olan bir kalemden okumak ilgi çekici.
"Ertesi sabah yola koyulduk. Türk tutsaklar yol yapımında çalışıyorlardı. Yiyeceklerden yakındılar. Kara Rus ekmeğine alışamıyorlarmış. Bana, dostum Şeremetev'in Paris dönüşü söylediği sözü anımsattı bu: 'Paris yaşanılacak yer değil arkadaş. Yiyecek bir şey yok. Kara ekmek bulamıyorsun!'"
"İnsanlar ün karşısında eğilirler sadece. İçlerinde herhangi bir atış bölümüne kumanda etmemiş ikinci bir Napolyon ya da Moskova Telgraf'ta tek satırı yayımlanmamış ikinci bir Descartes bulunabileceğini kabul etmezler. Bizdeki bu ün tapıcılığının nedeni, bencilliğimizdir belki de. Ün karşısında eğilmekle, biz de ona bir katkıda bulunmuş oluruz çünkü."

Zoile: Yunan dilci ve eleştirmen. M.Ö. 4yy'da yaşamış, yaptığı çok sert Homeros eleştirileriyle ün kazanmıştır.
Lavater: İnsanların dış görünüşlerinden yararlanarak kişiliklerini açıklamak konusunda araştırmalarıyla tanınan Alman bilgini
Gezginci Yahudi: Rivayete göre, Hz. İsa'nın tekrar dünyaya gelmesi zamanına kadar serseri dolaşmaya mahkum Yahudi
Kimya taşı: Başka madenleri altına çevirdiği iddia edilen tılsımlı taş
Teosofi: İnsanın Tanrı ya da meleklerle görüşmesi olanağının bulunduğunu ileri süren felsefe
Girişka Otrepyev: Rus çarı Müthiş İvan'ın ölümünden sonra Boris Gudonov adında bir soylu, çarın biricik oğlunu da öldürtmüş, tahta geçmişti. Fakat Girişka Otrepyev adında bir genç papaz, Müthiş İvan'ın oğlu olduğunu ileri sürerek ordu topladı, tahtı ele geçirdi ve bir yıl (1605-1606) saltanat sürdü. Adı, Rus tarihinde Düzmece Dimitri diye geçmiştir.
George Clarence: İngiltere kralı IV. Edward'ın küçük kardeşi. Ağabeyi onu ölüme mahkum etmiş, fakat bunun biçimini seçmekte onu serbest bırakmıştı. Clarence, şarap fıçısında boğulmayı yeğledi.
Ararat: Ağrı dağı
Hermafroditos: Hermes'le Alfrodit'in oğlu. Nemfaların elinde büyümüş, bunlardan Salmakid ona aşık olmuştu. Aşkına karşılık bulamayan Salmakid, Tanrılara yakararak kendi bedeninin sevgilisinin bedeniyle sonsuzca birleştirilmesini diledi. Böylece yarısı erkek, yarısı kadın bir varlık ortaya çıktı.

Puşkin, Aleksandr, Bütün Öyküler, Bütün Romanlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012, Çev. Ataol Behramoğlu

24 Haziran 2013 Pazartesi

Dostoyevski -Suç ve Ceza /Part 2

Bu kitabın asıl can alıcı iki diyalogu olduğunu düşünüyorum: birincisinde Raskolnikov kendisinin geliştirdiği düşüncesini açıklar, ikincisinde ise çözümü bulur. Okunması gereken satırları aynen aktarıyorum:

#dialog_1

"[Porfiri:]
-Kısacası hatırlıyorsanız, yazınızda ima yollu, her tür suçu, her tür cinayeti işleyebilecek… İşleyebilecek değil de işlemeye hakları olan birtakım insanlardan ve bunlar için yasa ve benzeri engellerin bulunmadığından söz ediyorsunuz… Rodin Romanoviç’in yazısında insanlar olağanüstüler ve sıradan olanlar diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur, çünkü onlar, adları üstünde sıradan insanlardır…
[Raskolnikov:]
+… Ben yalnızca olağanüstü insanın, ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa (yalnızca bu koşulla: ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa... Kaldı ki, bunlar tüm insanlık için de kurtarıcı birtakım ülküler olabilir) bazı engelleri aşmaya kendinde bir hak bulabileceğini (resmi olmayan bir haktır bu) ima etmiştim…  Bu görüşümü şöyle geliştiriyorum: En eskilerden başlayıp, Likurg, Solon, Muhammed, Napolyon ve sonrakilerle sürüp giden insanlığın tüm kurucularının, yasa koyucularının, başka hiçbir nedenle değilse bile, yalnızca yeni yasalar koydukları, böylece de toplumun kutsal saydığı, babadan kalma eski yasaları çiğnedikleri için, ayrımsız hepsi birer suçluydular. Doğaldır ki, bunların hepsi amaçlarına yardımı olacağına inandıkları anda kan dökmede (hatta bazen eski yasalara bağlılık duymaktan başka hiçbir suçu olmayan, tümüyle suçsuz insanların kanını dökmede) duraksamamışlardır. Hatta çok ilginçtir: Bu iyiliksever, bu kurucu, yasa koyucu insanlardan çoğu büyük birer kan dökücüdür. Kısacası ben buradan şu sonuca varıyorum: Büyükler bir yana, toplum içinde birazcık sivrilen, yani topluma söyleyecek birazcık yeni bir şeyleri bulunanlar, doğaları gereği, tabi kimi az, kimi çok, birer suçlu olmak zorundadırlar. Tersi durumda zaten sivrilmelerine olanak yoktur; öte yandan sürünün içinde kalmayı da yine doğaları gereği kabul edemezler ki bence de kabul etmemek zorundadırlar… Bu ana düşüncenin özü şudur: İnsanlar doğa yasaları gereğince, genellikle iki bölüme ayrılırlar: Aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar. Doğaldır ki, bu arada sınırsız sayıda alt bölümleme yapılabilir. Ama bu iki ana bölümün ayırt edici çizgileri oldukça keskindir. Birinciler, yani kendileri gibi olanların çoğalmasına araç olanlar, doğaları gereği tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. Bence de bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar, çünkü bu onların görevleridir ve burada onlar için aşağılatıcı bir durum söz konusu değildir. İkinci bölümdekilerse sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar ya da yeteneklerine bağlı olarak, yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işledikleri suçlar, doğaldır ki, son derece çeşitli ve görecelidir; ama büyük çoğunluğu, birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek, daha iyi şeyler adına şimdiden yıkılmasını isterler. Bunların ülkülerini gerçekleştirmeleri içim, cesetlerin, kan göllerinin üzerinden atlamaları gerekse, bence kendilerine bu izni, vicdan rahatlığıyla verebilirler; tabi söz konusu ülkünün ne olduğuna, boyutlarının ne olduğuna bağlı olan şeydir, bu noktaya dikkatinizi çekerim. Yazımdaki suç işleme hakkını ben bu bağlamda ele aldım… İkinci bölümdekilerin kendilerine tanıdıkları hakkı, yığın hiçbir zaman onlara tanımamıştır. Onları en ağır biçimde cezalandırmış, boyunlarını vurdurmuştur (az ya da çok); bunu yaparken de tümüyle haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiştir. Bununla birlikte, sonraki kuşaklarda aynı yığın, başları vurulan bu insanların heykellerini dikmiş ve onlara tapınmıştır (az ya da çok). Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse hep yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca çoğaltırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler. Her iki bölümdekiler de tümüyle eşit yaşama hakkına sahiptirler. Tek kelimeyle her iki yanın da hakları birbirine eşittir… Ve… vive la guerre eternelle [yaşasın ezeli ve ebedi savaş!], tabi Yeni Kudüs’e kadar!


-...Her zaman da boyunları vurulmaz onların, hatta kimileri tam tersine...
+...yaşarken zafer tacını giyerler? Bu doğru, kimileri ölmeden amaçlarına kavuşur o zaman da...
-...onlar kelle kesmeye başlarlar?
+Eğer gerekiyorsa... Ve biliyor musunuz, çoğu kez de bu gerekmiştir. Aslında oldukça ince bir espriye dayanıyor düşünceniz.

...

+... Boyun eğmeye doğrudan yatkın olmalarına rağmen, doğanın, ineklerden bile esirgemediği bazı cilveleriyle, bunlardan birçoğu kendilerini öncü, “yıkıcı” gibi görmeyi severler ve “yeni söz” söyleme hevesine kapılırlar. Üstelik bunu da büyük bir içtenlikle yaparlar. Gerçek yenileri çoğu kez fark edemezler bile, hatta onları geri ve aşağılık şeyler düşünen insanlar olarak küçümserler. Ama burada bence ciddi bir tehlike söz konusu değildir. Sizin de doğrusu telaşlanmanızı gerektirecek bir neden yok. Çünkü bunlar hiçbir zaman ileri gidemezler. Kapıldıkları hevesten dolayı ve kendilerine kim olduklarını hatırlatmak için, kuşkusuz bunları kırbaçlamak da mümkündür, ama daha ileri gitmemek gerekir. Hatta kırbaçlama için özel birine de gerek yok burada, onlar kendi kendilerine yaparlar bu işi, çünkü son derece dürüsttürler; hatta bu hizmeti birbirlerinden esirgemeyenler de vardır aralarında; kimileri ise kendisine verilecek cezayı başkasına bırakmaz, bu işi kendi elceğizi ile yapar... Genel olarak yeni düşünceleri olan, hatta yeni denilebilecek bir şeyler söyleme yeteneğinde olan insanlar pek seyrek doğarlar, hatta şaşılacak kadar seyrek doğarlar. Bilinen bir şey varsa, o da bütün bu farklı bölümlerdeki insanların doğum düzenlerinin, bir doğa yasasıyla hiç yanlışsız ve kesin olarak belirlenmiş olmasıdır. Kuşkusuz, sözünü ettiğim bu doğa yasasının nasıl bir yasa olduğunu biz şimdilik bilmiyoruz; ama ben bunun varlığına ve sonraları nasıl bir şey olduğunun anlaşılıp herkes tarafından kabul edileceğine inanıyorum. Yeryüzünde milyonlarca insan, bizim için hala bir giz olan bir takım süreçlerle ve bir takım çabalarla, cins ve türlerin birbirleriyle çaprazlanmasını sağlayarak, binde bir olsun özgün ve yaratıcı bir insan dünyaya getirebilmek amacıyla, yalnızca böyle bir amacın aracı olarak yaşıyorlar. Daha yüksek nitelikleri taşıyan bir insan için bu oran on binde birdir. Daha da yükseği ise ancak yüz binde bir gerçekleşebilir. Dâhiler milyonda bir yetişir; insanlığın olgunlaşmasını sağlayan büyük dehalar için ise yeryüzünden belki de yüzlerce milyon insanın gelip geçmesi gerekmektedir. Kısacası ben bütün bir sürecin geçtiği imbiğe bakmadım. Ama bu işlerin belli bir yasayla olması gerektiği hiç kuşkusuzdur. Burada rastlantı söz konusu olamaz!...


+... Arkadaş, az önce benim kan dökülmesine izin verdiğimi söylüyordu. Veriyorsam ne olmuş? Toplum sürgünlerle, hapishanelerle, sorgu yargıçlarıyla, kürek cezalarıyla esaslı bir şekilde güven altına alınmış değil midir? Ne diye kaygılanıyorsunuz? Arayın hırsızı!..
-Ya bulursak?
+Pahalıya ödetin.
-Akla uygun. Ya vicdan?
+Size ne vicdandan?
-Öylesine, insanca bir duyguyla sordum.
+Vicdanı olan, hatasının da bilincinde ise, varsın acı çeksin. Bu kürek cezasına ek olarak ona ikinci bir cezadır.

...

+...Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.-Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi.- Bence, gerçekten büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar."

#dialog_2

"[Raskolnikov:]
+Dinle… -dedi.- Az önce beni aşağılayan adamın birine, senin serçeparmağın bile olamayacağını, bugün senin yanına oturtmakla kız kardeşimi onurlandırdığımı… söyledim.
Sonya korku içinde:
-Ah, bunu nasıl söyleyebildiniz! –diye bağırdı.- Hem de onun, kız kardeşinizin yanında? Benim yanımda oturmak mı onur! Oysa … ben… onursuz bir kızım. Büyük, çok büyük bir günahkarım ben! Ah, böyle bir şeyi nasıl söyleyebildiniz!
+Senin onursuzluğunu ve günahlarını düşünmüyordum bunu söylerken. Çektiğin büyük acılar söyletti bunu bana. Büyük bir günahkar olman konusuna gelince, evet, büyük bir günahkarsın. –Çoşkuyla sürdürdü sözlerini.- Senin en büyük günahın kendini boş yere öldürmen, kendini harcamandır. Böyle korkunç bir şey olamaz! Hem nefret ettiğin böyle bir çirkefin içinde yaşıyorsun, hem de bu davranışınla hiç kimseye en ufak bir yardımının dokunmadığını, hiç kimseyi hiçbir şeyden kurtarmadığını biliyorsun. Bundan korkunç bir şey olabilir mi? –İyice coşmuştu, kendinden geçmiş gibi konuşuyordu.-Hem söylesene sen, nasıl oluyor da böyle bir yüzkarası, böyle bir bayağılık, bunların tam tersi kutsal duygular bir arada bulunabiliyor sende? Kendini kanala atıp bir çırpıda işini bitirmen bin kez daha doğru ve akıllıca bir davranış olurdu.
Sonya acıyla baktı ona. Ama kendini suya atma önerisine pek şaşmamış gibiydi. Duyulur duyulmaz bir sesle:
-Ya onlar ne olacak? –diye sordu.


Ama yine de Raskolnikov’un apaçık gördüğü bir şey vardı: Sonya bu karakteriyle, bu eğitim ve kültür düzeyiyle sonuna kadar bu durumda kalamazdı. Her şeye karşın, onun bir türlü çözemediği bir sorun çıkıyordu ortaya. Sonya kendini suya atmak cesaretini gösteremediğine göre, bunca uzun bir süre çıldırmadan nasıl kalabilmişti?


+Tanrı’ya çok mu dua edersin Sonya? –dedi. Sonya karşılık vermedi. Raskolnikov onun cevabını bekleyerek yanı başında duruyordu.
-Tanrı olmasaydı ben ne yapardım? –diye fısıldadı Sonya. Sesi canlıydı. Sonra birden kıvılcımlanan gözlerini kaldırıp ona baktı ve elini tutup sıktı.
“Tam tahmin ettiğim gibi!” diye düşündü Raskolnikov. Bu konuda kızın düşüncelerini daha çok öğrenmek isteğiyle:
+Peki; ne yapıyor Tanrı senin için? –diye sordu.
Sonya verecek karşılık bulamıyormuş gibi bir süre sustu. Zayıf göğsü heyecanla inip kalkıyordu. Birden:
-Susun! –diye bağırdı.- Böyle şeyler söylemeyin! Buna değmezsiniz!
Raskolnikov içinden “Tam tahmin ettiğim gibi! Tam tahmin ettiğim gibi!” diye tekrarladı.
-Her şeyi yapıyor! –diye fısıldadı Sonya birden, gözlerini yeniden yere indirmişti.
“İşte çıkış yolu. İşte çıkış yolunun açıklaması!” diye düşündü Raskolnikov."

Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç, Suç ve Ceza, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012, Çev. Mazlum Beyhan

Dostoyevski -Suç ve Ceza /Part 1

Birden fazla kez okuduğum ve hayatımın kitabı olan bu büyük eseri son okumamdan sonraki hedefim uzun uzun olaylarını irdelemek, satır satır diyalogları incelemekti. Fakat bir türlü bunu yapabileceğim bol zamanı bulamadım. İş yılan hikayesine dönünce aldığım notları daha fazla tutmayarak paylaşayayım istedim:
"Suç ve Ceza'nın odak noktasını tüm XIX.yüzyıl gerçekçi edebiyatı için geçerli olan sorun oluşturur. Bu XIII.yüzyıl Fransız burjuva devriminden sonra, Batı Avrupa'da ve 1861 toprak reformundan sonra Rusya'da oluşan yeni koşullar içinde, insan kişiliğinin olası gelişme yolları sorunudur. Yeni toplumsal yapının çelişkilerini henüz göremeyen aydınlanmacı - romancılar mutlakıyetin yok oluşunun, insanın çok yönlü gelişimini olanaklı kılacağına inanıyorlardı. Ama burjuvazinin zaferinden sonra, "herkesin herkese karşı" bireyci savaşına dayanan toplum koşullarında, kişiliğin özgür ve uyumlu gelişiminin hayalden başka bir şey olmadığı çabucak anlaşıldı." (Önsöz'den, Mazlum Beyhan)
Falanster: Fransız ütopyacı sosyalist Fourier’in düşlediği topluluk ve b topluluk üyelerinin üzerinde yaşadığı dört yüz hektarlık toprak parçası
Lazar: Tevrat’ta en yoksul insan olarak nitelenen kişi

"‘Ne denli zorlu bir işe girmek istiyorum, ama aynı zamanda da ne denli boş şeylerden korkuyorum’ diye düşündü tuhaf bir gülümsemeyle. ‘Hmmm… Evet… Hem her şey insanın kendi elinde, hem de insan yalnızca korkaklığı yüzünden ne fırsatlar kaçırıyor… Bu artık yadsınamaz bir gerçek, bir belit. İlginç bir şey, acaba insanlar en çok neden korkarlar? Atacakları yeni bir adımdan, kendi söyleyecekleri yeni bir sözden herhalde…’"

"[Marmelado:] Yoksulluk ayıp değil, bir gerçek. Sarhoşluğun erdem olmadığı ise daha büyük bir gerçek. Ama sefillik, sayın bayım, sefillik yüz karasıdır. Yoksullukta yaradılıştan gelen soylu duygularınızı koruyabilirsiniz, sefillikte ise asla! Sefil bir kimseyi insanlar aralarından uzaklaştırmak için sopa kullanmazlar, süpürgeyle süpürürler; onu daha çok aşağılama içindir bu ve hakları yok değildir böyle davranmakta, çünkü sefilliğe düştüğünde kişioğlunun ilk kendisi hazır olmalıdır kendini aşağılamaya."

"[Marmeladov:]
-…Sormama izin verin delikanlı; acaba hiç başınıza… Yani… Alabileceğiniz umudu olmadan borç para istemek gibi bir şey geldi mi hiç başınıza?
+Gelmiştir… Yalnız, “umudum olmadan”ı anlayamadım?
-Umudunuz olmadan, yani istediğiniz borç parayı size vermeyeceklerini önceden bilerek...
Raskolnikov:
-+Madem öyle, niçin istiyorsunuz? –diye sordu.

-Ya gideceğiniz başka bir yer, çalacağınız başka hiçbir kapı yoksa? Her insanın çalabileceği hiç değilse bir kapı olmalıdır. İnsanın ne yapıp edip başvuracak bir yerinin bulunması gereken zamanlar oluyor."

"[Marmeladov:] Ben onun acılarını çok iyi hissediyorum: hissetmiyor muyum sanıyorsunuz yoksa? Hem de ne kadar çok içersem, o kadar iyi duyuyorum. İçmemin nedeni de bu zaten: içkide acıma ve duygu arıyorum ben... İçiyorum, çünkü çok acı çekmek istiyorum!"

"[Marmeladov:] İnsanları aşağılamak, küçük görmek bu dünyaya özgü; öbür dünyada tıpkı Soneçka’nın yaptığı gibi üzülür, ağlarlar…"

"[Marmeladov:] Acımak!.. Bize ancak, herkese acıyan acıyabilir, herkesi ve her şeyi anlayan. O tektir ve en büyük yargıçtır. O büyük gün geldiğinde soracaktır: “Veremli ve kötü yürekli analığına yardım eden, bir başkasının çocuklarını bağrına basıp özünden bilen o kız nerede? Canavarlıklarından korkmadan o iğrenç sarhoşa, babasına acıyan o kız nerede?” Ve diyecektir: “Gel! Seni zaten bağışlamıştım… Daha önce... Şimdi de çok sevdiğin için, günahların bir kez daha bağışlanıyor…” Ve Sonya’mı bağışlayacak. Bağışlayacak, biliyorum. Geçenlerde ona gittiğimde hissettim bunu."

"[Marmeladov:] Korktuğum Katerina İvanovna değil, -diyordu heyecan içinde- Saçlarımı yolmaya başlayacağından da korkmuyorum. Saç nedir ki! Tükür gitsin içine! Hatta keşke saçlarımı yolsa, şükrederim buna! Benim asıl korktuğum… Gözleri… Gözlerinden korkuyorum…"

"[Raskolnikov:] İnsanoğlu denen aşağılık yaratığın alışamayacağı hiçbir şey yok galiba!.. -dalıp gitmişti- İyi ama, ya ben yanılıyorsam?: -diye haykırdı birden.- Ya insanoğlu aşağılık bir yaratık değilse? Yani genel olarak tüm insanlık, tüm insan soyu… O zaman geri kalan her şey boş bir inançtan, kuruntuya dayanan bir korkudan başka bir şey değil… O zaman…  Hiçbir engel yok... zaten olmaması da gerekir!.."

"Son derece doğal görülebilecek bu davranışında Raskolnikov, büyük bir tedirginlikle, kendisi için uğursuz bir takım anlamlar bulmaya çalışıyordu."

"Tanrım! Yapamıyorum diyorum, ama neden hala kararsızım?"

"Raskolnikov köprü korkuluğunun orada sırtını ovuşturup arabanın ardından öfkeyle bakarken, birden birinin avucuna para sıkıştırdığını hissetti… “İsa aşkına kabul et!” diyordu kadın. Raskolnikov parayı aldı; kadınla kızı yürüyüp gittiler. Verdikleri para yirmi kopekti. Giyim kuşamına ve haline bakıp onu bir yoksula, hatta sokaklarda para dilenen profesyonel bir dilenciye benzetmişlerdi; kazandığı yirmi kopeği ise kadınların yüreğini sızlatan kamçı vuruşuna borçluydu."

"[Razumihin:] Burada insanın en ağrına giden ne biliyor musun? Onların yalan söylemesi değil; yalan her zaman bağışlanabilir; tatlı bir şeydir çünkü yalan, insanı önünde sonunda gerçeğe götürür. Burada insanın ağrına giden şey, onların yalan söylemeleri değil, söyledikleri yalana kendilerinin de inanmaları…"

"Saat sekiz sularıydı, güneş ha battı ha batacaktı. Ortalık eskisi gibi boğucu sıcaktı; o, şehre yapışmış bu tozlu, pis kokulu havayı derin derin içine çekti."

"Raskolnikov yeniden yürümeye başladı. “Acaba nerede okumuştum.” diye düşünüyordu bir yandan da, “İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iyi ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!” Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra “Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!” diye ekledi."

"“Gideyim mi, gitmeyeyim mi?” diye düşünüyordu Raskolnikov: Bir dört yolağzında, kaldırımın tam ortasında durmuş, birinin sorusuna karşılık verip son sözü söylemesini bekliyormuş gibi çevresine bakınıyordu. Ama hiçbir yerden hiçbir karşılık gelmedi; her şey, şu basmakta olduğu taşlar gibi dilsiz ve ölüydü; ama onun için, bir tek onun için ölüydü…"

"[Raskolnikov:] Sanrılar, anlamsız korkular, saçma hayaller… hepiniz geri!  Yaşam var ve ben şimdi yaşıyorum!"

"[Raskolnikov:] Evet, belki namuslu bir insansın, ama namuslu bir insanım diye övünülür mü? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan."

"[Razumihin:] Ben Rodya’yı bir buçuk yıldır tanıyorum. Tanıdığım kadarıyla, somurtkan, kederli, başı havada, gururlu biri. Son zamanlarda ise (belki daha uzun bir süreden beri) kuruntulu. Gönlü yücedir, iyi yüreklidir. Düşüncelerini dile getirmeyi sevmez, yüreğindekileri açığa vurmaktansa, şiddete başvurmayı yeğler. Ama bazen hiç de kuruntulu değildir, sadece soğuk ve acımasız denebilecek derecede duygusuzdur. Doğrusunu isterseniz, birbirine ters iki ayrı karakter sanki nöbetleşe yer değiştirir gibidir onda. Bazen ağzını bıçak açmaz! Hiç zamanı yoktur, herkes kendisine engel olmaktadır, oysa hiçbir şey yapmamakta, sırtüstü yatmış uzanmaktadır. Alaycı değildir, ama bu zekâsının yetmezliğinden değil, böyle saçmalıklara ayıracak zamanının olmayışındandır. Anlatılanları sonuna kadar dinlemez. Herkesin ilgisini ayakta tutan bir konu onu hiç ilgilendirmeyebilir. Kendisine müthiş değer verir ve sanırım bu konuda pek de haksız değildir."

"[Raskolnikov:] Ne de kibirli! Bu işi bize iyilik etmek için yaptığını itiraf etmiyor! Ah sizi aşağılık insanlar! Nefret eder gibi seviyorlar… Ah, hepsinden nasıl da tiksiniyorum!"

"Akıllı bir adam, ama akıllıca davranmak için yalnızca akıl yetmiyor."

"Razumihin en son çıktı; onların ardı sıra merdivenlerden inerken:
-Kapıyı kilitlemiyor musun? –diye sordu.
+Hiçbir zaman kilitlemedim ki! Sözde iki yıldır kilit alacağım… -Gülümseyerek Sonya’ya baktı.- Kilitleyecek hiçbir şeyi olmayan insanlar mutludurlar herhalde, öyle değil mi?"

"Kocakarı yalnızca bir hastalıktı… Ben onu bir an önce aşıp gelmek istedim. Ben bir insan öldürmedim, bir ilkeyi öldürdüm! Evet, bir ilkeyi öldürdüm, ama üstünden aşıp ötesine geçemedim, bu yanda kaldım... Yalnızca adam öldürmeyi becerebildim. Hatta, anlaşılan bunu bile beceremedim… Estetik bir bitim ben, başka bir şey değil."

"Hayır, insanın memleketi daha iyi: Burada hiç değilse, başkalarını suçlar, kendini haklı görürsün."

"[Svidrigaylov:] Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama bu, hayaletlerin başkalarına değil de yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil."

"[Svidrigaylov:] Biz sonsuzluğu anlaşılması olanaksız bir düşünce olarak, şöyle kocaman, çok büyük bir şey olarak düşünürüz hep. İyi ama, neden ille de kocaman, çok büyük bir şey? Oysa bir de bakmışsınız, küçücük köy hamamı gibi bir yerdir. İs içinde, köşeleri örümceklerle dolu? Düşünebiliyor musunuz? İşte size sonsuzluk! Sonsuzluk benim gözüme bazen böyle görünüyor."

"Gitmem gerek, -dedi Raskolnikov; ne söyleyeceği konusunda kararsız gibiydi, ama sararmış yüzünde kesin bir kararlılık vardı.- Size söylemek istiyordum… buraya gelirken… size, anneciğim… ve sana dünya… bir süre için ayrılmamızın daha iyi olacağını söylemek istiyordum… Kendimi iyi hissetmiyorum, hiç sakin değilim… Sonra yine gelirim ben… kendim gelirim… Gelmem olanaklı olduğu zaman. Sizi hiç unutmayacağım, sizi seviyorum… ama bırakın beni! Beni kendi halime bırakın! Ta ne zaman karar vermiştim ben buna… Kesin kara vermiştim… Başıma ne gelirse gelsin, ölsem bile hatta, yalnız olmak istiyorum. Daha iyisi, siz beni tümden unutun! Kimseye sormayın, aramayın beni. Gerektiği zaman ben kendim gelirim… Sizi çağırtırım. Belki de her şey düzelir!.. Ama şu anda, eğer beni seviyorsanız, bırakın yakamı… Yoksa sizden nefret ederim, bunu hissediyorum… Elveda!"

"Belki de onun bu davranışında en büyük etken, günlük yaşayışımızda her birimiz için zorunlu sayılabilecek birtakım toplumsal törenlerde, pek çok yoksulu ellerindeki son meteliğe varıncaya kadar bütün biriktirdiklerini sırf “başkalarından daha kötü durumda olmadıklarını” kanıtlamak; “başkalarınca ayıplanmamak” için harcamaya zorlayan yoksulluk gururuydu… Böylesi gurur ve şöhret düşkünlüğü nöbetleri bazen yoksul ve ezilmiş insanlara da bulaşmakta ve bu durum onlarda zaman zaman sinirli, önüne geçilemez bir gereksinim halini almaktadır."

"Sonya’nın elleri yanına düştü.
-Bütün bunlar gerçek olabilir mi? Tanrım; bu nasıl gerçek böyle! Böyle gerçeğe kim inanır?"

"[Raskolnikov:] Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur. Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koruyucu olurlar. Herkesten daha gözü pek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş, bu bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırt edemeyenler kördür!"

"[Raskolnikov:] Eğer ben, “Napolyon olsam gider miydim, gitmez miydim?” diye kendi kendimi yiyip bitirmişsem; bir Napolyon olmadığımı açıkça hissetmiş olmalıyım…"

"[Raskolnikov:] Anla beni; bütün o yollardan yeniden geçecek olsam, sanırım bu cinayeti tekrarlamazdım. O sıralar öğrenmek istediğim şey bambaşkaydı, bambaşka bir şey yön verdi ellerime; bir an önce öğrenmek istediğim bir şey vardı: Ben de herkes gibi bir bit miydim, yoksa bir insan mı? Önüme çıkan engeli aşabilir miydim, aşamaz mıydım? Eğilip iktidarı yerden almaya cesaret edebilecek miydim, edemeyecek miydim? Titreyen bir yaratık mıydım, yoksa hakları olan biri mi?.."

"Şu son sıralar hemen hep yalnız olmasına rağmen, kendini bir türlü yalnız hissedememişti."

"[Svidrigaylov:] Ne tuhaf şu insanlar! Kimse, içinden mucize olduğuna inansa bile itirafa yanaşmaz! Siz bile, “Belki de yalnızca bir rastlantıdır,” diyorsunuz: Kendi düşüncelerine karşı öyle büyük korkuları oluyor ki insanların Rodion Romanoviç, tahmin edemezsiniz! Sizden söz etmiyorum. Sizin kendinize özgü düşünceleriniz var ve böylesi düşünceleriniz olduğu için de hiç korkmadınız."

"[Svidrigaylov:] Herkes kendisi hakkında kendisi karar verir ve kendini en iyi aldatabilen, herkesten daha neşeli yaşar."

"[Svidrigaylov:] Ou va-t-elle la vertu se nicher? [Şu erdem de nerelere yuvalanmıyor?]"

"Sekiz yıl sonra ancak otuz iki yaşında olacağı, demek ki önünde koskoca bir hayat bulunduğu önemli miydi? Hem ne diye yaşayacaktı? Erişmek istediği şey ne olacak, neye doğru koşacaktı? Yalnızca var olmuş olmak için yaşamak! Ama o eskiden de bir düşünce, bir umut, hatta bir hayal uğruna bütün varlığını binlerce kez feda etmeye hazır bir insan değil miydi? Yalnızca var olmak ona her zaman az gelmiş, o hep daha fazlasını istemişti. Kendisini başkaları için söz konusu olmayacak birtakım haklara sahip bir insan görmesinin nedeni de, belki de yalnızca isteklerindeki bu güçlülüktü."

"Konuşmak istediler ama, konuşmadılar. Gözlerinde yaşlar birikmişti. İkisi de solgun, ikisi de zayıftı; ama bu solgun, bu süzülmüş yüzler yepyeni bir geleceğin, yepyeni bir hayata dirilişin şafak ışıklarıyla tutuşuyordu: Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği, ötekinin yüreği için sonsuz bir hayat kaynağı olmuştu."

Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç, Suç ve Ceza, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012, Çev. Mazlum Beyhan