21 Aralık 2014 Pazar

Sam Berns - My philosophy for a happy life

Bizden çok daha fazla hayatın zorluklarıyla karşılaşan birinden hayatta mutlu olmanın reçetesi. Fazlasıyla dinlenilmesi gerek. Sam, bu konuşmasından üç ay sonra vefat etmiş..
Burada ingilizce altyazılı versiyonu var fakat ekleyemediğimden bu satırı yazdım.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Dan Gilbert - The surprising science of happiness

Özet geçeyim: insan yaşamının core amacı,  mutlu olmaktır arkadaş.
"The great source of both the misery and disorders of human life seems to arise from overrating the difference between one permanent situation and another ... Some of these situations may, no doubt, deserve to be preferred to others, but none of them can deserve to be pursued with that passionate ardor which drives us to violate the rules either of prudence or of justice, or to corrupt the future tranquility of our minds, either by shame from the remembrance of our own folly, or by remorse for the horror of our own injustice."
Adam Smith
"We should have preferences that lead us into one future over another. But when those preferences drive us too hard and too fast because we have overrated the difference between these futures, we are at risk. When our ambition is bounded, it leads us to work joyfully. When our ambition is unbounded, it leads us to lie, to cheat, to steal, to hurt others, to sacrifice things of real value. When our fears are bounded, we're prudent; we're cautious; we're thoughtful. When our fears are unbounded and overblown, we're reckless, and we're cowardly."
Dan Gilbert

9 Aralık 2014 Salı

Yılmaz Erdoğan - Neden Yazıyorsun

sevmek bir sey degil de 
sevinmek kotu be, 
kumrularin 
kumsallarin 
bulutlarin askina 
mecburduk da yazdik 
kirli sakalli sabahlarin namina 
oylesine degil 
savrulsun diye degil 
yalandan degil 
yazmak lazimdi 
yazmasak olmazdi cunku 

hani bazi 
icinde bir dal burkulur 
yesil icin 
sari icin 
her morun tonunda buyuyen 
sagrilar icin 
belki kuslardan habersiz 
kanatlar icin 
yol yokus 
son ilk bahar 
uzun eskilerden gelme 
bir icim nefes icin 
yazmak lazimdi 
yazmasak olmazdi cunki 

erguvan goruldu bir zaman 
sonra cikmaz oldu sokaklarin alayi 
mavi cakmak 
fitil falan 
kalabalik oldu yokuslar 
o yokuslarin baladi oldu 
dugun oldu hatta 
serim dugun ve cozum icin 
bosanmalar oldu 
her sevdanin final tezi adliyeye verildi 
gerisi ilam oldu 
kiyilar kumrular 
gocler oldu... 

buhurdanlar semaverler 
ve nargile geyikleri 
yavas 
yavas 
cok yavas 
hiz'da yitirilenlerin askina 
yavas'in icindeki olu sovalyeler icin 
her isin bir raconu vardi 
yasamin ortacaginda 
atilan adimlar vardi yavas ve eski 
bir duellodan alinmis 
iste bu yuzden yazmak lazimdi 
yazmasak olmazdi cunku... 

sonra unutmak vardi 
hatirlamak icindi butun muallak resimler 
hic olmamis gibi yapmak 
okuz olduren bir hasrete 
can dayanmiyordu ya 
zaten butun bunlar 
yeni ve dayanikli canlar icindi 
dursun koyuyordular en son cocuklarinin adini 
ustu kalsin ikizler mesela 
birisinin icinde civciv havalansa 
digeri kanat cirpiyordu istemsiz 
oluyordu bunlar 
ve yazmak lazimdi 
yazmasak olmazdi cunku... 

eski harfleri dagitiyorduk komsularimiza 
yepisyeniydiler 
hepi topu bir kere kullanilmislardi 
sapa bir cumlenin icinde 
hat sanatiydi gomdugumuz uykuya 
edebiyat avuntusuydu isimiz 
uzak suretlerinden biriyle yapilan nef'inin 
yazmak lazimdi 
yazmasak olmazdi, 
aslinda olurdu tabii 
bir suru yazmadigimiz 
bir sure yazmadigimiz 
ama o zamanda 
bakkalda hesapustu kalmislik oldu 
siparisi unutmusluk bakkal ciraginda 
hem de ekmegin en yumurtaya banilacagi sirada 
ve kapatiyoruz manasinda sondurulen isiklar oldu 
hadi gidin artik makamindan 
kirklik bir ampul kaldi geriye... 
baktik olmuyor yazmadan 
baktik mesele oluyor 
dimagi eseleyen cumleler 
olmuslar 
olacaklar 

yani bir fikrin hizasina konulacak ne varsa iste, 
yazdik 
ki yazmasak olmazdi 
butun bunlar 
butun bunlar icindi 
gizli huzun artiklari 
kalmisti ayrilik salonundaki 
guvercinlerde manasiz bir tango ciddiyeti 
dans mi ediyorlar firca mi yiyorlar 
belli degil 
oyle suclu bir isti tango 
arjantinde solcu gencler iskencedeyken 
maradonaydi 82'de 
kibrit kutusunun kapagi 
vasati kirk coptu ve 
kirkinin da tek tek 
kendine gore sorunlari vardi... 

cozum bekleyen agir meseleleri de vardi 
yapraklarin 
kuruyorlardi saatlerini kasim patlarina 
hemen ve simdi 
mudahale gerekiyordu 
akarsulara 

ve ivedi 
bir gulumser kelimeydi 
yadirgayan 
turkcedeki yerini 
ama yinede yazmak lazimdi 
yazmasak olmazdi... 

sonra hic aklina gelirmiydi 
orumceklerin sinirli bir iklime 
ag'yacaklari kendilerini 
ya da kusak catismasi baliklarin 
pul pul gerinir diye dusunurken biz 
meger esnemeye bile takati kalmamis 
yorgun bir akdeniz... 
ucundan ceksen 
new york'a kadar goturebilirsin 
elektrikli vakumlu hali bile yikayan somurgeni 
iste boyle bir durumdu 
ve tedirginligimiz 
siren miren istemiyordu 
telasimizin gurultusu yerindeydi 
ve kut diye aksam oluyordu 

biz ki ogle vaktiyiz daha 
rakidan filan habersiz 
ve soylemeye gerek yok 
uzun 
cok uzun icmeler oldu 
murakabe susamis pecetelere notlar dustuk 
kalktik 
zeytinyagi lekesinden arta kalan 
siircik kusunu besledik 
gel gor ki uc gun yasayabildi us pas icinde 
ama olsun yine de yazdik 
yazmasak olmazdi... 

nehirde (hic tanimadigimiz) 
bir tekne icin (hic binmedigimiz) 
bir sarki (hic duyulmamis) 
bestelemeyi istersin de 
hani nefesin yetmez nefsini guftelemeye 
iste bu yuzden yazdik 
yoksa hosumuza mi gidiyor zannediyorsun 
smokin bulutlu bir gokyuzunden soz etmek 
bir kelebegin kararsizligini anlatmak 
tirtil kiliginda... 
ya da bir ates boceginin direnisini 
yalanci aydinliklara... 
baska turlu olmuyor, 
baska turlerde nasil oluyor bilmem 
ama yazmak lazimdi iste 
yazmasak olmazdi cunki!
resim: http://www.toplumsalhafiza.com/resimler/video/324.jpg

7 Aralık 2014 Pazar

Yılmaz Erdoğan - Kayıp Kentin Yakışıklısı/Anladım/Sahiler Düş Düşler Sahi

YAŞAYABİLME İHTİMALİ
"saçımızı ıslatmayı fiyaka biliriz.
limonla!
tespih yaparız,
düş kırıklarından.."
"aşk şakasını kaldırır mı insan,
çocuk olmasa..."
"böyle zamansız güneşli,
umulmadık mavi günlerde 
bir bekleme salonu yalnızlığına 
bürünüyorum..."
"GÜLÜŞÜN
gülüşünde bir mana var 
saklayamazsın 
sarılışında ne düşler 
ne düşükler 
sakınamazsın

aynı yolları, 
kimsesiz mekanları 
birlikte özleme hasreti.. 
yalnızlığımın dert ortağı gastrit..

gülüşünde bir mana var 
saklayamazsın

bütün iç savaşlarda 
rehin alındı bu yürek 
kandıramazsın

hangi çekilişin 
büyük ikramiyesi bu, 
en uzak sevişmelerin 
yeni yetme utancı 
lakin aşk 
biraz da utanmaktır yaşamaktan.... 
sakınamazsın... 
yeni yetmelik işine gelince 
o zaten hepimizin gizli öznesi 
Türkçe'de var 
bazı dillerde yok

gülüşünde bir mana var 
saklayamazsın 
kime niyet kime felaket bu aşk 
anlayamazsın

ödümüz patlıyor acı çekmekten 
oysa 
biraz da acıdır 
aşkın mayası.... 
kaçınamazsın..

gülüşündeki manayı saklayamazsın 
tutunacak verimiz yok 
resmi tutanaklarda

gülüşünde bin yıllık hasret var 
saklayamazsın 
.........................................

bu yazık karşılaşmanın 
alnımıza çakılıyor anafikri:

aşka cesaretimiz yoksa 
başka zaman görüşürüz! "

HEPSİ BU

"bu çölde ben
'şair burada yaşadığı kenti çöle benziyor'da
bahsedilen şair olurum!"
"gülüşüm sivas yangını
ağlarsam kızma...
ölmek bile
yakışıyor bazı adama..."
"KARDİYOLOJİ
kalbim bir etten organ sadece 
kalbim yüreğim olur, 
sen gelince....
bizi bilirsin"
"her tanışmada
bir 'memnun oldum' öldüren
devrik katillerdik hepimiz"
"Şimdi sana söylenecek tek cümle:
Bende sana yetecek kadar ben kalmadı..."

Erdoğan, Yılmaz, "Kayıp Kentin Yakışıklısı", Sel Yayıncılık, Mart 2009, İstanbul

SON DURAK
"anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar
...
anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor"
"şiir bir sezdirmedir diyor
lamsız an'lar için
...
adını soruyorlar
adını söylemiyor
birazda susmaktır diyor
şiirimi okumak"
"çünkü benim sessizliğimde
senin de susuşun var."
"sen güzel olmadan önce
bu kadar güzel değildi güzel"
"DEPO ÇAVUŞU KONYALI MUSTAFA'NIN ŞİİRİ
ağbi, dedi
bir söz var,
dilimle yüreğim arasına sıkışmış
belki on yıl belki on beş
gider gelir
usumun uslanmyan yerlerine,
bir şiirinde, dedi
yazarsan, dedi
çok makbule geçer
belki makbul saymayacağın bu isteğim,
yazarsan eğer, dedi
şöyle kocaman harflerle:
İSYANLARDAYIM diye
kepime yazdiğim gibi şöyle,
o kepi hep çıkarırız
ne zaman ismin anılsa hanemizde...
olur dedim be çavuşum,
yazarız...
şiir dediğin kimin içindir mustafa?"

YAĞMUR YAĞDIKÇA
"sen sen olalı
güzel güzler yaşamadın
bensiz kasımlar geçti üstünden"

"dünyanın en kalabalık yalnızıyım"

"içtikçe

cam kırıklarına basıyorum hayatımın
yeniliyorum
galip gelen yerlerimi seninle"
"UYURUYANIK
sana uykular taşıyacağım deliksiz
süslü kahvaltılar gibi
kahvaltısız sabahlar
seni uyandırmanın en güzel yolunu bulup
kıyamayacağım uyandırmaya
kimse görmüş değil henüz
bir meleğin nasıl uyuduğunu ama
hâlâ benzetiriz
bir meleği
bir güzelin uykusuna
ama sen melekler gibi uyuma
melekler gibi uyan
tam da çağla zamanında baharın
gözünün sürmesini yüreğime akıtman
bir uykunun en güzel yanı
seninle uyanmaktır
senden uzak bir uykuyla
kandıramıyorum hiçbir geceyi."
"sevmek bizatihi yaralanmaktır
ve yaralar hiçbir zaman iyileşmez teninde"
"gereğinden ziyade güzelsin zaten aklımı çelme"

BİR NEVİ 33 YAŞ ŞİİRİ
"bazı salak kuşlar
konduğu pencerelere tutsak
yalan yanlış konmalara zemin
haki yeşil bir yaz"
"ne zaman ıslak bir aşk düşünsem
içime saçların düşer
bir iç'e bir saç nasıl düşer bilmem
bilsem zaten şiir yazmam"
"en güzel kar insanın çocukluğunda yağandır. pencereye yüzümü dayar dua ederdim, kar yağsın, durmasın, tutsun, rütbe düşüp yağmur olmasın diye."


Erdoğan, Yılmaz, "Anladım", Sel Yayıncılık, Mayıs 2014, İstanbul

"beni bırakın

ben meçhul oldum
gizli özneyim
vatansız cümlelerde"
"DUYURU
Sefil bir nazara geldim nargile içinde duman 
Baharsız sevişme edasındayım kimsesiz 
İzah edemiyor durumumu hiçbir argüman 
Ya bitir bu gelişmeyi kökünden 
Ya da kısa dalga birşeyler çalınsın 
Yine eskisi gibi radyolarda 
Hani megahertz filan bazı sırlar veriyordu 
Metalik sesleri ve bordroları olan saygın adamlar. 

Aşk yasaklandı artık halka açık yerlerde 
El tutmak yol açıyor diye hesapsız susmalara 
Kaldırdık tüm tutuşmaları 
Yasak kelime oyunu yapmak 
Yalan söylemek mecburi

Ve serbest ayyuka çıkmak 
Artık yağmur sonraları toprak kokmak yasak 
Tomurcuklanmak günah 
Ve bir insan gözü yüzünden yüz gün art arda uyumamak 
Kimse ölmesin diye kimsenin aklında 
Her sevdalı verdiği sözü geri alacak 
Güneşi, ayı hatta hiçbir tabiat olayı 
Şahit gösterilmeyecek hiçbir sevdaya 
Ne deniyorsa ona atacak kalp 
Ve süresi yirmidört saate çıkarılacak 
Meskûn mahalde ağlamanın... 

'Ne verdin de ne istiyorsun' yazacak ilkokul fişlerinde 
Ve her gün 
Her sevişmede 
Veresiye değil 
Peşin satan kazanacak.
"düştüm.

düşmüşüm,
acısını çekmeye üşenmişim üstelik."

SEVGİLİM, YOKSA SEVGİLİM OLMAYABİLİR MİSİN?
"yoksa saki aşk,
sahilerin düş,
düşlerin sahileşmesi midir?"

ANKARA
"sana şiir yazmayacağım.
işlemeyeceğim gidişinin kenarına
edebi sular,
uykusuzluk ırsi, senlen alakası yok."


Erdoğan, Yılmaz, "Sahiler Düş Düşler Sahi", Sel Yayıncılık, Mart 2010, İstanbul

Rusya - Moskova ve St.Petersburg

İşten iki gün izin alınca 29 Ekim dahil beş günlük bir gezi için zaman açıldı. Fırsattan istifade edip vizesiz giriş yapabileceğimiz ve Puşkin, Gogol, Tolstoy ve özellikle Dostoyevski ile sokaklarında dolanıp insanlarıyla tanıştığım, Ekim Devrimi, Leningrad Kuşatması ve Soğuk Savaş tarihiyle sokak ve meydanlarını merak ettiğim Rusya'nın yolunu üç arkadaş tuttuk. Yaklaşık dört saatlik bir yolculuk sonrası uçağımız Moskova'ya indi. Moskova'da iki gün kaldıktan sonra gece treniyle dokuz saatlik yolculuk yapıp Saint Petersburg'a geçtik. İki gün de orada kaldıktan sonra yine aynı trenle Moskova'ya dönüp uçağımızı bekledik. Sadece şehri gezmenin tadını doyasıya çıkarmak için her iki şehirde de ikişer gün ayırmak ideal. Eğer daha fazla şey yapmak, daha çok insanlarıyla etkileşim yaşamak isterseniz süreyi uzatabilirsiniz.
Gitmeden önce Moskova ve St. Petersburg hakkında bayağı bi gezi yazısı okudum. Ancak hiç de anlatıldığı gibi öyle yardımcı olmaya çalışmayan ve kaba insanlarla ben karşılaşmadım. Sabahın soğuğunda bir hosteli işleten Rus, kalkıp bizi rezervasyon yaptığımız hostelin kapısına kadar götürdü.
Kil alfabesini sökmek zorunda da değilsiniz. Olursa daha rahat olursunuz ancak artık levhaların çoğunda Latince yazılışı da eklenmiş. Metroda durak isimleri Kil alfabesinin hemen altında Latince isimleri de yazıyor. Elinizde de harita varsa rahatlıkla yolunuzu bulursunuz.
Araba trafiği sıkışık fakat yayalar öncelikli ve bu istisnasız. Biz bir ana caddede durmaz bu arabalar ama deneyelim deyip yaya geçidinde yola atladık ve adamlar tak diye durdu; ne bir tanesi kafayı uzatıp bir şey dedi ne de biri kornaya bastı, biz geçene kadar bizi beklediler. Kimsenin yaya geçidi biraz ötede veya alt geçide de şimdi kim inip çıkacak deyip kullanmamazlık yapıp yola atladığını görmedim, herkes gayet trafik kurallarına riayet edip yaya geçitlerini ve alt geçitleri kullanıyorlar. Hatta alt geçitler ısınmak için iyi bir sığınak.
Öyle filmlerde gösterildiği gibi etrafı şişman sarhoş adamlar doldurmuş değil. Birkaç tane sarhoş gördüm sadece, ve onlar da etrafı dağıtmıyordu. 
Evet, her iki şehir de gerçekten soğuk -özellikle St. Petersburg-, ancak metro istasyonları ısınmak için büyük bir sığınak. Şehrin resimlerinde fabrika bacası gibi yapılar görürsünüz. Onlar, metroya girerken geçmeniz gereken iki kapı arasındaki 1 metrelik alanda havalandırmadan basılan sıcak havayı sağlıyorlar. Özellikle Moskova Metrosu, anlatıldığı kadar dillere destan. Her istasyonu ayrı bir sanatçı tasarlamış ve dolayısıyla her istasyonun da ayrı bir hikayesi ve ayrı bir mimari güzelliği var. Vakti zamanında yöneticiler Moskova Metrosu'nun aydınlanmanın, bilginin ve gelişimin sembolü olmasını istemişler. Ayrıca öyle komplike ve karışık bir metro sistemi de yok, çözmek gayet basit. Adamlar basitleştirmek için de ellerinden geleni yapmışlar. Gidiş yönün duraklarını erkek anons ediyor, dönüşü de kadın. İniş ve binişler hep aynı taraftan. Aktarma yapmak için ücret ödemiyorsunuz, metro istasyonu içinde geçiş var, gideceğiniz yönü gösteren hem Kil alfabesiyle hem Latin alfabesiyle yere yapıştırılmış ve tavana asılı levhalar var. Her istasyonda sağdan ve soldan gelecek metronun hangi duraklara gideceğini gösteren de hem Kil hem Latin alfabesinde levhalar var. Ayrıca metronun yolu üzerinde de o yönde uğrayacağı durakların isimleri listelenmiş.
Gitmeden önce her şehrin metro hattı için Metropolitan, şehirde görülecek yerler için ise Triposo uygulamasını indirirseniz çok işinize yarar. Bayağı kullanışlı uygulamalar. Gitmeden Triposo'dan şehirlerin bilgilerini imdirmeyi de unutmayın.
Her iki şehirde de görmeniz gereken çok eser var. Moskova'da Komünizm dönemi eserler hala büyük bir özenle korunuyor ve göğüslerini gere gere de bununla övünüyorlar gibi. St. Petersburg'da da Çar dönemi eserler korunmuş halde. Komünizm döneminde harap edilen kiliseler yıllarca süren restorasyon çalışmaları sonrası tekrardan şehirlere kazandırılmış. Şehirlerde nefes alacağınız yıllardır korunmuş parklar var. En çok karşılaşacağınız yüksek binalar Seven Sisters diye geçen Stalin döneminde yapılmış yapılar. Gökdelenler şehre dağılmış halde değil, bir bölgede toplanmış. Betonlaştırma çabalaması yok. Yine görüyoruz ki yüksek binalar refah ve huzur getirmiyor, toplumun akıl ve ruh sağlığını düzeltmiyor. 
Herşeyiyle gidip gezmenizi ve görmenizi öneririm. Belki St. Petersburg'a birden fazla kez gidilebilir fakat bir kere Moskova ve St. Petersburg'a gitmek gerekir.

Moskova











Saint Petersburg








4 Aralık 2014 Perşembe

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı/Kötülük Çiçekleri

Albert Camus'un Başkaldıran İnsan'da Baudelaire'den şöyle bahseder:
"'Bu dünyada her şeyden cinayet sızıyor,' der Baudelaire, 'gazeteden, duvardan, insan yüzünden.' Hiç değilse bu cinayet, bu dünya yasası seçkin bir yüze bürünmelidir. Lacenaire, cani beyzadelerinin ilki, kendini gerçekten verir bu işe; Baudelaire o denli ileri gitmez ama dehası vardır. Cinayetin fazla fazla ötekilerden daha ender bir tür olarak göründüğü kötülük bahçesini yaratacaktır o. Dehşet bile ince bir duyu ve ender bulunur bir nesne olacaktır. 'Kurban edilmekten mutluluk duymasına duyardım ya, devrimi her iki biçimde de duymak için cellat olmaktan da kaçmazdım hani.' Törelere uyması bile cinayet kokar Baudelaire'in."
Camus'un Başkaldıran İnsan'ından etkilenerek bu kitapta bahsi geçen tüm yazarları okumaya karar verdim. Ve Charles Baudelaire ile başlıyorum. Sonrasında Rousseau, tekrardan Nietzche okuması felan şeklinde devam etmesi temennimizdir.
Başkaldıran insanlar silsilesinde Charles Baudelaire, en önde gidenlerden birisi. Bu işin öncülerinden. Hayatı gibi yazdıkları da zamana ve süregelen alışkanlıklara başkaldırı niteliğindedir. Üvey babasından hep nefret eden, yollandığı Hindistan gezinin ortasında Fransa'ya geri gönen ve büyük hayranı olduğu Edgar Poe'nin şiirlerini Fransızca'ya çeviren Baudelaire'in yazdığı şiirlerin altı tanesi, zamanına göre müstehcen bulunduğu için yasaklanmıştır. Ankedot düşeyim, öldüğünde mezarı, yaşamı boyunca hep nefret ettiği üvey babasının yanına gömülür. 
Aslında burada bir şey dikkatimi çekiyor. Başkaldırı derken elbetteki tanrıtanımazlığı kastediyorum. Sanki Yaradan'a karşı başkaldırının ilk basamağı müstehcenlik. Başkaldıran İnsan'ın tarihi müstehcenlik ile başlıyor, katedeceği uzun yolun başlangıcında en büyük yol ve rol arkadaşı müstehcenlik. Hatta aslında müstehcenlik, ilk başkaldırıdır alışılagelmişe, geleneğe, töreye, yapılanlara ve tekrarlanan alışkanlıklara. Müstehcenlikle ilk karşılaştığımız meydan olan edebiyatta, müstehcenlik toplumsal tabulara ve kabullere ilk saldırıdır, alışılagelmiş kabullenmelere ilk itirazdır. Sinemada da benzeri olmuş veya olacak gibime geliyor. İnsanların önce ar perdesi yırtılıyor, böylece söylenilmesi toplum baskısıyla engellenilen bazı söylemler için -toplum baskısı devam etse dahi- birazcık bir alan açılıyor. Ardından başkaldıranlar, tüm tepkilere rağmen söyleyeceklerini ufak ufak söyleme cesareti buluyor ve bu cesaret kar topu gibi sergilendikçe büyüyor, büyüyor. Ve şuanki çığ  hali hepimizin malumudur.

Charles Baudelaire, Paris Sıkıntıları'nı yazma sebebini bir dostuna yazdığı mektupta şöyle dile getirir:
"Aloysius Bertrand'ın ünlü Gaspard de la Nuit'sini belki yirminci kez karıştırırken, buna benzer bir şey denemek, onun öylesine şaşalı, öylesine çekici bir biçimde eski yaşamın çiziminde uyguladığı yöntemi yeni yaşamı, daha doğrusu yeni ve daha soyut bir yaşam anlatmada uygulamak geldi usuma. Uyumu uyağı olmadan da şiirli, ezgili olan, ruhun içli devinimlerine, imgelemin dalgalanmalarına, bilincin çarpıntılarına uyacak kadar kıvrak ve çarpıntılı bir şiirsel düz yazı tansığını hırslı günlerimizde hangimiz düşlemedik?"
Ve yazar, kısa hikayeler şeklinde veya ufak denemeler biçiminde yazdıklarının birçoğunu döneminin ünlü yazar veya sanatçısına ithaf ediyor.
"Bir düellodur güzeli incelemek, sanatçıyı yere sermeden önce dehşetten haykırtan bir düello."
"Ne dersiniz, hanımefendi, gerçekten değerli, sizin kadar abartılı bir aşk şiiri değil mi bu? Doğrusunu isterseniz, bu özentili övgüyü örerken o kadar haz aldım ki karşılığında hiçbir şey istemeyeceğim sizden."
"La Bruyere bir yerlerde, 'Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!' der, kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki."
Yazıların ağırlıklı konusu yalnızlık. Yazar, yalnızlık'a seslenir, onunla konuşur, onu anlatır, yalnızlığı över ve ona karşı sevgisini dile getirir. Yalnızlık sonrası en fazla işlenen konu ise fakirlik. Sonrasında da sık sık şeytanla veya eski Yunan mitoloji kahramanlarıyla diyaloglar gelir, ve buralarda hafiften bildiği ve tanıdığı Tanrı'yı alaya alır.
"Bakışı göğün ve denizin uçsuz bucaksızlığına daldırmak ne büyük haz! Yalnızlık, sessizlik, gök yüzünün benzersiz arılığı! Ufukta titreyen, küçüklüğüyle, yapayalnız kalmışlığıyla benim çaresiz yaşamıma öykünen bir küçük yelken, dalganın tekdüze şarkısı, tüm bu nesneler benim aracılığımla düşünüyor, ya da ben onların aracılığıyla düşünüyorum."
"...yineleyip duruyordum: 'Tanrım! Ulu Tanrım, ne olur, şu şeytan sözünde dursun!'"
"[Şeytanın] Sesi şunu fısıldıyordu kulağıma: 'Ancak eşit olduğunu kanıtlayan kişi eşittir bir başkasına, özgürlüğü ancak onu kazanan hak eder.'"
Anlatmak istediklerini imgelemeye çalışıyor. Ki Baudelaire'nin en büyük olayı yaptığı imgelemedir. Kitabın başlangıcında çevirmen, bu imgelemelerin gerçeklikten uzak kaldığından bahseder fakat ben eseri okurken harcadığı imgeleme çabasının gerçekçilik seviyesinde kalmış olduğunu düşündüm.
"Kül rengi, engin bir gök altında, yolsuz, çimensiz, dikensiz, ısırgansız, geniş, tozlu bir ovada birtakım insanlara rastladım, iki büklüm yürüyorlardı. Her biri bir un ya da bir kömür çuvalı kadar, Romalı bir piyadenin donatımı kadar ağır, kocaman bir Düş taşıyordu sırtında."
"Ayrıca, yoksulun yasında bir eksiklik, onu daha da üzücü kılan bir uyum yokluğu vardır her zaman. Acısında cimri davranmak zorundadır. Zengin ise tam bir yas kılığına girer."
"Sonra, yaşamı öylesine çetin olan Zaman'ı öldürmek, öylesine ağır akan Yaşam'ı hızlandırmak için yeni şişeler getirttiler."
Şiir gibi kısa kısa yazar fakat yine şiir gibi anlatırken daldan dala atlar ve kafiyeli bir dil üslup kullanarak sık sık benzetmeye başvurur.
"Kalabalık, yalnızlık: etkin ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez."
"Her yanda sevinç, kazanç, eğlence; her yanda ertesi gün de bir ekmek yeme güveni; her yanda canlılığın taşkın patlayışı. Burada salt yoksunluk, dehşet tam olsun diye de karşıtlığı sanattan çok yoksulluktan kaynaklanan, gülünç paçavralarla gülünç bir kılığa girmiş yoksunluk. Gülmüyordu düşkün adam!"
"Her şeyden önce lanetli gazetecim beni bıraksın da gönlümce eğleneyim isterim. Bir ermiş havasıyla, 'Sevinçlerinizi paylaşmak gereksinimini hiç mi duymadınız?' diyor bana. Gördünüz mü usta kıskancı! Kendi sevinçlerini küçümsediğimi biliyor, gelip benim sevinçlerime de burnunu sokuyor, iğrenç oyunbozan."
En fazla yapılan alıntısını da paylaşıyorum ki öncesi ve sonrası da en azından bir kez alıntılanmış olsun:
"Bu yaşam her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere yanında iyileşeceğine inanır. Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu."
"...siz de, Ulu Tanrım, izin verin, birkaç güzel dize yaratayım da insanların en aşağılığı olmadığımı, hor gördüklerimden aşağı olmadığımı kanıtlayabileyim kendime."
"Tasarı da tek başına yeterli bir ergi nasıl olsa, tasarıları gerçekleştirmeye ne gerek var?"

Baudelaire, Charles, "Paris Sıkıntısı", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mayıs 2014, İstanbul, Çev. Tahsin Yücel
Yabancı dilde yazılmış şiirlerin tercümesine başlarken öncelikle ifade etmek istediğim birşey var: bir daha -ve sanırım bu son kez olacak- tecrübe ettik ki yabancı şiir tercümeleri çok kötü olmaktadır. Tercümelerin çok çok büyük çoğunluğundan şiir, olması gereken duygularından yoksun, ruhsuz ve hissiz olmaktadır. İlginç bir olayı tecrübe edenin yaşadığı duygularını bir başkasına aktaran misali gibi kalmaktadır.
Charles Baudelaire'nin şiirlerini yaşadığı dönemin kabullerine göre değerlendirdiğimizde ciddi anlamda müstehcen diyebiliriz. Ve sonrasında da -yukarıda değindiğim müstehcenlik ve tanrıtanımazlık ilişkisine benzer- direk Tanrı'yı tanımazlık yerine önce Şeytan'dan yana tavır takınıyor, kendini o'ndan yana saf aldırıyor. Bu sırada da Tanrı'yı hafiften alaya alıyor. Nasıl ki sofular Tanrı'yı övüp yüceltiyor, Baudelaire de Şeytan'ı kutsuyor. Fakat bu düşüncelerinde herhangi bir ürkeklik yok. Hatta kendi kendini cesaretlendiriyor ve bu söylemleri göstermenin cesaretini över gibidir. Şiirlerinde en fazla işlediği konu, ölüm. Ölüm sonrasında da Şeytan ve mühtehcenlik geliyor.
"Akşamın Uyumu
Vakit geldi, ürperip, tütsü gibi
Her çiçek dalında buğulanıyor;
Akşamda kokular, sesler dönüyor
Hüzünlü vals, öldüren başdönmesi!

Her çiçek dalında buğulanıyor;
Kemanda üzgün bir kalp titremesi;
Hüzünlü vals, öldüren başdönmesi!
Gök güzel bir sunak, dinlendiriyor.

Kemanda üzgün bir kalp titremesi,
Kalp ki kara boşluğa kinleniyor;
Güzel gök, bir sunak, dinlendiriyor.
Boğuluyor kanında güneş şimdi...

Kalp ki kara boşluğa kinleniyor
Topluyor geçmişten kalan her şeyi!
Boğuluyor kanında güneş şimdi...
Aşkın bir tütsü gibi bende yanıyor"
"İkiniz de karanlık ve ağzı sıkısınız:
İnsan! uçurumuna hiç kimse inemedi,
Deniz! servetlerini kimseler bilemedi,
Sırrınızı vermede ne kadar kıskançsınız!"
"Bir kez, yalnızca bir kez, sevimli, tatlı kadın,
Kaygan kolunuz koluma yaslandı
(Ki ruhumun zifiri, yoğun karanlığının
Dibinde bu anı asla solmadı)"
"Ölmüştüm düpedüz, bir gariplik yok, korkunç tan
Sarıp sarmalamıştı beni -Eee! hepsi bu mu?
Perde kalkmıştı ama hala bekliyordum ben."
"Bin yıl yaşamışçasından çok anılarım var."
"Hepiniz ölüm kokuyorsunuz iskeletler!"
"Ey acı! ey acı! Zaman yaşamı yiyor"
"Ve erkek yazmaktan yorulmuş, kadın sevmekten."
"Sende, sevilen her şeyin sevilmek hakkıdır!"
"Ey sürgünler Prensi, haksızlığa uğrayan,
Yenildiğinde bile, güçlü, doğrulup kalkan,
Sen, ey Şeytan, bu uzun sefaletime acı!
...
Baba Tanrının, kızıp yeryüzü cennetinden
Kovduğu insanların o üvey babası, sen,
Sen, ey Şeytan, bu uzun sefaletime acı!"

Baudelaire, Charles, "Kötülük Çiçekleri", Varlık Yayınları, 2013, İstanbul, Çev. Erdoğan Alkan

Amour: Eski Yunanlıların kanatlı bir çocuk biçiminde gösterdikleri Eros.