28 Haziran 2014 Cumartesi

Stanley Kramer- Judgment at Nuremberg

"Ernst Janning: Judge Haywood... the reason I asked you to come: Those people, those millions of people... I never knew it would come to that. You *must* believe it, *You must* believe it!
Judge Dan Haywood: Herr Janning, it "came to that" the *first time* you sentenced a man to death you *knew* to be innocent."
Judgment at Nuremberg, 1961 yılı Stanley Kramer yönetmenliğinde, İkinci Dünya Savaşı galipleri ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Sovyetler Birliği'nin Nazi Partisi'ni "insanlık suçu, savaş suçları, dünya barışına karşı işlenen suçlar ve savaşa sebep olmak" ile suçladığı ve Almanya'nın Nürnberg şehrinde görülen Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi öncesi 1947 tarihinde görülen Judges Trial'dan esinlenilmiştir. Filmde görülen Feldenstein davası, gerçek hayattaki Katzenberger davasıdır.
Film siyah bir fon üzerine yazan "Overture" yazısı ile açılır. Arkadaki müzikle birlikte 5 dk süren bu sahnenin sonrasında Amerikalı hakimin şehre gelmesiyle film başlar. İçinde olduğu sistemin çarklarını döndürmek zorunda olanlar, sistemin yapıtğı zulümden sorumlu mudur? Sistemin esaretine düşmüş ve bağımsızlığını kaybetmiş yargıda görev alanlar, dönemin kanunlarına uyarak verdikleri kararlardan sorumlu mudur? Zaman ve mekan, yargı kararlarını değiştirir mi? İnsan, ülkesi için iyi şeyler yapmak isterken kötü şeylere alet olabilir mi? Filmde, döneminin şartlarına uyup işlerini yaparak zulme ortak olan yargı mensupları ile bu yargı mensuplarını yargılarken adaletin tarafsızlığı ile döneminin şartları arasında arada kalan bir başka yargı mensubunu seyrederiz. Senaryosu ve oyunculuk ile bir başyapıt haline gelen film, 11 Oscar ödülüne aday olmuş fakat 2 tanesini kazanabilmiştir. Özellikle avukat Hans Rolfe'nin savunmaları ve Dr. Ernst Janning'nin mahkemede konuşması izlenmesi gereken sahnelerdir.
Vurucu sahnelerden birisi avukatın tüm dünyayı suçladığı sahnedir:

Filmin en vurucu sahnelerinden bir diğeri:

Filmin sonunda tüm olanlar hakkında filmi yapanların düşüncesi belki de:

Filmle ilgili tırıvırı:
  • Nürnberg'de çekilmiş.
  • Filmde oynayan birçok oyuncu, konunun öneminden dolayı normal ücret almışlar.
  • Avukat Hans Rolfe rolünde Marlon Brando oynamak istemiş ve yönetmene konuyla ilgili de ulaşmış. Fakat yönetmen, Maximilian Schell'in "Judgment at Nuremberg" adlı bir televizyon yayınında aynı roldeki performansından etkilenerek Brando'ya göre çok bilinen birisi olmasa da rolü ona vermeye karar vermişler. Ve Maximilian Schell, bu rolle Oscar En İyi Erkek Oyuncu almış.
  • Filmde açıklaması yapılan şarkı: Lili Marlen. İkinci Dünya Savaşı'nda ünlenmiş Alman şarkısı. Hikayesi İngilizce olarak burada anlatılıyor. Orijinal sözlerini Birinci Dünya Savaşı'nda Alman asker Hans Leip yazmış, 1938'de Norbert Schultze bestelemiş. Şarkının orijinal ismi Das Mädchen unter der Laterne, Türkçesi ile Lambanın Altındaki Kız. Almanca sözleri ile Türkçeye tercümesi burada yer alıyor.

resim: http://4.bp.blogspot.com/-7CEIqVkY1PE/UdjhSZ0BJ1I/AAAAAAAAJnU/Nkj5bS_7_rE/s1600/judgment+at+nuremberg.jpg

27 Haziran 2014 Cuma

Albert Camus- Mutlu Ölüm/Tersi Ve Yüzü

Kendisini herhangi bir felsefi akımla ilişkilendirmese de absürdizmin öncülerinden kabul edilen Cezayir asıllı Fransız yazar Albert Camus'un ilk iki göz ağrısı: Mutlu Ölüm ve Tersi ve Yüzü.

Mutlu Ölüm

"Mutlu olmak için zaman gerekir, bol zaman. Mutluluk da uzun bir sabırdır. Ve zaman, bizden zamanı çalan para gereksinimi demektir. Zaman satın alınır. Her şey satın alınır. Zengin olmak, hak edildiğinde, mutlu olmak için zamana sahip olmaktır."
Albert Camus'un yazdığı ilk eser olmasına rağmen düzenlemek için üzerinde harcadığı çabalar sonrası istediği kıvama getiremeyince yayımlamamaya karar verdiği ve ancak ölümünden sonra basılabilen Mutlu Ölüm, yazarın yaşadığı gerçekliğin izdüşümü -Cezayir'de çalışması, tüberkulozdan acı çekmesi ve Avrupa'ya yolculuğu- olan ve günlük-vari anlatıma sahip hikayelerden oluşan kısa bir roman. Hikayelerde yazarın hem iç dünyası hem de dış dünyada yaşadıklarından kendisini en çok etkilediğini düşündüğü olaylarla ilgili fikirleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Birçok yazarın ilk eserinde olduğu gibi Mutlu Ölüm, Camus'un sonrasında vereceği eserleriyle inşa ettiği fikir dünyasının belkemiğidir:
"...Mutlu Ölüm'ün krizalitinde Yabancı'nın larvası biçimleniyordu." Jean Sarocchi
Hikayeler sonrası akılda kalan kelimeleri bir araya getirince -yaşam, sakatlık, başkaldırış, intihar, yabancılık, yalnızlık, ölüm- yazarın fikir dünyasının anatomisi rahatlıkla ortaya çıkıyor. Hatta ileriki zamanlarda yazacağı eserlerinin birçoğunun ismini de tahmin etmiş oluyorsunuz.
Albert Camus, kitabı ilk yazdığında üç kısma ayırır fakat daha sonra ikiye indirir: Doğal Ölüm ve Bilinçli Ölüm. Her iki kısmın bitiminde bir ölüm yer alır: ilkinde bir intihar, ikincisinde ise doğal bir ölüm. Tabi, kısım isimleriyle kısım sonu ölüm şekillerini yanyana getirince, tuhaf bir anlam karmaşası varmış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Ancak yazarın diğer eserlerini de elde edebilen okuyucu, aşinalık kazanınca şaşkınlığından geriye birşey kalmıyor. Eserde hikayelerin birbiri ardına düzenli şekilde ilerlemesi ve gelişmesi söz konusu değildir. Zaten yazarı da hikayeleri yazdıktan sonra bir düzene koymakta zorlanır çünkü hikayeler birbirleriyle uyumlu değildir, olay kurgusu iyi örülmemiştir. Fakat kitap, romancıdan dolayı değil yazarının özelliklerini ortaya koyduğu için değerlidir. Yazarın, okuyucusuna iletmek istediği mesajdan dolayı kıymetlidir. Jean Sarocchi'ye göre ise kitabın özeti:
"Nasıl mutlu ölünür? Yani bizzat ölümün bile mutlu olacağı ölçüde mutlu nasıl yaşanır? İyi yaşama ve iyi ölmenin birinci kısmı, para, zaman ve duygusal egemenlik olmadığı için, tersi'dir; ikincisiyse parasal bağımsızlık, zamanı istediğin gibi düzenleme ve kalbin dinginliği sayesinde yüzü'dür."
Yazarın Ağustos 1937 tarihinde kendi aldığı notlarında ise kitabın özetini şöyle yapar:
"Roman: bütünüyle para elde etmeye adayan adam, bunu başarır, mutluluk içinde yaşar ve ölür."
Anekdot olarak belirtelim ki yazarın daha ilk eserinde, hayatında olduğu gibi kadınlarla arası iyi değildir, Sarocchi'nin ifadesiyle:
"Son yazılışta, kadın kahramanların görevlerini yerli yerine oturtmak, izlerini korumak ya da olaya katılışlarını düzenlemek için yazarın harcadığı çaba fark edilir. Sonuç, pek parlak değildir."
Ana kahramanımız, Cezayir'de yaşadığı yoksul hayatında bolca yalnızlık çeken ve bu yüzden yabancılık gören, yaşam ile ölme arasına mutluluğu nasıl sıkıştırabileceği hakkında bolca düşünen Mersault'tur. Zargeus'la tanışması sonrası yollara düşen kahramanımız, Prag ve İtalya'da yaşadığı çeşitli maceralar sonrası tekrardan Cezayir'e döner ve para-mutluluk-ölüm üçgeni içerisinde fikirlerinden bize demetler sunar.
"'...Bir ara serveti dokuz yüz bin franka varmıştı... Ah, ben olsaydım...'
'Ne yapardın,' dedi Emmanuel.
'Küçük bir kulübe satın alırdım, çatının göbeğine biraz ökse sürer ve bir bayrak dikerdim. Böyle, rüzgarın estiği yönü görmek üzere beklerdim.'"
"'Evet,' dedi, 'sonunda hastalığın gelişi birdenbiredir, ama gidişi için zaman gerekir.'"
"...yalnızlık da yoksulluk, korkunç bir yoksulluktu."
"Hafif çökmüş hasır sandalyelerin, sararmış aynalı dolabın ve bir köşesi eksik tuvalet masasının oluşturduğu kötü görünüm, gerçekte var değildi onun için, çünkü alışkanlık her şeyi düzeltip yok etmişti."
"Ama içindeki gerçeği öğrenip emin olma gereksinimi, onuruna düşkünlüğünü unutturuyordu."
"Özgürlük ve bağımsızlık kaygısı, ancak hala umutla yaşayan bir varlıkta duyulur."
"'Beni seviyor musun?' dedi Marthe durduk yerde.
Mersault canlandı birden, kahkahayla güldü.
'İşte çok ciddi bir soru.'
'Yanıt versene.'
'Ama canım, bizim yaşımzıda insan sevmez ki. Karşılıklı hoşlanma vardır, hepsi bu. Daha sonra, yaşlandığımız ve güçsüz düştüğümüzde sevebiliriz. Bizim yaşımızdayken insan sevdiğini sanır. Hepsi bu, daha ne olsun!'"
"Öteki gülümsedi.
'Yoksulsunuz, Mersault. Bıkkınlığınızın yarısı buna dayanıyor. Öteki yarısıysa yoksulluğu saçma bir biçimde kabul etmenize.'"
"Ciddiyetle konuşulmasını sevmiyorum. Çünkü o zaman konuşulabilen tek şey oluyor: yaşamını doğrulama."
"Yalnız zaman gerekiyor mutlu olmak için. Çok zaman. Mutluluk da uzun bir sabırdır zaten. Ve çoğu kez, para aracılığıyla zaman kazanmak gerekirken, yaşamımızı para kazanarak tüketiyoruz."
"Paraya sahip olmak, zamana sahip olmaktır. Bu görüşümde kararlıyım. Zaman satın alınır, her şey satın alınır."
"Yaşamı hiçbir zaman bir sakatın öpücükleriyle kirletmemek gerekir."
"Düşünüyor musunuz Mersault, uygarlığımızın tüm aşalığı ve acımasızlığı, mutlu halkların tarihi olmadığını ileri süren anlamsız bir aksiyomla ortaya konuyor."
"...paraya sahip olmak paradan kurtulmak demektir."
"Kendini sarıp sarmalayan büyük üzüntüyle, Mersault, başkaldırısının, içindeki tek gerçek ve arta kalanınsa yoksullukla gönül hoşluğu olduğunu hissediyordu."
"Gözyaşları patladı. Kurtuluşunun hüzünlü ezgilerinin yüzdüğü büyük bir yalnızlık ve sessizlik gölü genişliyordu içinde."
"Çocuklarım,
Size Viyana'dan yazıyorum. Nasıl olduğunuzu bilmiyorum. Ben yaşamımı gezerek kazanıyorum. Acı bir yürekle pek çok güzel şey gördüm. Burada güzellik yerini uygarlığa bırakmış."
"İnsan insanın gücünü azaltır. Dünyaysa o gücü dipdiri bırakır."
"Düşünceden yoksun güzellikte Tanrısal bir şey vardır."
"İnsanüstü mutluluk bir yana, günlerin eğri çizgisi dışında sonsuzluk diye bir şey görmüyordu. Mutluluk insaniydi, sonsuzluksa gündelik."
"Seçmek gerektiğine, istenilenin yapılması gerektiğine ve mutluluğun koşullarının bulunduğuna inanmak, yanılgıdır küçük Catherine. Önemli olan yalnızca, anlıyorsun ya mutluluk isteğidir, sürekli var olan, kocaman bir tür bilinç."
"Daha uzun ya da kısa süre mutlu yaşanmaz. Mutlu olunur! Bir nokta! Ve ölüm de hiçbir şeyi engellemez- o da bir mutluluk kazasıdır bu durumda."
"Bir hayvan çılgınlığıyla baktığı bu ölümden duyduğu korkunun yaşamdan korkmak anlamına geldiğini anlıyordu. Ölme korkusu, insanın içindeki yaşayan şeye olan sınırsız bağlanmayı açıklıyordu. Yaşamlarını yükseltmek için kararlı davranışlarda bulunmamış olanlar, korkanlar ve güçsüzlüğü yüceltenler, bütün bunlar, ölümden, içine karışmadıkları bir yaşama onun getirdiği yaptırımdan dolayı korkuyorlardı. Hiçbir zaman yaşamadıkları için yeterince yaşamamışlardı. Ve ölüm, boş yere susuzluğunu gidermeye çalışan bir yolcuyu, sonsuzluğa dek sudan yoksun bırakma davranışı gibiydi. Ama ötekiler için, silen, yadsıyan, başkaldırıya olduğu kadar minnete de gülümseyen hoş ve kaçınılmaz davranıştı."

Camus, Albert, "Mutlu Ölüm", Can Sanat Yayınları, Şubat 2014, İstanbul, Çev. Ramis Dara

Tersi Ve Yüzü

"Her sanatçı, benliğinin ta içinde, olduğu ve söylediği şeyi yaşamı boyunca besleyen tek bir kaynak saklar böyle. Kaynak kuruyunca, yapıtın katılaştığı, çatladığı görülür yavaş yavaş. Görünmez akıntının sulamaz olduğu, nankör sanat topraklarıdır bunlar... Bana gelince, kaynağımın Tersi ve Yüzü'de, içinde uzun zaman yaşadığım, anısı beni her sanatçıyı tehdit eden iki tehlikeden, hınçtan ve doygunluktan hala koruyan bu yoksulluk ve ışık dünyasında olduğunu biliyorum."
Albert Camus'un eserinde ifade ettiği gibi, diğer eserlerinin kaynağı Tersi ve Yüzü'dür. Kitap aslında bir derlemedir. Bir kısmında Mutlu Ölüm'de geçen hikayelerin gerçeklerini, yani kendisinin yaşadıklarından bahseder ve bunlar üzerine yorum yapar. Bir kısmında yine hikayeler yazar. Geriye kalan kısmını ise deneme şeklinde yazmıştır. Kitabı her nasıl özetlemek isterseniz isteyin, kaçınamayacağınız iki kelime var: başkaldırı ve basit. Tahsin Yücel'in de yazdığı önsözde ifade ettiği gibi:
"...başkaldırmanın özü somuttur.Camus'de, uyumsuz insan da, Tersi ve Yüzü'nün anlatıcısı gibi, hep somuta bağlanır. Eylemin, erincin hep zamanla, daha doğrusu 'bugünle' sınırlandırılması, niteliğin yerinin niceliğe verilmesi hep somuta bağlılığın sonuçlarıdır. 'Basit' ise 'somut'un temel niteliklerinden biridir."
Tabiiki yine yalnızlık vardır ve ölüm üzerine mülahazalarını okuyacaksınız. Fakat bu sefer Mutlu Ölüm'de hikaye formatındaki mesajın arkasına daha çok sarkacak, daha derine inip köklerine erişebilirsiniz. Önce yaşlı insanlardan başlayacak, ardından lafı söylemek istediklerine getirecektir. Sanırım bu kitaptan sonra fikri olarak artık Albert Camus'un diğer kitaplarını okuyacak fikirsel düzleme erişiyorsunuz. Okuyacaklarınızın ardından daha çok anlam çıkarabilirsiniz.
"Doğal bir ilgisizliği düzeltmek için, sefalete de, güneşe de aynı yakınlıkta bulunan bir noktaya yerleştiirlmiştim. Sefalet güneşin altında ve tarihte her şeyin iyi olduğuna inanmamı önledi; güneş de tarihin her şey olmadığını öğretti bana."
"Şimdi yarın kaygısı duymadan, yani ayrıcalıklı olarak yaşıyorsam da sahip olmasını bilmem. Elimdekilerden, yani hep ben aramadan bana verilmiş olandan hiçbir şey saklayamam. Sanırım, savurganlıktan çok, başka tür bir cimrilikten geliyor bu: varlık fazlalığı başlar başlamaz yok olan özgürlüğün cimrisiyim. Benim için lükslerin en büyüğü bile bir yoklukla birleşmeye hiç ara vermemiştir."
"Kendim için bir kural benimsemişimdir: 'İlkelerini büyük konulara saklamalı insan, küçük şeylerde acıma duygusu yeter.' Ne yazık! İnsan özdeyişleri kendi yaradılışının çukurlarını doldurmak için benimser. Bende, sözünü ettiğim acımanın adı daha çok ilgisizlikti."
"Gerçekten de, insan övmeyi ya da saygı sunmayı bilmeyince, yalnız kendinden kuşku duymasına karşın, kendisini öven kişiyi küçümsediği sanısını uyandırır."
"...toplumun ayırdıklarını yalnızlıklar birleştirir."
"Yalnızlık varsa -benim bilmediğim bir şey bu- bir cennet düşler gibi düşleyebilir insan onu. Herkes gibi ben de düşlerim bazı bazı. Ama iki dingin melek onun eşiğinden hiçbir zaman geçirmedi beni; biri dostun yüzünü gösterir, öbürü düşmanın suratını."
"Ben yalnız şunu belirtmek istiyordum: bu kitaptan bu yana çok yürüdümse de o kadar ilerleyemedim. Çoğu zaman, ilerlediğimi sanırken geriliyordum. Ama sonunda, kusurlarım, bilgisizliklerim ve bağlılıklarım beni hep Tersi ve Yüzü ile açmaya başladığım ve sonradan tüm yazdıklarımda izleri görülen yola, örneğin kimi Cezayir sabahlarında hep aynı hafif sarhoşlukla yürüdüğüm bu eski yola getirdi."
"Bir dil kurma, söylenleri yaşatma yolunda bunca çabaya karşın, bir gün Tersi ve Yüzü'nü yeniden yazmayı başaramazsam, hiçbir şey başaramamış olacağım, işte benim bulanık inancım."
"Yalnız kalmak istemiyordu. Yalnızlığının dehşetini, uzayan uykusuzluğu, Tanrı ile o umut kırıcı baş başalığı duyuyordu şimdiden. Korkuyordu, yalnız insana güveniyordu artık, kendisine ilgi gösteren biricik varlığa bağlanarak elini bırakmıyor, sıkıyor, bu ısrarı doğrulamak için beceriksizce teşekkür ediyordu."
"Dinlenmez olmak; insan yaşlandı mı korkunç olan budur."
"...yarın her şey değişecek, yarın. Birdenbire anlar ki yarın da böyle olacaktır, öbür gün de, tüm öteki günler de. Ve bu çaresiz buluş ezer onu. İşte böyle düşünce öldürür insanı. Bunlara katlanamadığı için öldürür insan kendini ya da, gençse tümceler kurar."
"Ölüm herkesin başında, ama herkesin ölümü kendine göre. Olsun, güneş gene de ısıtıyor kemiklerimizi."
"Kocasını unuttu, ama çocuklarının babasından hala söz eder."
"Ve ben, bu gece, yaşamın belirli bir saydamlığı karşısında hiçbir şeyin önemi kalmadığı için kişinin ölmek isteyebilmesini anlıyorum. Bir insan acı çeker, mutsuzluk üstüne mutsuzluğa uğrar. Katlanır bunlara, yazgısını benimser, iyice yerleşir içine. Saygı görür. Sonra, bir akşam, hiç: bir zamanlar çok sevdiği bir dostuna rastlar. Dostu biraz dalgın konuşur onunla. Eve dönünce, adam kendini öldürür. Sonra gizli dertlerden, bilinmeyen acılardan söz edilir. Hayır. İlle de bir neden gerekirse, dostu kendisiyle dalgın konuştuğu için öldürmüştür adam kendini. Böyle işte, dünyanın derin anlamını duyar gibi olduğum her seferde, onun basitliği şaşırttı hep beni."
"Evet, her şey basit. İnsanlar karıştırıyor işleri. Masal anlatmasınlar bize. Ölüm mahkumu için 'Topluma borcunu ödeyecek', demesinler, 'Kafası kesilecek,' desinler. Hiç önemli değilmiş gibi görünüyor. Ama ufak bir ayrım var arada."
"Sıkılmadığım bir ülke bana hiçbir şey öğretmeyen bir ülkedir. Böyle tümcelerle kendimi güçlendirmeye çalışıyordum."
"Cezayir kentinin dışında,kapıları kara demirden,küçük bir mezarlık vardır.Sonuna kadar gidildi mi,vadi görünür,vadinin ardındada körfez.Denizle birlikte göğüs geçiren bu sunu karşısında uzun uzun düşlere dalınabilir.Ama insan geldiği yoldan geri dönerken 'Tükenmez üzüntüler' diye bir yazı bulur.Bereket versin,idealistler var da her şeyi yoluna koyuyorlar."
"Yaşam kısadır ve insanın zamanını yitirmesi günahtır. Canlı bir insanım, öyle derler. Ama canlı olmak da insanın canlılıkta kendini yitirdiği ölçüde gene zamanını yitirmesidir. Bugün bir duruştur ve yüreğim kendi kendini karşılamaya gidiyor. Gırtlağıma gene bir iç sıkıntısı sarılıyorsa, bu ele gelmez anın parmaklarım arasında cıva incileri gibi kayıp gittiğini duyduğum içindir."
"Büyük yüreklilik, ölüme olduğu gibi ışığada gözlerimizi kırpmadan bakabilmek demektir."

Camus, Albert, "Tersi Ve Yüzü", Can Sanat Yayınları, Şubat 2014, İstanbul, Çev. Tahsin Yücel

resim: http://4.bp.blogspot.com/-PtGp5rbUntU/UWnXbWrWWZI/AAAAAAAAHPQ/UWXSKvI8Fdw/s1600/kafkaokur_albert_camus2.jpg

26 Haziran 2014 Perşembe

Malik Bendjelloul- Searching For Sugar Man

"Rodriguez: Thanks for keeping me alive!"
Şimdi size basit olan fakat imkansız gözüken bir hikaye anlatacağım. Bir adamın varlığını düşünün. Müzik yapmanın menbaı olan memlekette yani Amerika'da yaptığı amele işlere ek olarak müzik yapsın. Albüm çıkarsın ve bu albümünü belki de sadece altı kişi satın alsın. Ve müzik kariyeri daha fazla yürüyemesin. Ancak bu sırada yaşadığı yerden binlerce mil uzaklıkta despotlukla yönetilen ve herşeyin yasak yediği bir ülkede aynı albümü, yarım milyondan fazla satsın, her evde bulunsun, dillerden şarkıları düşmesin, hatta daha da ileri gitsin ve ülkedeki devrimin sesi soluğu olsun, ilham kaynağı haline gelsin. Fakat bu ülkede kimse bu adamın kim olduğu hakkında hiçbir şey bilmesin, adam tamamen muammaya dönüşsün ve hakkında bilinen tek şeyin farklı rivayetlerde farklı şekillerde anlatılan intihar ettiği olsun. İnanılır gibi değil; dünyanın bir ucunda sosyal katmanların alt tabakalarında bir şekilde hayat mücadelesi sürdürürken diğer ucunda üst tabakalarında namın yürüsün. İnanın, evet böyle birisi var: Sixto Rodriguez. Meksika kökenli, Amerika'da albümleri hiç satmaz iken Güney Afrika'da Elvis Presley'den daha ünlü olan Amerikalı şarkıcı.
İşte meçhul olduğu ülkeden yani Güney Afrika'dan iki insan, Stephen 'Sugar' Segerman ve Craig Bartholomew Strydom, bu meçhul adam hakkında birşeyler bulabilmek için yola çıkıyorlar. Bu arama süreçi, süreçte yaşadıkları ve bulabildikleri herşey belgesel haline getirilmiş: Searching for Sugar Man. Aldığı onlarca ödüle bakmadan herkesin 'ben de izledim' demesi gereken bir eser:
"I hope you're able to see this film. You deserve to. And yes, it exists because we need for it to." Roger Ebert(1)
Belgeselde çalan Rodriguez'in şarkıları:
Bence belgeselin en iyi sahnesi:

Sanatçı dediğin adam budur:
  • Oscar törenine film yapımcılarının başarısını gölgelememek için katılmaz. Hatta ödülü kazanırken kendisi o sırada uyuyakalır.(2)
  • Belgesel sonrası albümleri tekrardan basılmış, dünyanın en büyük salonlarında bütün biletlerin birkaç dakikada bittiği konserler vermiş olmasına rağmen hala 40 yıldır yaşadığı evde yaşamaya devam etmektedir.(3)
  • Belgeselde ilkten gözükmek istemez fakat fazla ısrar üzerine kabul eder: "His kids told me [Malik Bendjelloul] I  could probably meet him, but I shouldn't get my hopes up about an interview. I went to Detroit every year for four years. He didn't agree to be interviewed until my third visit. I think he only changed his mind because he felt kind of sorry for us. He saw how hard we were working and was like, 'I think I better help these guys.'"(4)
Belgeselle ilgili tırıvırı:
  • Kaynak kesintisinden dolayı filmin sonu yönetmenin IPhone'una indirdiği bir uygulama ile çekilir. (5)
Bunu izlemeyeni ileride dövecekler. Ben söyledim. Sonra söylemedi felan demeyin.

resim: http://graphics8.nytimes.com/images/2012/07/27/arts/27SUGAR_SPAN/27SUGAR_SPAN-articleLarge.jpg
(1) http://www.rogerebert.com/reviews/searching-for-sugar-man-2012
(2) http://en.wikipedia.org/wiki/Sixto_Rodriguez#Searching_for_Sugar_Man
(3) http://www.rollingstone.com/music/news/rodriguez-10-things-you-dont-know-about-the-searching-for-sugar-man-star-20130328
(4) http://www.rollingstone.com/music/news/rodriguez-10-things-you-dont-know-about-the-searching-for-sugar-man-star-20130328
(5) http://www.imdb.com/title/tt2125608/trivia?item=tr1875911

23 Haziran 2014 Pazartesi

Oliver Stone- Wall Street

"Greed, for lack of a better word, is good. Greed is right. Greed works. Greed clarifies, cuts through, and captures, the essence of the evolutionary spirit."
İnsanların zihinlerini bulandıran ve komplo teorisi olmuş ya da olma potansiyeli yüksek konulara eğilim gösteren Oliver Stone'un 1987 yapımı filmi, yaptığı spekülasyonlarla şirketlerin batmasına ve insanların işsiz kalmasına sebep olan Wall Street üzerine eğilen filmlerin ilklerinden biridir. Film, zengin olma konusunda sabırsız bir gencin kestirmeyi ararken yolunun bir Wall Street dahisinin kapısına çıkmasıyla başlar. Ve sonrasında Wall Street'in karakteristik özellikleri perdeye aktarılır. Film, kapitalizmin kavga sebebini ve mücadele şeklini resmeder. İçten içe sosyalist mesaj kaygısı taşır. Filmin yarattığı Gordon Gekko, günümüzde hâlâ Wall Street godamanlığını en iyi yansıtan hayali karakterdir:
"How much is enough? The kid keeps asking the millionaire raider and trader. How much money do you want? How much would you be satisfied with? The trader seems to be thinking hard, but the answer is, he just doesn't know. He's not even sure how to think about the question. He spends all day trying to make as much money as he possibly can, and he cheerfully bends and breaks the law to make even more millions, but somehow the concept of "enough" eludes him. Like all gamblers, he is perhaps not even really interested in money, but in the action. Money is just the way to keep score."(1)
En iyi sahnesi -ki bu filmin en fazla yapılan alıntısıdır- Gordon Gekko'nun bir şirketin başkanıyla hissedarların bir toplantısında yaptığı konuşmadır:

Bazı tırıvırı:
  • Filmdeki Sir Larry Wildman karakterinin sadece şirket alımı ve yeniden inşaası yapan Hanson PLC'den Sir Gordon White'ı yansıttığı düşünülüyor.(2)
  • En İyi Aktör ve En Kötü Yardımcı Aktris Oscar ödüllerinin ikisini birden alan tek film.(3)
  • Filmde geçen hayali şirket Anacott Steel, 1929 market çöküşünde batan Anaconda Copper şirketine gönderme yapıyor olabilirmiş.(4)
  • Filmde yer alan Gordon Gekko'nun ünlü konuşması Ivan Boesky'nin 1986 yılında California Üniversitesi'nde yaptığı konuşmadan esinlenilmiş. Konuşmasında Boesky, "Greed is all right, by the way. I want you to know that. I think greed is healthy. You can be greedy and still feel good about yourself." diyor.(5)
  • Gordon Gekko, 1985 ticaret skandalına karışan Owen Morrisey, Dennis Levine, Ivan Boesky, Carl Icahn, sanat koleksiyoncusu Asher Edelman, ajans Michael Ovitz ve Oliver Stone'un bir araya gelmesinden oluşmuş.

resim: http://assets-s3.rollingstone.com/assets/images/gallery/500x595/b64d9d0082594c796768a27960cfea6da01ff74b.jpg
(1) http://www.rogerebert.com/reviews/wall-street-1987
(2) http://www.imdb.com/title/tt0094291/trivia?item=tr0779592
(3) http://www.imdb.com/title/tt0094291/trivia?item=tr0779732
(4) http://www.imdb.com/title/tt0094291/trivia?item=tr0779806
(5) http://www.imdb.com/title/tt0094291/trivia?item=tr0759285
(6) http://articles.latimes.com/2008/oct/05/entertainment/ca-wallstreet5

21 Haziran 2014 Cumartesi

Annie Murphy Paul- What We Learn Before We're Born

"[Babies] are being introduced to the characteristic flavors and spices of their culture’s cuisine even before birth."
Soru gayet basit: Öğrenme ne zaman başlar? Herkesin buna bir cevabı vardır. Bazısı belli bir yaş sonrası bazısı ise doğduktan hemen sonra diyecektir. "Origins: How the Nine Months Before Birth Shape the Rest of Our Lives" adlı kitabın yazarı Annie Muurphy Paul'un cevabı ise; doğmadan önce. Annie konuşmasında çeşitli örnekler sunarak bize doğmadan önce, henüz anne karnında iken öğrenmeye başladığımızı anlatıyor. Sunum olarak eksik olsa da ilginç bulacağınızı düşünüyorum.

Daha Büyük Yollar İnşa Etmek

Trafik, çevre kirliliği ve küresel ısınma gibi çağımızın büyük sorunlarından birisi. Zamanımızın insanlarının yaşadıkları yer ile çalıştıkları yer arasında mesafeler var ve insanlar bu mesafeleri aşmak için ya kişisel arabasını ya da toplu taşımayı tercih ediyorlar. Ayrıca çağımız insanı, gezmeyi, bir yerleri görmeyi, ziyaret etmeyi geçmişe oranla daha fazla seviyor ve yapıyor çünkü imkanları buna müsade ediyor ve onlar da imkanlarını buna yönlendiriyor. Bu yüzden eskiye oranla yollarımız daha çok oranda aşınıyor ve daha fazla trafikle içiçe zaman geçiriyoruz.
2013 resmi rakamlarına göre İstanbul'un nüfusu 14 milyon 160 bin 467 kişi (1) ve Karayolları Müdürlüğü'ne 3 milyon 178 bin 390 araç kayıtlı (2). Bu kadar aracın yola çıktığı bir yerde trafiğin hep var olması doğaldır. Ve bu durumda sokaktaki vatandaştan en üst yönetim kademesine kadar akıllara gelen ilk çözüm daha fazla yol yapmak. Bundan dolayıdır ki seçim günü gelip çattığında bizim ülkemizde hükümetler, yaptıkları ve yaptırdıkları duble yollarla övünüyorlar.
Peki fazla yol yapmak trafik sorununun çözümü müdür? Wired'da yer alan bir yazıya göre değil. İki ekonomist, Toronto Üniversitesi'nden Matthew Turner ve Pennsylvania Üniversitesi'nden Gilles Duranton, 1980-2000 yılları arasında Amerika'nın farklı şehirlerinde yapılan yolları ve aynı periyodda sürülen toplam mesafeleri karşılaştırır. Yaptıkları araştırmaya göre; 1980-1990 yılları arasında bir şehirde yolların kapasitesi %10 oranında arttığında sürüş mesafesi %10 oranında artıyor. 1990-2000 yılları arasında aynı şehirde yolların kapasitesi %11 oranında artırıldığında sürüş mesafesi %11 oranında artıyor. Çıkardıkları netice: yeni yollar yeni sürücüler yaratıyor ve sonuç olarak trafik yoğunluğu aynı kalıyor.(3) Yani insanlar, yolculuk sınırları genişledikçe daha çok yolculuk ediyorlar. Araştırma Paris örneğini veriyor: yollar azaltıldı ve kapasitesi düşürüldü, son yirmi yılda toplu taşıma kapasitesi %20 artırıldı. Sonuç;
"Driving in Paris was bad before," said Duranton. "It’s just as bad, but it’s not much worse."(4)
Çağımızın büyük sorunlarından biri olan trafiğe, kolay çözüm yolu gözüken daha fazla yol inşa etmek çözüm olamıyorsa bu sorunu nasıl çözeceğiz? Yazının devamında Turner ve Duranton'un 'sıkışma ücreti'ni, ingilizcesi ile congestion pricing, önerdiği yazıyor. Diğer ifadesiyle yapılması gereken talebin fazla olduğu vakitlerde, örneğin iş çıkış saatlerinde, yol ve park ücretini artırmak. Bu sayede insanlar toplu taşımaya yönelir, kişisel araçları yerine toplu taşıma araçları ile işe gider-gelirler. İşlerini daha çok planlar, gereksiz yere ve fazladan yolları işgal etmekten vazgeçerler. Kişisel araçlarını tercih ettiklerinde daha hızlı hareket edip otoparklardan daha erken ayrılarak daha az yer işgal ederler.
Yazı, yolların kapasitelerini azaltıp toplu taşımayı artırmanın trafik yoğunluğunu azalttığına örnek olarak Paris'in yanında Seul'u ve San Francisco'yu gösteriyor. Sıkışma ücretinin başarılı olduğu yerler için Londra, Stockholm ve Singapur'u örnek veriyor. Türkiye'de uygulanabilir mi ve uygulansa işe yarar mı, bunu yöneticilerimize bırakıyoruz.

Okumak isteyen için makalenin adresi.

resim: http://www.sigortadukkanim.com/blog/wp-content/uploads/2012/03/trafikte-yol-durumu-takibi.jpg
(1) http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=1595
(2) http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=1581
(3) http://www.wired.com/2014/06/wuwt-traffic-induced-demand/
(4) http://www.wired.com/2014/06/wuwt-traffic-induced-demand/

15 Haziran 2014 Pazar

Yönetici Olarak Atamak

Linkedin'de bir makaleden esinlenerek yazılmıştır.
Doğanın kanunudur, işinizde iyi çalışan elemanınız uzun bir süredir sizinle çalışıyor ve işinin de hakkını veriyorsa ilk boşalan yönetici pozisyonuna bir süredir olmayı beklediği ve beklediğini düşündüğünüz yönetici olarak kendisini atamanızı ister. Çünkü çalışanınız, yönetici olmayı hakkı olarak görür ve siz de atama ile çalışanınızı ödüllendirmeyi düşünürsünüz. Bu sayede hem çalışanınızı tatmin etmiş olup işinizde tutmuş olur, hem de çalışanınızdan daha yüksek bir yararlılık sağlayacağınızı hayal edersiniz. Fakat her iyi çalışanınızı yönetici yapmak sonrası, hem çalışanınız hem sizin için umduğunuz kadar güzel ol/a/mayabilir. Gitmemesi için neler yapmak gerek? Sanırım, bir işveren yada İK çalışanı olarak sormamız gereken soruyu sorduk. Evet, bu sorunun bir çözümü var mı? Ve daha fazla dallandırmadan çözüm nedir? Şimdiye kadar öğrendiklerim ve tecrübe ettiklerim sağduyusunda önereceğim çözüm şöyledir:
  1. Çalışanınızın gelecek hedefini bilmelisiniz. Çalışanınız yönetici olmak istiyor mu? Eğer olmak istemiyorsa, mutlu olacağını düşündüğünüz bir şeyle mutsuz edebilirsiniz. Yönetici olmak istemiyor ve işinde de iyi ise işini sürdürmesine izin vermek, sizin için çok daha kârlı olabilir: hem işleyen çarkı bozmamış olursunuz, hem kısıtlı olan yönetici kotasına yönetici olmayı hedefleyen işinde iyi bir başka çalışanınızı getirerek iki çalışanınızı birden mutlu edersiniz. Yönetici olmayı hedeflemeyen iyi çalışanınızın fikirlerinin önünü açın, imkanlar tanıyın; böylece diğer çalışanlarınıza, yönetici olamasalar da şirketinizde geleceklerinin aydınlık ve parlak olduğu mesajını verirsiniz.
  2. İşinde iyi olan ve yönetici olmayı hedefleyen her çalışanınızı yönetici yapamazsınız. Şu anki işinde iyi olması, yöneticilikte de iyi olacağı anlamına gelmez. Yöneticilik kabiliyetini değerlendirmelisiniz. Sadece geçmiş performansına bakarak iyi bir çalışan olduğundan dolayı yönetici de olabileceğine karar veremezsiniz. Birden 12 adama liderlik etmesini istemeden 3-4 adama liderlik edeceği bir projeyi emanet ederek liderliğini test edebilirsiniz. Liderliğe yatkın değil ise ve yönetici olarak atama yaparsanız hem iyi işleyen işinizi bozabilir hem de verimli bir çalışanınızı verimsiz hale getirebilirsiniz. Çalışanınıza, hedefinden uzaklaştırıyor resmi de vermemek için liderlik özelliğini geliştireceği projeler verin, liderlik eğitimlerine gönderin, seminerlere katın, sunumlar yapmasını sağlayın. İleride boşalacak bir yönetici pozisyonuna yavaş yavaş yetiştirin, yani yönetici olabileceği konusunda göz kırpın.
  3. Çalışanınız işinde iyi, yöneticilik hayaline sahip iseödül olarak sizin ona bunu vermenizi bekliyor. Yönetici olarak atadıktan sonra çalışanınızı, bir şekilde çözebileceğini düşünerek sorunlarıyla başbaşa bırakıp terk etmeyin! Destek olun, yalnız bırakmayın. Liderlik eğitimlerine devam ettirin, seminerlere katılmasını sağlayın. Liderlik özelliğinin pekişmesini ve gelişmesini sağlayın. Çünkü kötü bir yönetici ortalama bir şirketin yıllık gelirinin %7'sine mal olur.(1)
NOT: Bunları yazan ben, ne bir yöneticiyim ne de bir İK çalışanıyım. Ama biliyorum ki her ikisi veya ikisinden biri olsa idim bu makale sonrası onay seçiminiz farklı olacaktı. Bu da bir başka yazımın konusu olsun..

(1) Caroline Samne, "Did I make a mistake in promoting this person?!"15.06.2014, <http://www.linkedin.com/today/post/article/20140614210718-15449271-did-i-make-a-mistake-in-promoting-this-person>

8 Haziran 2014 Pazar

Wes Anderson- The Grand Budapest Hotel

Inspired by the Writings of STEFAN ZWEIG.
"M. Gustave: You see, there are still faint glimmers of civilization left in this barbaric slaughterhouse that was once known as humanity. Indeed that's what we provide in our own modest, humble, insignificant... oh, fuck it."
Wes Anderson'un daha önce hiçbir filmini izlemedim. Sanırım en iyi filmiyle başlangıç yapıyorum. Tamamen zevkli ve dopdolu geçen, eğlenceli diyaloglarıyla neşelendiren, özellikle sahnelerindeki renk seçimleriyle sizi büyüleyen bir 100 dakika. Muhteşem bir kadro ile size masalsı havada hikayeyi anlatan film, bir başyapıt olarak arşivlenmeyecek olsa da bir adım öne çıkan sahnelerini birden fazla kez izlemek için arşivde kendine yer açacaktır.

Film hakkında birkaç triviri:
  • Filmde bahsedilen hayali Zubrowka Cumhuriyeti'nin ismi Polonya vodkası Zubrowka'dan geliyormuş. (1)
  • Bill Murray'in filmde oynadığı karakterin, Monsieur Gustave H, Macarca "Mi van?" şeklinde okunabiliyormuş ki "naber?" anlamına geliyormuş. (2)
  • Hotelin dışı Grandhotel Moskva-Pup'dan ilham alınacak tasarlanıyor. Hotelin iç sahneleri Görlitz'de depo olarak kullanılan Gorlitzer Warenhaus'da çekiliyor. (3)
  • Burada filmde yer alan mekanlarla ilgili gerçekler hakkında bilgi var.

NewYork Times'dan A. O. Scott'un yorumu, filmin kurgusunu özetliyor:
"Hitler and Stalin don’t exist in this kingdom of make-believe, but sudden eruptions of violence and the offhand mention of tragic happenings point toward a profound darkness just outside the frame. Mr. Anderson is no realist. This movie makes a marvelous mockery of history, turning its horrors into a series of graceful jokes and mischievous gestures. You can call this escapism if you like. You can also think of it as revenge."(4)
The Inquirer'dan Steven Rea'nın görüşü, filmin işleyişini ifade ediyor:
"The film (production design, Adam Stockhausen; cinematography, Robert Yeoman) is a pastel-colored dream of Between the Wars elegance, of some imagined central European alpine world, with its wedding-cake architecture, its funiculars and funny names, its Sochi-worthy ski-and-sled chase."(5)
Filmdeki karakterlerin kısaca tanıtılması:

Sahne arkası:

Filmin en iyi sahnelerinden birisi:

Have fun.

(1) http://www.imdb.com/title/tt2278388/trivia?item=tr2129438
(2) http://www.imdb.com/title/tt2278388/trivia?item=tr2039568
(3) http://www.swide.com/art-culture/is-the-grand-budapest-hotel-real-tour-of-the-locations-in-karlovy-vary-and-gorlitz/2014/03/09
(4) http://www.nytimes.com/2014/03/07/movies/wes-andersons-grand-budapest-hotel-is-a-complex-caper.html?smid=tw-nytmovies&seid=auto&_r=1&gwh=8549A3311A2EFA4A26062D9A155527C4&gwt=regi
(5) http://www.philly.com/philly/entertainment/movies/20140314_Anderson_at_his_best_in__Grand_Hotel_Budapest_.html?c=r

2 Haziran 2014 Pazartesi

Cahit Zarifoğlu- Bir Değirmendir Bu Dünya/Zengin Hayaller Peşinde/Yaşamak/Yedi Güzel Adam

Bir Değirmendir Bu Dünya

Kitap, 1977-1984 yılları arasında yazarın döneminin çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan aktüel ve siyasi bilhassa İslam alemi ile ilgili güncel yazılarının bir araya getirilmesidir.
"Güneş birden bire kara bulutun ucundan, baskıya karşı bir başkaldırıyı hatırlatarak saçını çıkarıyor... Bu, size neler çağrıştırdı bilemiyorum. Ben, bende olup bitenleri, kurt kapanlarıyla dolu labirentimi, kara bulutumu, saçını çıkarmasını beklediğim güneşimi, kendi değirmenimi enine boyuna anlattım gibiyim. Siz de kendi labirentinizde çıkmazlarda yanılıp dönerken bakarsınız karşı karşıya geliveririz. Selâmlaşmamız, kucaklaşmamız, deneyimlerimizi birbirimize aktarmamız ve çıkışı birlikte bulup labirenti deneycinin başına indirmemiz için belki de güçbirliği yaparız. Bundan böyle, ne dersiniz?"
"Buyuruyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
-Kalbinde zerre miktarı iman olanın cennete gireceği umulur.
Bu müjdeyi duyan sahabe sorar:
-Ya Resulallah, zerre miktar iman nedir?
-Bir Müslüman vakit namazlarından birini elinde olmadan kaçırır, bir sonraki namazın vakti girdikten sonra hatırlar da, bundan dolayı kalbine şiş saplanmış gibi olursa, onda zerre miktar iman vardır."
"Biz kendimizi hep doğru yoldan ayrılmamış kabul eder ve dünyanın bir imtihanhane olduğunu hep başkaları için düşünürüz."
"Acaba, sadece İslam'ın buyrukları doğrultusunda kalmaya azami dikkat ederken, yanıldığımız, haksızlık ettiğimiz, tavizkar davrandığımız, korkaklık ettiğimiz, ya da tecavüzkar olduğumuz haller olmamış mıdır? Oturalım ve düşünelim."
"'OKU' emri, anlamını bilmeden okumak olmamalıydı. Anlamı kavranmadan okunacak bir şey hayata uygulanamaz, yaşanamazdı."
"Hayalimin ayağı yere değmiyor henüz. Onun gerçekleşmesine dayanacak, onun yükünü kaldıracak topraklarım yok. Sözle ve kılıçla düzeltmeye başladığım an kendimi kıracak, kendimi doğrayacağım."
"Zira maddeci kalıplarla şekillenen batı insanı, olumsuzdan duyduğu rahatsızlıkları telafi için ya aşırı duygusallığa, fanteziye, bütün değerleri toptan inkara (Bohemlik, hippilik, uyuşturucuların verdiği hayal alemi) saplanmakta, ya da kesin sükutu (intiharı) arayıp bulmaktadır."
"Hazret-i Ömer radıyallahu anh şöyle dedi:
-Arkadaşlarınızı namazda arayın. Bulamayınca ziyaretlerine gidin. Hasta ise geçmiş olsun deyin. Sağlam iseler (namaza gelmedikleri için) darılın."
"Televizyon bütünüyle Müslümanların kontrolünde olacağı günlere kadar, onu bir torbaya koyup ağzını mühürleyin. Aksi halde hep mes'ul olacaksınız."
"Meseleyi küçücük kalmış topraklarımız içinde ve sadece iktidardakilerin gitmesi-kalması şeklinde gördüğümüz sürece iri bir adım atamayacağımızı biliyoruz."
"Alman Şairi Rilke, Malte Lavrids Brigge'nin Notları isimli eserinde 'Burası yaşanacak yer değil, ölünecek yer' diye nitelediği Paris'te hastaneler semtinde uzun uzun dolaşır ve düşünür."
"Denmiştir ki küfrün sürüp gitmesi mümkündür de zulmün istikbali yoktur. O muhakkak sükut eder, zalimler cezalarını bulur."
"Kum saati bir kere daha boşaldı. Sabır ve şehidlik iki sadık dost gibi ağırlanıyor körpe yüreklerde, dev gibi dağları dolanan yiğitlerde.
Akşamlar nasıl ağır.
Sabahlar nasıl zinde.
Bugün bir kere daha tanklar bir kağıt gibi yırtılacak, kamyonlar ganimet alınacak."
"...ibadetin de aralıksız oluşunu hatırlatıyor. Düşmanla tamamen karşı karşıya olunan harp şartlarında namaz saati gelince, bir grubun düşmanla çarpışırken, diğer bir grubun 'korku namazı' tabir olunan şekle uygun olarak, imama sadece birer rekat uyarak namaz kılmaları, ibadetin terkedilmezliğinin çok çarpıcı bir örneği.."
"Ankara büyük şehirdir. Yıllarca yaşayınca onunla dolar ve çevrenle ilişkilerinin içinde kaybolursun. Fakat İstanbul’a bir temas, birkaç günlük bir gezi, Ankara’daki hayatını basitleştiriverir. Ve görürsün ki kocaman bir kasabadır orası."
Zarifoğlu, Cahit, "Bir Değirmendir Bu Dünya", Beyan Yayınları, İstanbul.

Zengin Hayaller Peşinde

Eser, yazarın dönemin gazete ve dergilerde yayınlanan düşünce ve sanat yazırlarının bir araya getirilmesidir.
"Yazar olmanın bir reçetesi yok benim elimde. Faulkner'a sorduklarında 'yüzde 99 yetenek, yüzde 99 disiplin, yüzde 99 çalışmak' diye cevap vermiş. Bu da galiba tanımlanamayışın en iyi tanımlarından biri."
"O[ilham], insanın yapısındaki ateşi, suyu, havayı ve toprağı; ilahi teklif önünde, denge içibde tutmakla ortaya çıkabilir... Demek istiyorum ki ilham şiddetle duyulan bir öfke, açlık, cinsi heves anlarındaki hal değildir."
"Korku ve paniğin mantığı yoktur ama sebepleri vardır. Ne var ki bunları korkunun sahibinden öğrenemeyiz."
"Bir zamanlar parlak şekilde yaşanmış ahlakın, bildiğimiz ya da sezebildiğimiz prensipleriyle bakınca, büyük şehrin insan isteklerine verebildiği cevapların ilkel boyutlarda kaldığını, toplumları içten içe ortaçağ Avrupa insanının dar açılı perspektifine çektiğini ve bunu konfor merakı, moda ve çabuk varılan hazlarla perdelediğini anlıyoruz."
"Rilke'nin; büyük şehir korkusu, mücerret korku, yokluk, ölüm gibi temaları işlediği bu eserde [Malte Laurids Brigge'nin Notları], insana mistik amaçlar hiç olmazsa endişeler var gibi gelir. Oysa Rilke, Hristiyani esinlemeler, katı ya da abartılmış felsefi düşünceler üzerine kurulmuş Alman edebiyatına bir tepki gibi çıkar. İlgiyi birey çemberi içine hapseder."
"Malte olaya metafizik bağlantılar içerisinde bakabilse, korkusu, insanların gafletinin büyüklüğünden doğsa, akıbetlerine duyduğu endişeye tasavvufi anlamda hayret de eşlik etse, bunlar ona iç bağlanışında daha güzel dereceler verebilir ve yol katederdi. Odasına çekilişi bir hicret olurdu. Oysa ondaki tedirginlik kalabalık fobisi şeklinde ortaya çıkıyor."
"[Üstad Necip Fazıl] Konuşurken, jesti, ses tonu, mimiği, heyecanı ile hayret zinde. Ancak ayağa kalkıp yürümeye başlayınca biraz yaşlanıyor."
"Mutlu ve müspet kelimelerle dolu eserlere kötümserliğin sızması, kelimelerin, sanatkarın içini tarayıp gelmesinden kaynaklanıyor."
"Galiba yola bir duvar ördük ve onu önümüzü göremeyecek kadar yükselttik."
"Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Bununla da kalma, uyuşup kaldığın izbeden ayrıl, insanların arasına karış ve onların öbek öbek toplandıkları ağaç diplerini, tarlaları, çölleri, yemek meclislerini, sohbet halkalarını şereflendir. İnsan zihinlerinden, kalblerinin sokaklarında, bazen bir atlı, bazen hülyalı bir aşık, bazen bir meczub, bazen bir dert kirpisi, bazen bir düş, bazen bir vaha, bazen bir yıldırım, bazen bir yumruk gibi geç."
"Geniş düşünüp büyük yazılamıyor. Düşünce alışverişi yerine, iddialar, bu iddiaların tez elden gerçekleşmesi arzuları ve başka görüşlere hayat hakkı vermeme arzuları, dergilerin tutumuna da yansıdıkça, kapalı ve bağnaz topluluklar ve bunların çevresinde oluşan kapalı okuyucu kümecikleri meydana geliyor."
"Derler ki büyük alman şairi Goethe yazdığı bir eser sayesinde intihar etmekten kurtuldu... Verter'i yazarak canını kurtaran Goethe, onunla birçok gencin hayata veda etmesine yol açtı. Büyük bir zeka.. Ama kendi egoizmi içinde, başkalarının hayatını hiçe sayışı ile ne kadar cüce..."
"Saf ve dalaveresiz bir su bulunabilse de onun üzerine eğilip yüzümüzü arayabilsek. O zaman nasıl eğri büğrü, hülyalı ve aldatılmış olduğumuzu göreceğiz. Acaba çamurda kaç adım yürüdük? Kuru topraklar nerede?"
"Bir bayan sinema artistine sormuşlar, batıl itikatların var mı diye. 'Evet var' demiş, 'bir işe başlarken bismillah derim'."
"Maymunlardan meydana gelen bir ordu ile aslanlardan meydana gelen bir ordu arasında bir orman harbi patlak verdiğinde herkes reyini aslanlardan yana vermeye hazırmış... maymunlar kazanmış savaşı. Aslanlar mağlubiyet sonrası değerlendirmesi yaparlarken, büyükler meclisi üyelerinden en bilgesi, 'Niçin mağlup olduk' sorusunu şu şekilde cevaplandırmış:
-Maymunların askerini bir aslan, bizim askerimizi de bir maymun idare ediyordu."
"Müslümanın yenilişi tarihe sığacak gibi değil."
"Hazret-i Ali radıyallahu anh şöyle diyor: 'Ey Kümeyl, ilim maldan hayırlıdır. Çünkü malı sen koruyacaksın, fakat ilim seni korur. İlim hakim, mal mahkumdur. Mal sarfetmekle azalır, ilim sarfiyatla çoğalır.'"
"Ne vardı acıyı böylesine sevecek!.. Acıya bu kadar tutkun olmasaydık ayrıldıklarımıza duyduğumuz bu kadar özleme rağmen hareketsiz kalmazdık."
"Binlerce yıllık bir geçmişi ve doğaüstü bir takım yasaları varmış gibi algılanan ve önemsenen Nobel Hristiyanlığın 'Günah çıkarma' usulüne dayanıyor. Buluşları ile kardeşi dahil yüzlerce insanın ölümüne sebep olan bir bilim adamı, günahlarına kefaret olsun diye servetinin kendi adını taşıyan bir vakıfta toplanmasını ve bununla her yıl çeşitli dallarda ödüller dağıtılmasını vasiyet ediyor."
Zarifoğlu, Cahit, "Zengin Hayaller Peşinde", Beyan Yayınları, İstanbul.

Yaşamak

Yazarın hatıralarını da aktardığı günlüğüdür.
"ne çok acı var."
"...vurulduğunda genç bir aslanı andıran enerji dolu silahı durgunlaşıyor ve süvari boylu boyunca yerde yatan bir at gibi sahibinin başucunda bekliyor."
"Bakıyor çok koyu gölgelerle geçen karanlığı görüyorum."
"fakirdiler. yiyemedikleri zaman başkalarında bol bol bulunduğunu düşünmezlerdi bile. kendilerinde bulunmadığına dair bilgileri vardı sadece."
"...bir dostun deyimi ile modern haçlılar olan turiste ve onun yıkımına karşı bizi çökertmeyen yine de köylümüzdür."
"inandığın bir harekette, yanındakilerin kararlılığını kritik anlarda anlamaktan Allaha sığın."
"Neden böyle hayvanlarla uğraşıyor, onları kendinize muhatap ediniyorsunuz diye sordum.
-İnsanın hayvandan yüce olduğunu kanıtlıyoruz böylece diye cevap verdiler."
"Bize ağır gelen kendimizdir."
"Zulmedince kendim
Lutfedince sen
Seni andım hamdettim sana taptım."
"karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalayarak eğildi: 'arkadaşım' dedi, 'şimdi sen bana tam beş lira vereceksin, eksik olursa, anladın mı gücenirim.' yol boyunca ısrar etti. vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da pörsümüş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: 'yuh be, adam olacak, şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk.' sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. sıkı sıkı yumduğu avcunu açarak bozuk paralarını göstererek, 'işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım,' (beni gösterdi) 'şuna bakın, adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı, rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim', (beni gösterdi) 'anlayışsız vapurcu seni para; para! hepimizin parası, para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende, kimi onda, para hepimizin. ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be.' birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanında oturuverdi. hafif fısıltıyla, 'haydi abi' dedi, 'sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti.'"
"Nerdeyse 'dokunmayın şiire' diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değidlir. (ah bütün eşya öyle değil mi?) Şiir kendisi var. Bir raslantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne... Şairler olmasaydı, şiir üzerimizden aşar, hayatı besliyemez, seliyle öldürürdü."
"Yeni doğan çocuklar büyüyüp konuştukça, harfleri ve kelimeleri ana babaları ve çevrelerindeki insanlar gibi telaffuz etmedikçe büyüyemezler."
"Fakat bilinir ki zamanını geçirmeden yazmak gerekli. Gençken, o romanın gençliğindeyken, henüz acımasızken. Hatta barbarken. Yoksa kötüyü ve kötüleri anlatmakta vakti geçirmiş olabiliriz. Cazibesine yakalandığımız 'merhamet', içimizde, en zalimlere bile sıcak kucaklar yontmadan anlatmalıyız."
"Ahmet el Rufai Hazretlerinin şu sözünü analım: 'Bir kimseyi havada uçuyor görseniz, buna bakmayın. Yaptıklarının şeriata uygunluğuna bakın."
"Bir gün biri çıkar, insanları ölçmek için meslekleri ne olursa olsun, onlara hiç aşık olup olmadıklarını sorarsa, anlamaya muvaffak edildiği bir ince güzelliğin hakkını kullanıyor demektir."
"Bütün büyük anlar yalnızlıktan yontuldu."
"...oysa yollardaki kötülük seller gibi üzerimizden aşıyor iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak kalbimizde kaçak bir heyecan gibi kalmıştır..."
"Ankarada mescidler, camiler yerin altındadır. Apartmanların en altındadır. Minareleri yoktur. Bazılarının dışarda, hiçbir alameti olmadan, kuru bir hoparlörü vardır. Ezan, görünmeyen bir camiden, yerin altındaki bir müezzinden çıkarak bu hoparlörden duyulur. Ankaralının namazı yerin altında kılınır."
"Ve gördük ki mekan değildir zamandır önemli olan ve lakin o da değildir eylemdir önemli olan ve o dahi değildir kalb olmadıkca."
Eserde okunması gereken parçalar:
Zarifoğlu, Cahit, "Yaşamak", Beyan Yayınları, İstanbul.

Yedi Güzel Adam

Yazarın şiir kitabı. Kahramanmaraş Lisesi'nden yedi gencin hikayesini içerir.
"Bu insanlar dev midir 
Yatak görmemiş gövde midir 
Bir yara açar boyunlarında 
Kolkola durup bağırdıklarında 
   -Ya kurbanın olam 
   Dağlar önüme durmuş 
   Ki dağlanam 
Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden 
Durdular ite çakala karşı yarin kapısında"
"ve aman ne uzun sürüyor bir düşman öldürmek"
"Halk aşksızsa sokaklar
banka dükkanlarıyla doludur"
"Kendini darağacına atsa
ağırlığı az gelir boğulmaya"
"Durdurun gece hücumlarını
Artık aşk insan kalbine sığmıyor"
Zarifoğlu, Cahit, "Yedi Güzel Adam", Beyan Yayınları, İstanbul.

1 Haziran 2014 Pazar

Paul Greengrass- Captain Phillips

Andrea Phillips: Okay. You all right?Captain Richard Phillips: Yeah.Andrea: You'd think these trips would get easier, but it's just the opposite.Richard: Well, I feel the same way, Ange.Andrea: I know this is what we do. This is our life. But it just seems like the world is moving so fast, and right now things are changing so much.Richard: They sure are.Andrea: I'll tell you something. It's not gonna be easy for our kids. They'll be going into a different world than the one you and I came into.
Film, son iki yüzyıl içerisinde kaçırılan tek kargo gemisi MV Maersk Alabama'nın kaptanı Richard Phillips'in 2010 yılında yazdığı Somali korsanları tarafından kaçırılışını anlatan otobiyografi kitabı A Captain's Duty: Somali Pirates, Navy SEALs, and Dangerous Days at Sea'nin beyazperdeye yansımasıdır. Film, 6 dalda Oscar'a aday olur, fakat hiçbir kategoride kazanamaz.
Film, Bourne Ultimatom tadında olmuş. Özellikle yine Tom Hanks, oyunculuğu -hele filmin son sahnesi, bize Forrest Gump'ın son sahnesindeki muhteşem oyunculuğunu hatırlatır- ile filmin çıtasını yukarı taşımış. Burada müziklerin katkısına da atıfta bulunmadan geçmemek gerekir. Senaryo yedirilmiş, sahne atlayışlarında kopukluk göze çarpmıyor. Filmi izlerken adrenalinin yüksek olduğu 130 dakika yaşanır. İzlemek tavsiye edilir.

Richard Phillips, filmde olanların doğruluğunu tasdikler ve ekler:
"When I met him [Tom Hanks] I told him if he's going to play me he's going to have to put on a little weight and get a little better-looking and he did neither."(1)
Kargo gemisi, 2009'daki kaçırılma olayının ardından iki yıl içerisinde Somali korsanlarınca birden fazla kez tekrardan kaçırılmaya çalışılmış.(2)(3)

Normal hayatta kurtarma botu aşırı sıcak olurmuş. Bir ara bottan atlayıp yüzerek kaçmayı deneyen Kaptan Phillips bunu şöyle tarif ediyor:
"In fact, during his attempted escape he noted that even though he knew he was swimming in shark infested waters, it was a great relief to temporarily escape the heat of the lifeboat."(4)
Tom Hanks'in harika oyunculuk çıkardığı son sahne tamamen doğaçlama yapılmış:
"Paul talked to those expert health technicians. The Corpsmen. That fabulous young woman. He said, 'Just treat this like a training exercise.' So we shot it. It fell apart once because of the natural course of things that happen while making movies. We just said, 'Don't worry. We'll just do it again.' We shot for about half an hour. Forty minutes. Something like that. Out it came."(5)

(1) http://www.nydailynews.com/entertainment/tv-movies/real-captain-phillips-met-tom-hanks-article-1.1477471
(2) http://www.nytimes.com/2009/11/19/world/africa/19pirates.html?_r=0
(3) http://blog.al.com/live/2011/03/maersk_alabama_targeted_again.html
(4) http://www.imdb.com/title/tt1535109/trivia?item=tr2141627
(5) http://www.comingsoon.net/news/movienews.php?id=109889