28 Mart 2015 Cumartesi

Rainer Maria Rilke - Dua Saatleri Kitabı/Duino Ağıtları/Bütün Şiirlerinden Seçmeler/Malte Laurids Brigge'nin Notları + Cahit Zarifoğlu - Rilke'nin Romanında Motifler

Rainer Maria Rilke, hakkında okuduğum tüm yazılarda Alman edebiyatı için göklere çıkartılan fakat kanaatimce şiir çevirilerinin orijinal halinin havasını yakalayamamasından dolayı ülkemizde pek de kıymetli hale gelememiş şair/yazar/gezgin/Allah'ın bir kulu. Daha önce bir eserini okumuştum ve bahsettiğim gibi şiirlerinin çevirisi, hakkında yazılanlarda göklere çıkartıldığı kadar beni büyülememişti, büyülemeyi başaramamıştı. Ve dolayısıyla okumayı bırakmıştım. Daha sonra Cahit Zarifoğlu okurken Zengin Hayaller Peşinde eserinde Rilke'den;
"Rilke'nin; büyük şehir korkusu, mücerret korku, yokluk, ölüm gibi temaları işlediği bu eserde [Malte Laurids Brigge'nin Notları], insana mistik amaçlar hiç olmazsa endişeler var gibi gelir. Oysa Rilke, Hristiyani esinlemeler, katı ya da abartılmış felsefi düşünceler üzerine kurulmuş Alman edebiyatına bir tepki gibi çıkar. İlgiyi birey çemberi içine hapseder."
diye bahsedince tekrardan ama bu sefer Rilke'nin tüm eserlerini okumaya karar verdim. Ve kronolojik sırasıyla okudum.

Dua Saatleri Kitabı

Dua Saatleri Kitabı'nın Önsöz'ünde Şara Sayın kitap hakkında şu bilgileri verir:
"Dua Saatleri Kitabı adıyla Türkçe'ye çevrilen bu şiir kitabını Rilke yaşamında bir dönüm noktası diye nitelenen Rusya seyahatinden hemen sonra, 1898'de, yirmi üç yaşındayken yazmaya başlar, kitap 1905'te yayımlanır. Rilke Rusya'nın uçsuz bucaksız doğasının ve sade insanlarının kendisini değiştirdiğini, orada varlığın onu özgürlüğe kavuşturan başka boyutlarını yakaladığını söyler... bu kitabı yazarın kendisinin 'tek bir şiir', şiirlerin her birini ise birer 'şarkı' olarak değerlendirdiği bilinir."
Kitap boyunca yazar Tanrı-İnsan, Hayat-Ölüm ikilemlerinde dolaşır. Tanrı'yı sorgular, cevap ister, hesap sorar. İnsanların hayatlarından bahseder, ölüme varır. Keşiş Yaşamı, Hac Yolculukları Üzerine ve Yoksulluk Ve Ölüm Üzerine başlıklı üç bölümden oluşur. Dini yaşamlarını iğneler, yadırgar. Kendi bakış açışından Tanrı'yı tasvir eder, varlığını hissedişini anlatır. Örnek vermek istediğinde doğadan ve sade insanların hayatlarından örnekler verir. "Dil düzleminde hep yeni imgelerin yaratılması çabası"nın kitabın ağırlık noktasını oluşturduğu söylenir fakat bu Almancayı anlayamamaktan ötürü elimizdeki kitap çeviri olduğundan tüm hakkındaki övgüleri haklı gösterecek bir etki gösteremiyor. Anladığım kadarıyla şarkılar misali kaleme alınan eserde, yazılanlar kadar okurken çıkan tın da önemli ancak çevrilince eser bu özelliğini kaybediyor.
"Sen, komşu Tanrı, eğer senin bazen
uzun gecelerinden birinde, çalarsam kapını,
pek duymadığım içindir, nefes verip aldığını
ve bilirim: Yalnızsın o koskoca mekanda.
Olursa  bir şeye ihtiyacın, yok ki kimse yanında,
aranan ellerine bir bardak su sunacak:
Dinliyorum hep. Bir işaret ver bana.
Çok yakındayım sana.

Yalnızca incecik bir duvar var aramızda,
nasılsa, çünkü çok mümkündür:
Ya sen bağırırsın ya da ben -
yıkılıverir duvar
hiç gürültü etmeden.

Oluşmuştur o senin resimlerinden."
"Yaaşamak derken güçlü, Ölmek derken sessizce
ve durmadan tekrarladığın: Olmak.
Ama cinayet geldi ilk ölümden önce.
Bir çatlak oluştu o zaman olgun çevrelerinde
ve bir çığlık
topladı tüm sesleri
henüz oluşan
seni söylemek için,
seni taşımak için,
bir köprü gibi tüm uçurumları aşan -

O zamandan beri kekeledikleri
kırıntılarıdır
senin eski isminin."
"Bu dünyada yalnızım ama yeterince yalnız değil,
kutsamak için her anı.
Bu dünyada azıcığım ama yeterince az değil,
durmak için önünde senin bir nesne gibi,
karanlık ve akıllı.
İstiyorum iradem olsun ve irademle yürümek
eyleme giden yolda
ve sessiz, sakin, sanki çekingen zamanlarda,
birşeyler yaklaşırken,
istiyorum bilenler arasında olmak
ya da yalnız kalmak."
"Seni duyumsuyorum."
"Görüyorsun, durmadan arayan biriyim.

Öyle biri ki, ellerinin ardında saklayan kendini
yürüp giden sanki bir çoban
(istersen onu şaşırtan bakışı,
yabancı bakışları çek ondan)
Seni tamamlamayı hep hayal eden biri
ve: Ancak kendini tamamlayan."
"Sen yalnızca eylemde ele geçersin
ellerle aydınlanırsın sadece;
her türlü anlam sadece bir misafirdir
ve kaçmak ister dünyadan öte."
"Anlatmak istiyorum seni, görmek her yanını ve betimlemek,
kırmızı toprakla ya da altınla değil, mürekkeple elma ağacı kabuğundan;
bağlayamam seni incilerle de olsa sayfalara
ve duyularımın bulup yarattığı en titrek resmi bile
aşıp gidersin sen hemen yalın varlığınla."
"Sen her şey misin, -bense bir,
kendibi veren ve karşı geeln?
Ben neyim genel olandan başka,
her şey değilsem eğer, ağlayınca,
sen o biri misin bunu duyan?"
"Kör et gözlerimi; yine de görürüm seni,
kapat kulaklarımı: Duyabilirim seni,
ayaklarım olmadan da gelebilirim sana,
çağırabilirim seni ağzım olmadan da.
Koparsan da kollarımı, tutarım seni,
yüreğimle, ellerimle olduğu gibi,
kapatsan da yüreğimi, beynim çarpacak
ve beynime salsan da alevler,
kanımın her damlasında taşırım seni."
"Ah Tanrı'm, herkese kendi ölümünü ver.
Ölmek, sonu olsun ki öyle bir hayatın,
içinde sevgi olan anlam ve keder.

Çünkü biz yalnızca kabul ve yaprağız.
Herkesin içinde taşıdığı ölüm ise
meyvedir ve döner her şey onun çevresinde."

Rilke, Rainer Maria, "Dua Saatleri Kitabı", Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2014, İstanbul, Çev. Yüksel Özoğuz

Duino Ağıtları

Eserin başlangıcına çevirmen düştüğü kısa bir notta şöyle diyor:
"Ağıtlar Rilke'nin varlık, insanın konumu ve ödevi üzerine son sözünü, bildirisini taşır. '...ölüm, bizden  öteye dönük olan, bizim aydınlatmadığımız yüzüdür yaşamın... Gerçek yaşam biçimi her iki bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca...'[Rilke'nin Witold Hulewicz'e mektubundan]"
Rilke'nin şifreli olarak nitelendirilebilecek kadar ağır metaforlarla dolu lirik şiirleri. Anlamak ve sindirebilmek çok zor. Sözde insan yaşamı, düşünce dünyası ele alınmaktadır fakat sapa konulara yönelik atıflara çeviri olmanın dezavantajı da eklenince okuduktan sonra kafayı kaldırdığında çok bir anlam ifade etmiyor. Sanırım anlayabilmek için veya bu eserden etkilenmek için en azından Alman edebiyatı hakkında birazcık uzmanlaşmış olmak gerek. Demem o ki birşey anlamadım arkadaş ben bu işten.
"Daha mı kolaydır sevenler için?
Ah onlar da bahtlarını birbirleriyle örterler, o kadar.
Bilmiyor musun daha? Kollarından boşluğu
fırlat soluk aldığımız uzaya; belki kuşlar
daha derin bir uçuşla duyar genişleyen havayı."
"Esip geleni duy sen,
suskudan oluşmuş aralıksız bildiriyi."
"Yalnız kendilerinden taşmış olanı mı toplar melekler,
yoksa bizim özümüzden de bir şeyler bulunur mu yanlışlıkla
arada?"

Rilke, Rainer Maria, "Duino Ağıtları", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mayıs 2010, İstanbul, Çev. Can Alkor

Bütün Şiirlerinden Seçmeler

Ahmet Cemal, Rilke'nin farklı eserlerinden seçtiği şiirleri en başta eser hakkında çok kısa bir bilgilendirme yaparak bir araya toplamıştır. Önsöz'de Rilke'den şöyle bahseder:
"Rilke şiirini okumak, sözün söz aracılığıyla müziğe dönüştürülmesine, günlük yaşam gerçeklerinin artık bütünüyle farklı bir dünyada kendine özgü gerçeklere dönüşmesine -ve böylece daha bir vurgu kazanmasına!- söz'ün, yalnızca kendisine ait bir dünyada değer taşıyabileceğine tanıklık etmek demektir."
Keşke şiirler, yazım kronolojik sırasına göre seçilip dizilseymiş; bu sayede yazardaki konu ve üslup değişimini daha rahat olarak gözlemleyebilirdik. Daha fazla birşey demeden eserden alıntıları paylaşıyorum.
"ŞAİR
Ey zaman, uzaklaşmaktasın benden şimdi.
Yaralanıyorum her kanat çırpışınla.
Ama kalınca yalnız, söyle, neye yarar ki
dudaklarım, gecem ve gündüzüm tek başına?

Yok bir sevgilim, bir dört duvar,
ne de bir kilim, gönlümce.
Bütün kendimi adadıklarım, ömrümce,
ansızın zenginleşip beni harcamaktalar."
"Yetişmekteydik elbet ve kimi zaman aceleciydik
büyümekte, büyümüş olmanın dışında bir şeyleri
bulunmayanları memnun edebilmek için."
"Ve hep aynı manzara. Öyle ki, iki gözden biri fazla gibi geliyor."
"Yabancı: 

Güç bir ölüm müydu onunkisi?
Kör kadın: 

Bir acımasızlıktır ölüm, bilmeyenlere karşı.
Güçlü olmak zorundadır insan, ölse bile bir yabancı.
Yabancı:
Yabancı mıydı o kadın sana?
Kör kadın:
Diyelim: Öyle oldu sonra.
Ölüm, anayı bile yabancılaştırır çocuğuna."
"Birbirlerine neredeyse geceden korkan çocuklar gibi sokuluyorlar. Oysa korkmuyorlar. Onlara düşman olan hiçbir şey yok: ne dün, ne de yarın; çünkü zaman, çöküp gitmiş. Ve onlar, zamanın harabeleri üstünde çiçek açmaktalar."

Rilke, Rainer Maria, "Bütün Şiirlerinden Seçmeler", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ağustos 2014, İstanbul, Çev. Ahmet Cemal

Cahit Zarifoğlu - Rilke'nin Romanında Motifler

Cahit Zarifoğlu, birçok eserinde Rilke'ye atıflar yapar. Üniversitede tezini Almanca olarak Rilke'nin Malte Laurids Brigge'nin Notları adlı eseri üzerine yazdığını öğrenmiştim. Ümit Soylu bu tezi tercüme etmiş, iyi de etmiş. Kitabın başında Zarifoğlu'nun neden bu eseri seçtiğini ise şöyle açıklamış:
"Zarifoğlu'nun fikirlerini ve sanatını önemsediği bir şairin eseriyle ilgili tez yazması şaşırtıcı değildir. Fakat ilginç olan o ki tezin konusu olarak kendi gibi bir şair olan Rilke'nin şiirlerini seçmez. Bunun yerine onun tek romanı olan Malte Laurids Brigge'nin Notları'na odaklanır. Bu seçimin asıl sebebi nedir? Bu soruya net bir cevap vermek ne yazık ki imkansız. Ancak görünen o ki Zarifoğlu bu romanı, Rilke, karakter Malte aracılığıyla bizzat kendisini anlattığı için seçmiştir."
Rilke'nin yazdığı tek roman olan Malte Laurids Brigge'nin Notları'nı daha iyi anlamamı sağlar düşüncesiyle romana geçmeden önce tezde önemli bulduğum kısımları paylaşıyorum.
"Clara'ya yazdığı mektubunda (1902) 'Bu şehir,' der Rilke, 'çok büyük ve en ücra köşesine kadar hüzün dolu.'"
"'Görmeyi öğreniyorum,' der Malte, olaylara ve insanlara başka bir gözle bakmayı öğrenir. Ona göre birçok şey aslında göründüğünden farklıdır, ancak bunu kimse düşünmez. Malte, absürd olanı, 'havanın her zerresinde var olan dehşetin varlığını' her şeyden öte görmektedir. Eserin ilk sayfalarında bile işlenen sahneler, Malte'nın nesnelerin görünen yüzlerini aşmaya çalışan görüşü ve gerçek yüzlerini arkalarında barındıran nesneler insanda korkuya ve bunalıma neden olur. Malte, en küçük ve anlamsız olaylarda kendisini, korkuyu doğuran şeylerin karşısında bulur. Onun korkusu büyültür. Ancak ona görmezden gelmek ve bu sayede huzuru bulmak yerine, inatla korkunun üzerine gitmeyi, onunla arasındaki şeyleri yok etmeyi ve ona cesurca karşı koymayı yeğler. Bir görev gibi kendisini onu tanımaya vermiştir. Bunun dışında bir hayatı anlatan satırlara zar zor rastlanmaktadır."
"Onun, korkusu ve korkuya neden olan çocukluk anıları vardır. Malte için 'bu korkunun adı BÜYÜKtür'."
"Çocukluğu boyuncna korkuya kapıldığında karşısına hep annesi gelir. O an 'Büyük' kaybolur. Daha doğrusu Malte'nin deyişiyle, anne korkuyu arkasına saklar."
"Yokluk korkusunun anlatıldığı bu ayna sembolünde olduğu gibi bir kişinin var olma bilinci, çevresi ve çevresindeki insanlar sayesinde ortaya çıkar. Kişi onları adeta kullanır. Varoluşun her parçası, başkasının ya da başkalarının bakış açısından oluşur."
"Malte, 'ölüm çok büyük olabilir, insan hala yavaş yavaş büyüyor,' der. İnsan ve ölüm tabiri caizse birbirlerine ters düşmez, aksine ahenk içinde büyüyüp küçülür."

Zarifoğlu, Cahit, "Rilke'nin Romanında Motifler", Beyan Yayınları, 2013, İstanbul, Çev. Ümit Soylu

Malte Laurids Brigge'nin Notları

Rilke'nin tek romanı. Bir günce roman olarak bahsedilse de bana yazılmak istenmiş fakat taslak olmanın ötesine geçememiş mektupların oluşturduğu bir roman gibi geldi. Konular arasında bir zaman sıralaması yoktur. Laf lafı açar havasında konudan konuya atlamaktadır. Yazar, çocukluk anılarından yola çıkarak hayatında önemli yer tutan korkudan başlar, sonrasında ölümden, hiçlikten, Tanrı'dan ve aşktan söz eder. Romanın kahramanı Malte'nin Paris'teki ev adresi, Rilke'nin Paris'te ilk kaldığı evin adresidir. Kadını önce annesinde yüceltir. Aşktan bahsederken geçmişteki büyük aşkların kahramanları olan kadınları örnek verir. Erkek tarafında Avrupa tarihinin aykırı simalarına atıflar yapar. Okuyucuya bir iç döküş havasındadır. Rilke, içinde biriktirdiklerini okucuyla biraz dert yanma havasında paylaşmaktadır.
"Yoksul insanlar, düşünceye dalmışlarsa rahatsız edilmemelidir. Bakarsınız, düşündükleri şeyi bulurlar."
"Bir hidrops hastasının ölümü değildi bu; Mabeyinci'nin bütün bir yaşamı boyunca kendi içinde taşıdığı ve kendi gövdesiyle beslediği berbat,  muazzam bir ölümdü. Sakin, rahat günlerinde harcayamadığı gurur, irade ve hükmetme fazlalıklarının hepsi ölümüne geçmişti; ölümü Ulsgaard'a yerleşmiş, bütün bunları delicesine tüketiyordu."
"Ah, gençken yazılan mısraların değeri zaten nedir ki? Beklenmeli ve bütün bir ömür, mümkünse uzun bir ömür boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar sanıldığı gibi duyguların değil, yaşamış olmanın verimidir."
"Tanrım, bunun birazını paylaşmak mümkün olsaydı. Ama o zaman kalır mıydı, kalır mıydı? Hayır, bu sadece yalnızlık pahasınadır."
"Ey anne: Ey vaktiyle çocuklukta bütün bu sessizliklerin önünü kapatan Biricik. Sessizliği yüklenip, 'Korma, benim!' diyen sen. Gece vakti, korkana, korkudan helak olan sessizlik olma cesaretini gösteren sen. Bir ışık yakarsın ve işte bu ses bile sensin. Işığı önüne tutar ve, 'Benim, korkma!' dersin. Sonra ışığı koyarsın yavaşça ve şüphe kalmamıştır: Sensin, sen, gizli anlamlardan uzak, iyi, basit, hilesiz, aşina, mahrem eşyaların çevresindeki ışıksın."
"Ama yalnız olunca da korkuyordum. Ölüm korkusuyla oturmuş, ölüler oturamadıkları için, hiç olmazsa oturmak yaşamaya ait bir şey, fikrine sarıldığım geceler geçirdim; ne diye gizlemeli!"
"Ama acaba sahte Çar'ın kararsızlığı, kadının, kendisi için, evet oğlumdur, demesiyle başlamadı mı? Başka bir kişiliğe geçmesindeki kuvvet, kimsenin oğlu olmamaktaydı, görüşünü kabule yatkınım ben."
"Çocukluğumun sonu olmayacağı gibi onun da başlangıcı bulunmayacağını biliyordum. Hayatı kısımlara ayırmakta herkes serbesttir, diye düşündüm, ama uydurma şeylerdi bu kısımlar."
"Kader, örnekler ve figürler yaratmayı seviyor. Kaderin zorluğu, karışık oluşundadır. Hayatsa basitliğinden dolayı güç. Hayatta bizim ölçümüzü aşan yalnızca birkaç şey vardır. Kaderi reddeden evliya, Tanrı'ya karşı bu birkaç şeyi seçer. Ama kadının, tabiatı gereği, erkekten yana aynı seçimi yapmak zorunda kalışı, bütün aşk ilişkilerindeki felaketi doğurur: Bir tanrıça gibi, karar vermiş ve kadersiz bir halde kadın, boyuna değişen erkeğin yanında durmaktadır. Seven kadın, sevilen erkeği her zaman aşar; çünkü hayat, kaderden daha büyük. Kadının teslimiyeti, sınırsız olmak amacını güder. Onun mutluluğudur bu. Ama kadının aşkındaki sonsuz acı hep şu olmuştur: Ondan bu teslimiyeti azaltması istenir."
"Bizlerse, Tanrı'yı gözüne kestiren bizlerse, bitiremiyoruz işimizi. Tabiatımızı kenara itiyoruz, daha ihtiyacımız var zamana. Bizim için bir yıl nedir? Bütün yıllar nedir? Daha Tanrı'ya başlamadan önce, ona dua edelim: Tanrım, kerem eyle, geceyi atlatalım. Daha sonra hastalığı. Daha sonra aşkı."
"Sevgili olmak, tutuşmak demektir. Seven olmak, bitmez bir yağlı ışık saçmak. Sevilmek fani olmaktır, sevmekse baki olmak."
"Yarınlarsız olmak duygusuyla uyanılmıyor muydu? Tehlikelerden olmuş, anlamsız dolaşmıyor muydu insan? İnsan kendine yüzlerce kez ölmeyeceğim, diye söz vermemiş miydi? Hayatını süprüntüler arasında devam ettiren şey; her gelişinde kendisine bir yer sağlamayan o kötü anının inadıydı belki de. Sonunda onu tekrar buldular. Ve bunca yıllık geçmişi, ancak o zaman, ancak çobanlık yıllarında yatıştı."
"Tanrı'ya yaklaşmak yolundaki mihnetli çabaları sırasında Tanrı'yı adeta unutuyor ve zamanla, Tanrı katında belki elde ettiğini umduğu her şey, sa patience de supporter line ame [bir cana katlanma gücü] oluyordu."

Stigmata: Hristiyan mistisizminde vecd halindeyken vücutta ortaya çıktığına inanılan, çarmıha gerilmiş Hz. İsa'nın yara izlerini andıran işaretler.
Pieta: Hristiyan sanatında ölü İsa'nın vücudunu kollarında tutan Meryem betimlemesi

Rilke, Rainer Maria, "Malte Laurids Brigge'nin Notları", Can Sanat Yayınları, Nisan 2014, İstanbul, Çev. Behçet Necatigil

resimler: 
(1) http://i.radikal.com.tr/480x325/2012/07/27/fft64_mf1054038.Jpeg
(2) http://www.paratheatrical.com/rilketable.jpg
(3) http://www.milligenclikkitabevi.com/Resimler/Urunler/RILKE'NIN_ROMANINDA_MOTIFLER1.jpg?v=4.9.2014%2019:04:00
(4) http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/79/Rainer_Maria_Rilke,_1900.jpg

18 Mart 2015 Çarşamba

Damián Szifrón - Relatos Salvajes

"Todos podemos perder el control" [herkes kontrolünü kaybeder]
Bu yıl film yönünden zengin ilerliyor. The Grand Budapest Hotel ile başlayan şaşırtıcı film serisi Gone Girl, Boyhood, Interstellar, Birdman sonrası Relatos Salvajes ile devam ediyor. Her biri bu senenin izlenmesi gereken filmlerinden.
Damián Szifrón'ın çoğunu küvetinde yazdığı(2) ve sekiz haftada çektiği(3) Oscar 2015 En İyi Yabancı Dilde Film'e aday olan eseri, birçok yerde de ifade edildiği gibi sinirli, asabi ve öfkeli insanların yaşadıklarını hikayeleştiren birbirinden bağımsız altı bölümden oluşmaktadır. Sıradan insanlar, sıradan hayatlarına devam ettikleri bir sırada tecrübe ettikleri bir olay karşısında öfke yaşıyor ve kendilerini kontrol edemeyip bu öfkenin körüklediği insiyatifle kendi elleriyle yaşadıklarının intikamını alıyorlar. Filmin adı "Revenge" de olabilirdi ama intikamın insana dönen bedelinden dolayı "Return" daha güzel olur.
Film, ilk hikayesini anlatarak başlıyor. Ve bölüm sonunda uçak tam çarpacak iken sahne donuyor; ayaklanan yaşlı bir çift ve blurlaşmış uçak. Aslında jenerik sonrası -ki jenerikte filmde yer alan her ana karakter ve yönetmen kadrosu bir hayvanla özdeşleştiriliyor(4)- gelecek hikayeler hakkında kısa bir ipucu oluyor; uçağın düşmesi kadar olağan fakat bu kadar insanın aynı uçağa toplanması kadar hayal ürünü hikayelerden oluşan bir film olacak. Bana en vurucu gelen üçüncü hikaye oldu. No Country For Old Men tadında olmuş. İki karakterdeki değişim paralel sergilenmiş. Hele finalin aşk cinayeti diye noktalanması olağanüstü muhteşem olmuş. 
Filmde yer alan birkaç müzik: 1, 2, 3.
İzleyin.
Abogada Victoria: What the judge won't take into account is the violence that you are using with your wife... 
Simón: WHAT VIOLENCE?
(1) resim kaynağı: http://www.cinesargentinos.com.ar/static/archivos/39298
(2) http://www.imdb.com/title/tt3011894/trivia?item=tr2390626
(3) http://www.imdb.com/title/tt3011894/trivia?item=tr2390247
(4) http://www.imdb.com/title/tt3011894/trivia?item=tr2396277

8 Mart 2015 Pazar

Ahmet Erhan - Alacakaranlıktaki Ülke/Ölüm Nedeni Bilinmiyor/Ne Balık Ne De Kuş

Ahmet Erhan. Dertli şair. 
Memleketinin insanlarının ölümlerine kederli. Alacakanlıktaki Ülke'de önce insanları ve çocuklar, sonra arkadaşları, ardından kendi ölümünü yazar. Her şiirinde gökyüzünde gezen Ay'a bir atıf var. Şiirlerini ölüme yağmur, portakal, ay ve kitaplarıyla yoğurmuş. İçli ve dertli. Ölene/öldürülene insan olarak, insan olmanın gözünden, insancıl ve yakın akrabası, tanıdığı, arkadaşı gözüyle bakar. Aslında hepimiz aynı kaderin çocuklarıyız. Ve hepimizin kutsal yaşama hakkı gasp ediliyor.
Ölüm Nedeni Bilinmiyor'un önsözünde Adnan Satıcı şöyle der:
"Birbaşınalık anlamında düşünüldüğünde, yakınılan, istenilmeyen bir durumdur yalnızlık. Ancak, Erhan'ın şiirinde başkaldırı; uzlaşma zemininden uzaklaşma anlamıyla yer bulur. Açıkçası istendik bir yalnızlıktır onunkisi. Toplumsal bağlanmalarından neredeyse bütün bütüne kopmuş bu birey, yaşamak eylemine de bilinen anlamlarının dışında bir anlam yüklemek zorunda kalır: Yalnızlık, giderek ölüm! Yaşam eşittir yalnızlık o da eşittir ölüm denkleminin şiirsel ifadesi 'Yaşamdan aşka ölüm yoktur' dizesinde yer bulur."
Ahmet Erhan, Ölüm Nedeni Bilinmiyor'da ölümü yalnızlığına taşır. Ölüm, birinci kitaptaki anlamından uzaklaşır ve yalnız kalan adamın kafasının içinde yer edinen bir yeniğe dönüşür; zararlı fakat artık beraber yaşanmaya başlanmış ve bu parazit yaşam gittikçe mutualizme dönüşür. Tek başına neden hala ölmediğini sorgulayan yalnız bir ölümlü izlenimi verir. Kendini toplum dışında gören yalnız şair. Ölüm de bir yalnızlık değil midir?
Ne Balık Ne De Kuş kitabında şair ölümden kısmen uzaklaşır, yaşama dair öğeleri daha fazla kullanmaya başlar. Aslında üç kitap biraz ölen insanın yaşadıkları gibidir. İlk bölümde insan ölümü duyduğunda ağlar, yakınır, çekip gitmek ister. Sonra kabullenme safhası gelir, tek başına göğüslemek ister ve ölümü tek başına yalnız başına kabullenmeye çalışır. Ardından kabullenme sonrasında etrafına gülücükler dağıttığı son kısım gelir. İşte bu son safha misali gibi Ne Balık Ne De Kuş diğer iki kitaptan sonra.
OĞUL

ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE
Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
...
Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
...
Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
...
Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
Yüzleri yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
Dilleri yine Tanrı'ya bir şeyler yakarıyor
Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.
...
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
...
Her gece odama yağmur yağıyor
Bu çılgınlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
Sabah uyanınca duvarların üstünde
Ve geceden artakalan bir çizgi
Elimle alnımı yoklayınca.
...
Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
(Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
Duvarları kurşun yaralarıyla
Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
Artık ölebilirim, diyebilirsin
Yanımda, yöremde yıkıntılar
Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
Taşıyan birinin kurşunu var!
...
Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.
...
Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.
...
Kara bir tabut gibi uzanıyor fabrika
Ay, onun tuğlalarını kemirmeye çalışıyor
Sıçrayıp duruyor, açık bir kapı bulmak için
Parlak bir uçurtma gibi sekiyor gökyüzünde
İpini bir yerlere talmadan, özgürce.
...
"Anlatmak istiyorum, bağırmak istiyorum
Ülkemin üstünde yürüyen geceyi
Hayat hiç bu kadar güzel olmadı
Ölüm böylesine gerekli..."
"Çiçekçi bana bir gül ver
Sevgilime değil, bir ölü için
Çiçekçi bana bir gül ver
İçine gözyaşlarımı sığdırabileyim"
BUGÜN DE ÖLMEDİM ANNE
"Yaşamak, bizim en büyük özgürlüğümüzdür artık

Acıların, gözyaşlarının da bilincine vararak
Bağırıp çağırmadan, boyun büküp ağlamadan
Yaşamak... enginlerde salınıp, yücelerde çoşarak.

Bağırıyor içimde bir kuş, durmadan bağırıyor:
Şair, bir taşı oyup da içine girmenin zamanı geçti!
Bir kez daha gülümseyerek yanıtlıyorum onu:
Ağladım. Biraz rahatladım. İyiyim şimdi."
"Geceydi. Aldı başını avuçlarına.
Serdi sonra kucağına, bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
Gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

Sabahtı. Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
O, bunu da tersinden anladı
Kibriti çaldı, yazdığı bütün şiirlere.

Sonra, ağlarmışcasına kendi ölümüne
Uzun uzun ağladı..."

Ahmet Erhan, Alacakaranlıktaki Ülke, Bilgi Yayınevi, Ekim 1997, Ankara

BLUES
Yağmurdan kaçarken taşa tutuldum 
Dönüp bakamadım bile 
Şimdi kendi içine yağan bir bulutum 
Kağıtlar yeşeriyor toprak yerine 

Saçlarımı uzattım, aynayı kırdım 
Deri ceketimi çıkardım sandıktan
Cebimde yirmi yıl önceki sevgilimin resmi 
O mu büyüdü, ben mi yaşlandım? 

Gümüş tabakamı, köstekli saatimi 
Bir blues ritmiyle kullanıyorum 
Her sabah yeniden uyansam da 
Naftalinli bir gençlik bu yaşadığım 

İpsiz ruhum, sarsak, serseri 
Otobanlarda sırtında heybesiyle 
Cafelerde tuborg bira ve patates cipsiyle 
Durdun bir yerde, çağını bekliyorsun
"Yağmur eritti elimi, yüzümü
Bu dünyada bir yürek kaldım
Acılar burdu düşlerimi
Kanıksanır oldu ölüm denen şey
Şaşırdım, ürktüm, ağladım."
"Ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
Bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
Ve bilmeyerek neyi beklediğimi."
"Sana artık Ahmet Erhan diyorlar
Yalnızlık, ölümün üvey kardeşi
...
Günışığında her şeyin, her şeyin görünmesi
Gibi iğrenç, gibi gerçek, gibi anlamsız
...
Soğuk, yalnızlığa özenip girmesin içeri
Gibi sinsi, gibi alaycı, gibi bungun
..."
MUTLU EVLİLİK
Çengelli iğneyle tutturulmuş özgürlük tam kalbimin üzerine
Aklıma kopçalanmış ölüm
Parmaklarımı birbirine teğelliyor bir yüzük olur olmaz yerlerde
Dikildikçe sökülen bir elbise gibiyim
Gözlerim koptu gidiyor diye bağıracağım nerdeyse
Bedenim bir dikiş mkakinesinin ritmine teşne 
Tenimin bütün fermuarları kapalı 
Hücrelerim birer düğme iliği...
Kadın biraz dur, biraz dur kadın!
Boğazımı dikiyorsun, soluk alamıyorum
Söz, akşam eve erken geleceğim, peki!
"Kaç şiir yazdım ki ölümden sözeder
Kimi görsem daha ölmedin mi, der gibi yüzüme bakar oldu
...
Ey fillinde türeyen ad
Dudaklarıma yakışsan da, bedenime bir türlü yakışamadın gitti
Kulağa bunca hoş gelen bir sözcük olmasaydın şu Türkçede
Başka bir şair olurdum belki
Belki değil, kesin
Ölüm
   ölüm
      ölüm
         ölüm"
"Sevgili ölüm
Artık anlıyorum şimdi anlıyorum
Ben hep yaşayarak
Seni büyütürmüşüm
Gün gün..."
"Yağmuru çağırdım hıncımdan, gitti
Her damla denizde boğuldu"
TEK YOL ÖLÜM
...
Hüzünlü bile değilsin şimdi
Yalan mı, bıktın sınır boylarından
Kendine birkaç sıfat bul artık, yoruldun
Paltosunun kanatları denize yayılan
Bir adamın düşlerini bırak
Evlere akan ırmaklar gördün
Belki bütün küf kokuları bundan, belki bütün boğulmalar
Senin evin uçurumlar üstünde olsun
...
Gülüşünün altına karbon kağıtları koymalısın
Çerçeveleyip asmalısın sonra
Galerilerde sergilendiğini düşün bir
Çünkü bir gülüşün tarihi
Çağımızla ters orantılıdır
...
Anladık acın kar yağışı, hüznün yağmur
Bedenin bir çöl gibi uzanır yatağında
...
Hiçbir çizgi kesişmiyor yüzünde
Ellerin bile bir kez olsun kavuşmadılar
Sonunda kendini de yalnız bıraktın
...
Bir uzun ölüm şiiridir ömrün
Her sözcükte doğmak için davranan
Ben bütün saatleri kurmaktan yoruldum
Sen usanmadın mı yanında beşikler taşımaktan
Darağaçlarını kesip biçersin her akşam
Boyalı, çıngıraklı bir beşik yaparsın sabaha kadar
O yine darağacına dönüşür hemen
Sallamaya kalkınca insanlar
...
Yorgun musun, gökyüzüyle dargın mısın
Yumruğunu kaldırmaz oldun
...
Yoruldun bir yerlerde biliyor musun
Mutluluğun bir yorum sorunu olduğu bu dünyada
Ne demek surlarını tutmak mutsuzluğun?
Artık resimler yap, kitaplar çıkar, duvarlara yaz
Kimse seni asmaz, kesmez, tutuklamaz
Anla, tek yasal slogan olduğunu şunun:
Tek Yol Ölüm! Tek Yol Ölüm! Tek Yol Ölüm!
İyi ki doğdun çocuğum. İyi ki doğdun!
"[Sevgilim] Seni uçurumun dibinde tutunduğum dal bileyim."
"Yaşamdan başka ölüm yoktur"
"Gözlerinden bir gük çıkarıp atmasan da
Her bakışın bir gül dolgunluğuyla açardı"
"Bir kentin yüzü uzaktan bakınca bir insanın yüzüne benzer
Acı çeken, sarsak, çizgi çizgi
Kendi yüzümü aynada görünce çığlık çığlığa sokaklara dökülmediysem bunda Mersin'in payı var"

Ahmet Erhan, Ölüm Nedeni Bilinmiyor, Bilgi Yayınevi, Ocak 1998, Ankara

SALGIN
Gökteki kuş, sudaki balık tanığımdır
Evler, evlerin sofaları
Yağmur sonrası genzi yakan kokular
Yolu ergenliğe düşmüş bir çocuğun
Tüylenerek uzayan öfkesi
Bir çiçeğin açarkenki hışırtısına karışır
Dünyaya ilişkin, dünyayla ilgili ayrıntılar
Görmediğiniz, duymadığınız her şey tanığımdır
Şehir, katran karası ruhuyla üstüme geliyor bugün
İşte çoğulsunuz- bu benim yalnızlığımdır
Aynalar zırhımdır yüzünüze karşı
Meydanlarınızda, korkularınızı çoğaltmak için
Ateşler yakarım, birtakım kağıtlar
Şehrinizi bir salgın buğusu sarar
İşte çoğulum artık- bu sizin yalnızlığınızdır... 
"Kalbin akranısın, aşkın zencisi
Yalansın, upuzun bir yalandasın
Küresel bir yalnızlıkta çakmak ateşi bile değilsin"
"Şehrin seni çoktan unuttu, yokluğun
Bayatlamış ve geri çevrilen bir meze
Bir zamanlar hayat sandığın rakı masalarında
Evet, işte buraya kadar hükmün
Kendini vurmayacaksan bir daha bıçak taşıma
Ölme, kendi elinden olmayacaksa ölümün..."
"Kalksam attığım her adım kan kuyusu
Otursam sağım solum uçurum
Kimyama derbeder hayatlar karışıyor
Ölsem sanki buğum camlarda yaşıyor"
"Unutma ki sevgilim hayat
Karamsar bir şiirin ilk dizesidir"
"Sevgilim
Yeni bir ad bulmalı sana
Yastığımdaki kokunu avcumda tutuyorken
Varsın dokunmayayım hiçbir şeye
Avcumu ağzıma bastırıyorum
Deliyim
Böyle dolaşıyorum sokaklarda"
"Ankara'm İstanbul'um bütün şehirlerimsin"

Ahmet Erhan, Ne Balık Ne De Kuş, Everest Yayınları, Mayıs 2002, İstanbul