29 Nisan 2014 Salı

Cengiz Aytmatov- Toprak Ana/Beyaz Gemi/Gün Olur Asra Bedel/Cengiz Han'a Küsen Bulut




Kırgız dev yazarın dili sade ve anlaşılırdır, hiç ağır gelmez. Eserlerinde efsaneleri çağdaş halleriyle işler:
"..efsane üzerinde duralım. Bunlar bilindiği gibi bir ulusun anıtı, yaşantının özü, felsefesi ve tarihidir. Bütün bunlar fantastik bir masal biçiminde ifade buluyor. Bunlar, gelecek kuşaklara birer vasiyettir. İnsan, iç dünyasına bir biçim verirken, kendisini çevreleyen doğayı anlatmaya çalıştı, kendini doğanın bir  parçası gördü. Yaşı yüzyılları aşkın Geyik Ana efsanesindeki ahlak anlayışının bugün bile geçerli oluşu beni şaşırttı. İnsanın, ilk kaynaklarından başlayan ve durmadan gelişen iyiliğe doğru akışı, doğaya akıllıca hakim olmak isteyişi, efsanede açıkça görülüyor."(3)
Toplumsal mesajlar gönderir:
"Bir düşünceye göre sanat, mutluluğu, sevinci, iyimserliği çağırmalıdır. Doğru sanat, insanı derin düşüncelere de sürüklemeli, insanı sarsmalı, insanda acıma duygusu uyandırmalı, kötülüğü protesto etmeli, insanı üzmelidir. Ayrıca hayatın, ayak altına alınan, yok edilen, küçük düşürülen en değerli yönlerini yeni baştan kurmak, korumak ve kurtarmak isteğini uyandırmalıdır."(4)
Yaşananları gerçek hayattan kesitler alarak anlatır:
"Bazı okuyucular, yazar çocuğun geleceğini daha tatlı bir sona bağlayamaz mıydı? diye soruyorlar. Hayır, ben burada serbest davranmış değilim. Sanat düşüncesinin mantığı budur. Su mantığın yönetimi ne yazık ki yazarın elinde olmayan prensiplerdir. Bir okuyucum bana yazdığı mektupta dediği gibi, Orozkul'u tutuklatamazdım; Mümin Dede'ye emekli maaşı bağlatarak bir huzur evine gönderemezdim; çocuğu şehirde bir yatılı okula yerleştiremezdim. Bu davranış çok iyi olurdu elbette, ama, kötülüğün de bir genel affa uğratılması demek olacaktı."(5)
Burada Mustafa Çetin'in yazar hakkında yazmış olduğu doktora tezi var; yazar, çevresi ve eserleri hakkında oldukça doyurucu olmuş. Tavsiyedir.

Toprak Ana
Sevgiyle yuva kuran fakat güzel günler sonrası kabus gibi çöken savaş zamanında anne, kayınvalide ve babaanne olan bir kadın, yaşadıklarını Toprak Ana'ya anlatarak dertleşir. Mutlu Komunizm senaryosu ardından kötü günler gelir, fakat umut kokar. Türk ve Altay mitolojisine göre Toprak Ana, güçlü bir kadındır, canlı bir varlıktır, en bilgece öğütleri verir.(2) Ancak kitapta Toprak Ana sadece dinler. Herşeye rağmen içinizi ısıtan, sürükleyip sizi alıp götüren tatlı kısa bir hikaye. Gerçek hayattan kısa bir film şeridi ancak insanı sarsacak kadar uzun gelir. Toplum için yazan bir yazar olarak halk için temasını işler.
"Söz sıcak demir gibidir. Zamanında söyleyemedin mi soğur taş gibi olur."
"Bence gerçek mutluluk bir yaz yağmuru gibi apansız geliyor insana. Farkına varılmadan, yaşadıkça, başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde yavaş yavaş birikiyor, sonra bir yerde toplanıyor. Biz buna mutluluk diyoruz."
"Düşündüm, bir dal nasıl bir ağacın parçasıysa, bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan bir parçadır."
"Biz neydik Tolgunay? Bizi bu halk var etmedi mi? Öyleyse hepsini; iyi günler kadar kötü günleri de paylaşmalıyız halkımızla."
"Demirci savaşa giderse ilkin çekiciyle, örsüyle vedalaşırmış."
"Anladım ki, savaşta tek yol var: Savaşmak ve yenmek! Gerisi ölüm."
"İyilik sokakta bulunmaz, insanlardan öğrenilir."
"Ben savaşta ölen bütün yiğitlerin ve oğlumun önünde saygıyla eğilirim. Masalberg'le onur duyuyorum bugün. Ama hiçbir onur duygusu Masalberg'i geri veremez bana. Bütün anaları dolaş, sor, bu onuru oğullarına yeğ tutmayacaklar. Analar yavrularını yaşamaları için doğurur."
"Ölümsüz emek! Duyuyor musun Kasım! Emek de ölümsüzdür, hayat da."
Aytmatov, Cengiz, Toprak Ana, Elips Kitap, Ankara, Ekim 2007, Çev. Halit Aliosmanoğlu

Beyaz Gemi
Babasından uzak dedesiyle yaşayan masum bir çocuğun gözünden zamanını anlatır. Sovyet yönetiminin bir eleştirisidir: bir yanda gelenekçi olgu ki yaşlıdır, iyiliği tavsiye eder ve hayatı buna şahiddir, diğer yanda ise yozlaşma yaşanır ki gençtir, bencil ve kötüdür. Kitapta anlatılan efsane, kitaptaki hikayeye benzerliğiyle efsanelerin aslında gerçek yaşamların birer izdüşümü olduğunu gösterir:
Enesay'ın - ene, ana demek; say ise su, nehir anlamına gelir; bir nevi su ana- kıyısında yaşayan Kırgızlara, soylarını kurutmak isteyen düşmanı saldırır ve bir kız bir erkek iki çocuk haricinde hepsini kılıçtan geçirir. İki çocuk açlıktan düşman kavme sığınınca çocukları öldürmesi için Çopur Topal Nine'ye verirler. Nine, çocukların uçurumdan tam atacak iken bir ana buğu (maral), insanların öldürdüğü der. İki yavrusu yerine bu iki yavruyu kendisine emanet etmesini ister ve kendisinin onları büyüteceğini söyler. Bu çocuklardan Boynuzlu Maral Ana soyu çoğalır. Bu soy, bir süre sonra mezarlarına maral boynuzu dikmeyi adet edinir ve bunun ticaretinden dolayı maral soyu tükenir. Bunu gören yaşlı Boynuzlu Maral Ana, köyü terkedip gider ve akibetinin ne olduğunu kimse bilmez.
Kitabın vurucu ve en çok eleştiri alan tarafı sonudur, çünkü iyiler kaybeden durumdadır ve kötüler cezalandırılmazlar..
"Bu bakımdan, gözden düşmekten korkmaması bakımından, kendisi bilmese de, çok şanslı sayılırdı. Oysa birçokları hastalıktan değil de, kendini daha büyük gösterme ihtirasındann ölürlerdi."
"Yine dedemin dediğine göre, her yedi kişiden biri peygamber olabilirmiş. Peygamber çok iyi, çok akıllı bir insandır. Onun elini sıkan ömür boyu mutlu olurmuş. Ben de şöyle derim: 'Öyleyse peygamber peygamber olduğunu niçin söylemez? O zaman hepimiz gidip elini sıkardık.' Dedem bu soruma gülüyor, 'Asıl mesele bu işte,' diyor, 'peygamberin kendi de bilmez peygamber olduğunu, o da ötekiler gibi bir insandır. Yalnız haydutlar haydut olduklarını bilirler.'"
"-Sana yedi göbek geçmişini, atalarının adlarını öğretmediler mi? demişti çocuk.
-Hayır. Ne işime yarayacak onların adlarını bilmek? Bilmiyorum ve bunun da bana bir zararı olmuyor.
-Dedem diyor ki, eğer insanlar atalarının adlarını bilmezlerse bozulur, kötü olurlarmış.
-Kim kötü olurmuş? İnsanlar mı?
-Evet.
-Niçin?
-Dedem diyor ki, atalarının adlarını, kim olduklarını unutanlar, kölülük yapmaktan utanmazlarmış. Çünkü o zaman insanın nasıl biri olduğunu ne çocukları bilirmiş ne de çocuklarının çocukları."
Bir rivayete göre çocuğun akıbeti burada yazılmış.
Aytmatov, Cengiz, Beyaz Gemi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Ekim 2013, Çev. Refik Özdek

Gün Olur Asra Bedel
Savaş sonrası esaretten kurtulup küçük bir istasyon köyüne yerleşen kahramanımız, çocuklarına bırakmak için anılarını ve atalarının efsanelerini yazmaya başlar. Ancak ilk geldiği zamanlarda kahraman olarak kabul edilen gazi, Yugoslavya-Sovyet arası siyasetin bozulmasından dolayı ajan suçlamasıyla karşılaşır. Köye gelişi ve sorgulamak için alınıp götürülmesinin ardından köyde yaşananlar anlatılır.
Eserde mankurt efsanesi anlatır: Esir alınanların kazınmış başları yeni yüzülmüş deve derisiyle sarılır ve çöle bırakılırlar. Aç ve susuz bırakılan esirin saçları uzamaya başlayınca, fırça gibi sert olan saçlar içeri doğru uzarmış. Derinin güneşten kuruyup büzülerek mengene gibi başı sıkıştırması, uzayan saçların diken gibi batması, açlık ve susuzluk üstüste gelince tutsakların büyük kısmı olur, çok az bir kısmı aklını ve hafızasını yitirirmiş. Geri gelip alınan bu tutsaklara 'mankurt' denir ve normal kölenin beş katı değer biçilirmiş. İşte böyle mankurt olan bir oğlunu arayıp bulan Nayman Ana, oğluna herşeyi hatırlatmaya çalışır ve köyüne götürmek ister. Fakat hiçbir şekilde sahibinin emrinden çıkmayan ve geçmişe dönük hiçbir şey hatırlamayan mankurt, Nayman Ana'yı öldürür. Ve Nayman Ana'nın ruhu döne döne yükselir, Dönenbay adlı kuşa dönüşür.
Diğer efsane ise küçük yaşta ünlenen ve tamburundan ve atından başka bir şeyi olmayan yırcı 80 yaşındaki Raymalı Aga, bir düğün sırasında kendisi hakkında hikayeler dinleyerek büyüyen ve kendisine aşık olan 18 yaşındaki yırcı güzel Begimay'a aşık olur. Fakat kabilesi bunu kabullenemeyerek Raymalı Aga'yı dışlar ve kardeşi, bir ağaca bağlayıp kırbaçlayarak öldürür.
"Yedigey 'Ne biçim insanlar bunlar!' diye söylendi nefretle. 'Ne hale gelmiş bu nesil? Her şey önemli ama ölüm önemli değil!' Ve, kendi kendine soruyordu: 'Eğer ölümün onlar için hiçbir önemi yoksa, yaşamanın da yoktur. Öyleyse niçin ve nasıl yaşıyor bu insanlar?'"
"Düşünün ki bir hokey maçında bile bir gol atıldığında bunu bir siyasi zafer gibi gören ve bundan kendi sosyal düzenlerinin üstünlüğü sonucunu çıkaran güçler harekete geçtiği zaman ne çelişkilerin kıskançlıkların ortaya çıkacağını çekememezlik ve çekişmelerin olacağını çok iyi biliyorduk Gezegenimizin gerçeklerini maalesef çok iyi biliyoruz Dünya dışı bir uygarlıkla ilişki kurulduğu zaman bunun yeryüzünde yaşayan insanlar arasında yeni bir iç savaş yeni bir geçimsizlik sebebi olmayacağını kim iddia edebilir?"
"İnsan yalnız Allah'a sırt çevirmez, yalnız O'na küsemez. Allah ölüm verirse, bu, hayatının sona ermesi demektir. Çünkü insan doğar ve vakti gelince ölür. Bunun dışında, bu dünyada olan her şeyin hesabı sorulur!"
"-Ama Kazake neredeyse üzerinden yüz yıl geçti bu olayın...
-Asıl mesele de bu işte Zaman ne kadar geçerse geçsin bazı konularda hiçbir şeyi değiştirmez. Elinden malını mülkünü varını yoğunu alsalar bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur..."
"Dualann var olduklan günden beri hiç değişmemesinin, hep ayni sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmalan, boşu boşuna sızlanmamaları içindir. Dualar, yüzyıllann okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir."
"Ya yeryüzündeki insanlar, trajik bir yanılma ile tarihin ancak bir 'savaşlar tarihi' olduğuna kendilerini inandırırlarsa? O zaman ta başından beri yanlış, çıkmaza sürükleyen bir yol tutmuş olmuyor muyuz?"
"Men, batası ölgen boz maya
Tulıbın kelip iskegen...
(Ben, öldürülen ve derisine saman doldurulan yavru devenin anasıyım, buraya, saman dolu bu tulumu koklayıp yavrumun kokusunu almaya geldim)"
"Zaman çarkı dönüş hızını arttırıyor. Bununla birlikte, kendi kuşağımız için son sözü yine kendimiz söylemeliyiz. Atalarımız bu maksatla bazı efsaneler, masallar söylemiş ve endilerinden sonraki kuşaklara ne kadar büyük insanlar olduklarını anlatmak, kanıtlamak istemişlerdir. Biz de bugün atalarımız hakkındaki yargımızı bu efsanelere bakarak veriyoruz. İşte, çocuklanm için benim yaptığım da bundan farklı bir şey değildir. Benim efsanelerim, benim savaş yıllarımı anlatıyor."
"-Bak neler öğretmiş çocuklara, dedi. Öğrettiği ilk kelimeleri görüyor musun, 'Bizim evimiz' demiş. Niçin 'Bizim zaferimiz' diye başlamıyor. Bugün insanın dudaklarından çıkması gereken ilk sözler neler olmalı biliyor musun? “Bizim zaferimiz” olmalı değil mi? Ama o bunu hiç düşünmüyor, aklına bile gelmiyor bu sözler. Oysa 'Zafer' ve 'Stalin' birbirinden ayrılmaz sözlerdir!..
-Madem öyle düşünüyorsunuz, öğretmesi gereken ilk söz 'Bizim Leninimiz' olmalıydı. Lenin her şeyden önce gelmez mi?...
-Biz 'Stalin' der, 'Lenin' anlarız! dedi."
"Diyelim ki buradan gittin. Gitmekle kendinden kaçıp kurtulacağını mı sanıyorsun? Nereye gidersen git, üzüntülerin de seninle beraber gelecektir. Hayır Yedigey, kaçmakla kurtulamazsın. Yiğitlik kaçmakla değildir. Eğer yiğit isen, bildiğim Yedigey isen, burada kalıp üstesinden gelmelisin o meselenin. Herkes gidebilir, herkes kaçabilir ama herkes kendine hakim olamaz, herkes kendine karşı zafer kazanamaz."
"Raymalı-Aga ve Begimay gibi insanlar hayat yolunda karşılaştıkları zaman, birbirlerine mutluluk kadar üzüntü de veriyorlar. Çünkü birbirlerini çıkışı olmayan, kurtuluşu olmayan bir drama sürüklüyorlardı. Bu dramın kaynağı da başka insanların onlar hakkında hüküm vermesidir, bundan kurtulamamalarıdır."
Fazlasıyla okunmaya değer bir eser.
Mal iyesi Hüdadan: Mal sahibi Hüdadan (insanı mal sahibi yapan Allah'tır)
Ana-Beyit: Ana barınağı, ana huzuru
Komsomol: Komünist Gençlik Birliği üyesi
Aytmatov, Cengiz, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Ocak 2014, Çev. Refik Özdek

Cengiz Han'a Küsen Bulut
İktidarı almak isteyen Cengiz Han, kardeşini öldürür ve kaçtığı dağda davul çalar. Bir savaşta Melkitler karısını kaçırırlar. Ant içen Han, bütün Melkitleri kılıçtan geçirir. Ordusunda da davul sesiyle uyanan Cengiz Han'a Gök Tanrı'nın bir armağanı vardır: başının üstünde gölge eden bulut, onunla birlikte hareket eder. Ancak bulutu kaybedeceği gün tüm kudretini de kaybedeceği haber verilir. Avrupa'ya sefere çıkan Cengiz Han, orduda çocuk doğurmayı yasaklar. Bu yasağı delen bir yüzbaşısını ve sevgilisini öldürür, çocuğu bir bakıcıyla çölde bırakıp giderler. Ancak bulut ortadan kaybolur, bunu gören Han, çıktığı seferi çocukları ve torunlarına bırakıp geri döner ve ölür. Ardından da hanlığı dağılır. Bu efsaneyi defterine yazan kahramanımız, sorgulama için trenle götürülürken kendini trenin önüne atar.
"Çünkü hayatın anlamı mutlu olmak idi, başarı ise mutluluğun başlangıcıydı."
"Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanık tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler."
"Bükebildiğin, ezip yok edebildiğin şeyin hiç bir önemi yoktur. Baş eğip diz çökenler, galibin insafına kalmışlardır. Ancak budur hakkettikleri. Dünyanın temel düzeni, asıl kuralı da dayanıyordu..."
"Sonra, idam hükmünün yerine getirileceği sırada, yıldırımlar gibi, kulakları delerek yeniden gürleyerek, orada bulunan herkesi, kör bir öc alma duygusu ile çoşturacak, sarhoş hale getirilen vicdanlarda, bu cezanın kendilerine değil de bir başkasına verilmiş olmasının gizli ve vahşi sevinci yaşanacaktı... Aslında o korku salan tutum ve kurbanın kendileri olmayışından ileri gelen vahşi zevk, insanlara bu cezanın haklı olduğu inancını vermekle kalmıyor, Han'ın yönetim tarzını da kabul ettirmiş oluyordu onlara."
Yazarın Gün Olur Asra Bedel adlı eserinin, devamından öte eksik kısmıdır, okunmalıdır.
Feliks Edmunoviç Dzerjinski (1877-1926): İlk Sovyet Gizli Polis Örgütü'nün kurucusu ve şefi olan Bolşevik lider
Moloch (Molek): İlkçağda, Hz.Musa'dan önce, İbraniler'in kanla beslenen ve çocuklarını kurban ettikleri ilahları
Aytmatov, Cengiz, Cengiz Han'a Küsen Bulut, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Ocak 2014, Çev. Refik Özdek

(1) resim: http://www.dr.com.tr/pimages/Content/Uploads/ArtistImages/artist_155174.jpg?ver=30072013
(2) http://tr.wikipedia.org/wiki/Toprak_Ana#Ta.C5.9F.C4.B1d.C4.B1.C4.9F.C4.B1_Anlam_ve_.C3.96nem
(3) Aytmatov, Cengiz, Beyaz Gemi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Ekim 2013, Çev. Refik Özdek, sf. 170
(4) a.g.e. 171
(5) a.g.e. 173

26 Nisan 2014 Cumartesi

Steve McQueen- 12 Years a Slave

Based on a true story.
"[Upon meeting his family again after 12 years] I apologize for my appearance. But I have had a difficult time these past several years."
Özgür doğan ancak 33 yaşında kaçırılıp köle edilen ve 12 yıl köle kaldıktan sonra tekrardan özgürlüğüne kavuşan Solomon Northup'un anılarını yazdığı Twelve Years A Slave kitabının sinemaya uyarlamasıdır. Kitaptan alınan senaryonun tatlı bir akışı olmasa da özellikle yardımcı oyuncular, karakterlerinin hakkını vermişler. Ve özellikle ve sadece bu sahne vurucu ve etkileyici olmuş:

Filmle ilgili birkaç ayrıntı:
-Yönetmen Steve McQueen özgür doğan fakat sonrasında kaybedip köle olan bir adam hikayesi yazarken karısı Solomon Northups'un biyografisini bulur ve Steve'e verir. Solomon'u daha önceden hiç duymamış olmasına şaşıran Steve, kitabı çekmeye karar verir.
"[My wife] found this book called 12 Years a Slave, and I read this book, and I was totally stunned. It was like a bolt coming out of the sky; at the same time I was pretty upset with myself that I didn't know this book. ... Slowly but surely I realized that most people, in fact all the people I knew did not know this book. I live in Amsterdam where Anne Frank is a national hero. She's not just a national hero, she's a world hero, and for me this book read like Anne Frank's diary but written 97 years before — a firsthand account of slavery. I basically made it my passion to make this book into a film."(2)
-Filmde Ford, Solomon'u 1,000 dolar ve Eliza'yı 700 dolara satın alır. 1841-2014 arası eflasyona göre hesap yapıldığında ücret 27,000 dolar ve 19,000 dolar ediyor.
-Solomon Northup'un yakınında birkaç kişinin linç edildiğini gördüğü ağaç, gerçekte de linçde kullanılıyormuş ve etrafı öldürülmüş köle mezarlarıyla sarılmış.(3)

(1) resim: http://cdn3-www.craveonline.com/assets/uploads/2013/09/12-Years-A-Slave.jpg
(2) http://www.npr.org/2013/10/24/240288057/12-years-a-slave-was-a-film-that-no-one-was-making
(3) http://www.imdb.com/title/tt2024544/trivia

Ron Howard- Rush

Based on a true story. 
"Men love women, but even more than that, men love cars."
Film, 1975, 1977 ve 1984 Formula1 Dünya Şampiyonu Niki Lauda ile 1976 Formula1 Dünya Şampiyonu James Hunt arasındaki amansız rekabetten doğan tatlı dostluğu Niki Lauda biyografisinden beyazperdeye aktarmaktadır. Filmi çekerken elden geldiğince gerçeğe sadık kalınmaya çalışılmış. Burada konu ile alakalı ufak bir dosya var. Lauda'nın ifadesiyle:
"When I saw it the first time I was impressed. There was no Hollywood changes or things changed a little bit Hollywood-like. It is very accurate. And this really surprised me very positively."(2)
Filmde de geçen ropörtajın orjinali:
Kazanın orijinal videosu:

Filmin en iyi sahnesi:


(1)resim:http://1.bp.blogspot.com/-G6j3HlCJ7Es/TgGn_Rfc-6I/AAAAAAAAAAY/mv3bVYqBK6A/s1600/Rush%2BMovie.jpg
(2) http://www.historyvshollywood.com/reelfaces/rush.php

25 Nisan 2014 Cuma

Hakan Günday - AZ

Askerlikte en büyük kazancım olan kazandığım dostluklardan bir dostumun doğumgünü hediyesi olarak okudum. Kendisi yazarın bütün kitaplarını okudu ve bana yazarın bu kitabını hediye vermeyi uygun görmüş.
Kitap, bu hayatın içerisinde düşük bir yüzde ile yer alan gerçeklerin tesadüften fazla bir tesadüfle yollarının kesişmesini anlatıyor: Derdâ ve Derda. 
Ve bu gerçekliklerin kahramanları, kitapta yaşadıkları anlatılırken hardcore bir düzeyde olayları yaşarlar: rekor bir erkekle sevişerek çekilen bir porno filmi ve iğneyi ısıtıp mermer boyasıyla parmaklara dövme yaptırma.
"Hem on hem bir yaşındaki bir çocuk olarak, bedenindeki tüm gücü ve içindeki tüm masumiyeti harcamıştı."
Fakat yaşanan tecrübeler ne kadar uçuk olsa da kahramanlar hakkındaki brifingler gerçek hayattan ayağını kesmiyor ve realitenin gerçek yüzünü çekinmeden gösteriyor: Yatırcalıların yaşadıkları. Ancak eleştirmem gereken bir nokta var ki kitabın ilk sayfalarında doğudaki bir ailenin dramını anlatırken güneydoğudaki sorunun örgüt tarafını anlatıp devlet tarafını es geçenlere özenilmiş. Yaşananları yargılaması, kliseleşmiş bir ulusalcı ağzıyla yapıyor. Bu takıntıyı tarikatlardan bahsederken de takınıyor: insanların kullanılması ve çıkarcılık. Sanırım yazar ekstrim bir vaka yazmak için kavramların ekstrim halde yaşanılanlarını seçmiş.
"Dolayısıyla merkezdeki bağımlı sayısı kadar refakatçi vardı. Hepsi de gönüllüydü. Böylesi bir işi, karşılığında para , almadan yapmak için, ya zamanında büyük bir günah işlemiş olmak ya da işlediği günahların küçüklüğünden kişinin kendini günahsız sanması gerekiyordu."
Okurken gerek bölümlerin kısalığından gerek ani duygular için kullanılan ifadelerden gerekse gözlemden gözleme atlayarak bir serbest çağrışım havası oluşturmasıyla okuyucuda yazar kitabını kafası çok kıyak ve güzel iken yazdığı düşüncesi oluşturuyor.
"Doğru söylüyordu. En azından doğru söylediğini düşünüyordu. Çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: Umut."
Olayları anlatırken zoom out yapar gibi en küçük detayından başlayıp büyük resme doğru yükseliyor.
"Ani bir hareketle üzerindeki battaniyeyi yüzüne çekti. Yıllar içinde katılaşmış battaniyenin dikenleşmiş tüyleri yanaklarına batmaya başladığı anda ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anladı. Çünkü böceği göremiyordu artık. Oysa o hala oradaydı. İnsanın görmediği şeyler yok olmazdı ki! Hem düşşmanı gözetleyemedikten sonra gizlenmenin ne anlamı vardı? Hatta artık her şey daha tehlikeliydi. Böcek istediğini yapabilir ve kimsenin bundan haberi olmazdı. Çıkmıştı göz hapsinden."
Seks konusu, benim abartılı diyebileceğim seviyede kullanılıyor. Her iki olay arasına seks sıkıştırmak, kanaatimce gerçeği anlatmak değil, haddinden fazla abartmak ve gerçekliğin üzerinden atlamaktır. Eğer gerçeği anlatacak iseniz gerçekte olduğu dozda kullanmanız gerekir.
"İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. O da gidip: “biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?” der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresini insanlarla doldurur. Buna, büyüme denir. Yetişkin olma. Tam olarak yetişkin uysallığı. Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır. İşlevselliği üzerine hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir."
Yazarımız yaşananları anlatırken satır aralarına genel kültür de serpiştiriyor. Herhangi bir sahne aklına yabancı bir filmi, herhangi bir duygu yabancı bir bestekarın müziğini getiriyor. Neden hep yabancı? Belki de genel kültürlü olmak, kendi değer ve kültürümüz değil de onun dışındakileri ne kadar tanıdığımızdır.. Ve Bezir'in hikayesi sonra ererken yaşanılan bir olaya atıf yapması, ucuz halde genel kültür/gündem kullanma çabası olarak geldi bana. Ya da okuyucuya bir yabancı değil bir tanıdığı olmak için bu ucuzlatmayı yapıyor. Veya Derdâ'nın yattığı hastane.
"Tabii hiçbiri orada olamazdı, eğer 1874 yılında C.R.Alder Wright adlı kimyager, ağrı kesici bir ilacın peşinde koşarken morfine karıştırdığı çeşitli asitlerle eroini icat etmeseydi... Yıl 1874, yer Londra. Tam olarak Saint Mary Hastanesi. Derdâ'nın iki kez ölüp iki kez dirildiği bina. İkinci katında yılda yedi bin eroin bağımlısının gelip ölümün döşeğine yattığı, üçüncü katındaysa eroinin icat edilmiş olduğu bina..."
Burada yazarın kitaplarındaki kahramanların ortak özelliklerinden bahsedilmiş ki bu kitaptaki kahramanları özetler mahiyette olmuş.
"Velhasıl, ecele kadar imtihanında ilk zaferin
Ecele kadar sabretmektir, bunu bilesin..."

Son söz olarak: yeni yazarların çıktığını görmek çok güzel. Fakat son zamanların modası uç kesimlere eğilip genel kültür dili kullanmak kalıbının dışına taşamamak üzücü. Lakin ümitvarız ki yazarımızın bu kalıbı kırıp daha gerçekçi şekilde insanın içinde keskin duygu dönüşleri yapmayan bir dille yazılmış kitaplarını görürüz.

Günday, Hakan, Az, Doğan Kitap, İstanbul, Kasım 2013

22 Nisan 2014 Salı

Askerlik

Bu güzelim memlekette doğan her erkeğin hayatında önündeki en büyük engellerden birisidir askerlik. Askerlik yapmadan bazıları kız vermez, çoğu iş. Askerlik yapmadan gelecek tünelinin sonu daha sislidir, her an gelip alacaklar korkusu duyarsın. Askerliğini bitirmeden ergenlikten adamlığa geçmiş sayılmazsın bu topraklarda. Yeni gelenlerden seni adam yerine koymayacak kadar dengesizleri de görebilirsin.
İşimde değişiklik yapmak istiyordum. Hem çalıştığım yerin bu değişikliği bana sağlamamasından dolayı ayrılmak isteğim hem de yaptığım bütün mülakatların ortak sorusuna bir sonraki mülakatta da allam küllam etmemek için askere gitmeye karar verdim. Allah nasip etti, kısa dönem er olarak Malatya'ya gidip 6 ay sonunda çavuş olarak döndüm.
Askere gitmeden evvel "sen yapamazsın, sen edemezsin, sana göre değil, şöyle böyle" şeklinde şevk kırıcı bir çok söz duyarsınız. Sanki sizden önce gidenler sizden çok daha iyiydi... Herkes askerlik yapabilir. Askerlik, askere gidene kadar hayatta kalmış her erkeğin üstesinden gelebileceği bir zorluk. Hayattan farkı, yaşama ara veremesen de mücadeleni yavaşlatabilirsin, hedeflerini küçültürsün ancak askerde hergün ufak şeylerin kavgasını verirsin; yorulsan da vazgeçemezsin, canını dişine takacak, herşeye ve herkese inat bitirmek için günleri sayacak, delirmemek için dayanacak, çıkmak için sabredeceksin. Ha, tabiiki bazısı üçkağıtçılığıyla daha az sıkıntı çeker, diğeri doğruluğuyla daha çok yorulur ve ezilir. Ama nizamiyenin kapısından içeri girince herkes eşittir: bir şekilde askerliğinizi yapıp o kapıdan dışarı çıkabileceksiniz.  Kısaca demek istediğim, ben yaptım ise siz de yapabilirsiniz.
Gittiğim yere ilk kez tamamı kısa dönem bir acemi birlik geliyordu. O yüzden bizden sonraki gelenlere göre biraz eksikliklerle karşılaştık. Ama karşılaşacağımız insanlarda ilkin telaşı ve heyecanı vardı. Ne yapacaklarını ufaktan kestirseler de yaptıklarından tam emin olamıyorlardı. Bu da bizim için fırsata döndü ve kollandık. Ben talihlilerdendim: acemi birliğim ile usta birliğim aynı yerdi. Hatta usta birliğine geçince aynı yatakta yatmaya devam ettim, 167 gün aynı yastığa baş koydum. Bunun avantajı: yeniden komutanları tanımak zorunda kalmıyorsunuz, etrafınızdaki kişiler değişmediğinden acemilikte kurduğunuz düzeni bozmuyorsunuz, çok fazla yeni öğreneceğiniz birşeyler olmuyor.
Kaldığım koşuğun bir tarafında 20'ye yakın uzun dönem, benim kaldığım diğer tarafta ise 22 tane kısa dönem vardı. Yani kafama uygun arkadaşlar, özellikle arkadaşlar diyorum çünkü şimdiye kadar çoğunlukla iki üç kısa dönem gelmiş buraya, bulma ihtimalim çok yüksekti ki askerlikten bana kalan en iyi iki şeyden biri edindiğim arkadaşlıklar oldu. Tabii, kısa dönemlerin hepsi kısa dönem gibi davranmıyordu, mallarımız da vardı fakat görmezden gelme lüksümüz vardı, biz de onu kullandık. Sabahları böğüren bölük çavuşlarınca uyandırılırdık. Akşamları "nöbetimiz var" ifadesiyle başlayan ağız dalaşı sonucu kapanan ışıkla uykuya dalardık.
Sivilde yapamayıp askerde yapabildiğiniz ve askerlik boyunca tek tecrübe olarak kalacak şey, yaşı sizden büyük bir G3 piyade tüfeğiyle atış yapmak. Öğrenilecek başka hiçbir şey yok. Diğer herşey sivilin aynısı: daima kendin için diğerleriyle mücadele ediyor, kendine karşı adaletsizliği gidermek için kavga veriyor, olabileceğin en iyi yerde olmaya çabalıyorsunuz. Tuttuğum onca saatin hepsinde gereksiz yere nöbette olduğumu düşündüm. Gecenin köründe kalkıp kışın ayazında çaprazda dikilip tel boyunu gözlüyorsunuz, en azından sizden beklenen bu. Askeriyede 21.yy'dan önceki devirlerde insanların neler yaptığını görüyorsunuz..
Sivil hayatta tututanamış adamlar askeriyede uzman veya astsubay olmuş..
Uzun dönem arkadaşlar, sivil hayatta emir veremeyeceği kısa dönem arkadaşların başında ayrıca komutan kesiliyorlar. Bebe yaşındaki ergenliğini henüz üzerinden atamamış hayatın sillesini yemeden atacağınız tokatı yiyecek bu yaratık türü şeyler adamın bayağı bir asabını bozabiliyor..
























Bu kitapların hepsini askerde okudum. Ama öyle sivildeki gibi kitap okuyan adam askeriyede çok da övgü görmez, hatta yerilir. "Bu kadar kitap okuyabiliyorsan çok boş zamanın olsa gerek", "Sen askerlik yapmıyorsun" felan gibi salakça ifadeleri hem diğer asker arkadaşlardan hem de komutanlardan görürsünüz. Bu asker arkadaşlar, her türlü işten her daim kaçmaya çalışan, saat dörtten sonra yatana kadar yaptığı tek iş sigara ve geyik olan arkadaşlar. Yani diğer ifadesiyle belki de sizden fazla boş zamanı olan ancak saçma sapan işlerinden okumaya vakit bulamayanlar. Komutanlar ise, sabah içtimasından sonra bütün gün sigara ve çay içen ve muhabbet eden insanlar. Yani askeriyedeki herkesten daha çok çalışması gerekip daha çok az iş yapan insanlar. Kısacası askeriye bir enteresan yer..
Savaş anlatan romanlarda ortak bir dille savaş dönüşü sivile karışan askerlerin şaşkınlığı anlatılır. Birkaç gündür bende de devam ediyor. Hep askeriyede giydirilen kalıbı yıkmaya çalışıyorum. Buradakilerin orada olanlardan haberi olmadığını biliyorum. Kulağım kiriş arasında, geri çağrılacağım diye korkuyorum. Ve altı ay boyunca neden bu çileye maruz kaldığıma geçerli bir mazeret bulamıyor, çaresizce ve şaşkınlıkla tekrardan aval aval etrafıma bakıyorum. Ben neden tüm düzenimi bozup gittim ve psikolojimi bozup döndüm? Neden insanlığın özünün iyi olduğunu düşünen ben'i kötü olduğuna ikna eden yerde 180 gün kaldım? Gördüklerim, yaşadıklarım ve duyduklarım bu işin ne vatan ne de millet uğruna olduğunu söylüyor bana..

Askerliğin bana kattıkları oldu tabiiki. En büyük katkısı önyargılarımı yıkması oldu. Empati gücümü artırması oldu. Akıllı dediklerim salak, salak dediklerim akıllı çıktı; ama mal dediklerim hiç değişmedi. Türkiye'nin dört bir tarafından insan gördüm ve her bölgesinden iyisini de kötüsünü de gördüm. İznikli, Sinoplu, Ordulu, Diyarbakırlı, Muşlu, Hakkarili, Tokatlı, Sakaryalı on numara arkadaşlarım oldu. Allah izin verirse bir ömür boyu dost kalacağım insanlar. Ama aynı toprağın puşt, pezevenk, üçkağıtçı, düzenbaz, yalancısını da gördüm..

Vesselam ben hep iki yeri merak ederdim: tımarhane ve hapishane. Allah bana ikisini birden gösterdi. Çok şükür, bitti.