30 Temmuz 2015 Perşembe

3 Günlük Bayram Tatilinde Amsterdam (Birazcık da Rotterdam)

Bir defa vizeyi almışım. Kullanmamak olmaz deyip Ramazan bayramında 3 günlüğüne ver elini Amsterdam dedim. Neden Amsterdam? Ülkemizdeki herhangi bir gence bildiği yabancı şehirleri say desek hepsinin ilk on listesine Amsterdam girer. Ben de merek edip gidip göreyim istedim. Bakalım, bu şehir anlatılanlarla ne kadar örtüşmektedir..
Uçağım tam havalanacak iken kanadına çarpan kuştan ötürü fren yapınca zarar gören frenlerini tamir için 2 saat rotar yaptıktan sonra hareket edebildik. Şehre indiğinizde burası ile aradaki 1 saat zaman farkından dolayı yolculuğunuz de facto'da 2,5 saat sürmüş oluyor. Havalanından şehir merkezine, trenle veya bizim Atatürk havaalanı gibi havaalanından hemen çıkınca karşınıza çıkan duraklardan hareket eden otobüslerle gidebilirsiniz. Herhangi bir toplu taşıma aracı ile en fazla 40 dk sonra merkezdesiniz. Meydanlar olan şehrin en önemli merkezi yerleri; Dam Square, Rembrandtplein, Leidseplein, Nieuwmarkt, Museumseplein ve Spui. Bunları not edin, buraları mihenk taşı kabul ederek yolunuzu kolaylıkla bulabilirsiniz.
Şehre varışımın ertesi sabahı ilk işim Iamsterdam Card almak oldu. Booking.com'dan rezervasyon yaptırdığım otel, Rijksmuseum ile Van Gogh Müzesi'nin yer aldığı Museumseplein'de idi; yani her yere kolaylıkla ulaşabileceğim trama 30 saniye, şehrin en önemli bu iki müzesine yürüyerek 1 dakikalık mesafede: Hotel Museumzicht. Ben memnun kaldım, tavsiye ederim. 1,2 ve 3 günlük olmak üzere üç çeşit Iamsterdam Card var. Bu kart ile, bir firmanın işlettiği otobüsler dışında tüm şehiriçi ulaştırma araçlarını kullanabilir, Rijksmuseum dışında görmeniz gereken çoğu yere ücretsiz giriş yapabilir, bir bot turuna da katılabilirsiniz. Kart hakkında daha fazla detayı bu, şu ve abu linklerden öğrenebilirsiniz.
Bu şehir gerçekten çok pahalı. İngiliz sterlinin paramız karşısındaki değerinden ötürü Londra'da gezmeyi saymazsak ben bu şehirden pahalısını görmedim. Çok fazla pahalı. Gezenler için kıyaslama noktası vereyim: en ucuz magnet 2,5 euro, 0,5 lt kola 2,5 euro. Gerisini siz düşünün. Bi kahve, diğer yerlerle aynı fiyatta idi; 3,5 euro.























Rijksmuseum'u gezmedim çünkü bu şehirde diğer her şey gibi müzeler de pahalı. Bu arada bu şehirde gezmek isteyeceğiniz her yer paralı. Otele çok yakın olması hasebiyle ben direk Van Gogh müzesinden gezmeye başladım. Ve size de müzelerden sadece buradan bahsedeceğim. Müze gerçekten güzel organize ve dizayn edilmiş. Özellikle Vincent Van Gogh'un çiziminin gelişimi müzede katlara bölünerek mükemmel bir sunum yapmışlar. Ressamın çok değerli bazı eserleri bu müzede sergileniyor: Self-potrait'leri ve denemeleri, The Potato Eaters ve deneme çalışmaları, Bedrom in Arles ve Almond Blossom. Ancak bazı parçaları bu müzede yok; örneğin The Starry NightThe SoverStary Night Over the Rhone veya Sunflowers'ın diğer versiyonları. Yine de fazlasıyla gidip görmeye değer.
Buraya Van Gogh hakkında bir paragraf açayım. Bu adam, kendini çizdiği hiçbir portresinde düzgün bakmıyor, düz de bakmıyor. Hep yan bakıyor. En mutlu olduğu anlar dışında gözünde kan var. Mutlu olduğu anlarda ise dudaklarının kenarında gizli bir tebessüm. Bu adam melankolik. Biraz da çatlak tabiki. Paletinde de olduğu gibi eserlerinde açık renklere koyu renkler çalınmış. Biraz hengameli bir hayat yaşamış. Gittiği yerdeki insanların yaşamlarını aktarıyor, ama her anı; yerken, içerken, otururken ve çalışırken. Dolayısıyla bu resimlerindeki karakterler mutlu olurken bile hep çatık kaşlar. Belki Gogh, kendi hayatını da ekleyip hep çatık kaş çizdi. The Potato Eaters; ressamın artistliğe giriş kartı olarak gördüğü mutlu hayatı resmeden çalışması. Belki de mutlu aile sadece, akşam masasına koyduğu tası dolu olan, aşı olan aile idi... Belli bir süre elini ve gözlerini güçlendirdikten sonra resimlerine sanatçı dokunuşunu katacak Paris yolculuğuna çıkıyor. Burada yaşayan artist ve sanatçılarla diyalog kurar. Ve gerçekten resimleri olanı yansıtmanın ötesine geçip sanat olmaya başlar: Sunflowers... Bu çok net çünkü Paris'e geldiği ilk zamanlar yine gördüğünü çizen Vincent, sonrasında sanatsal çalışmalara başlar; Trees and UndergrowthWheatfield with Partridge. The Bedrom in Arles; saatçının şaheserlerinden birisi: seçilen renkler, nesnelerin sınırlarının belirtiliş tarzı. Fakat bana aslında biraz da rahatsızlığı var gibi geldi; perspektif bozukluğu ve eğik büküklük. Burada bu resim hakkında bir analiz var. Ve yine Sunflowers. Bana onu sevdiren. Bir kilometre taşı. Van Gogh müzesindekini 1889'da çizmiş. Diğer resimlerine geçtiğimizde sarıyı çok iyi kullanan Vincent, isterse maviyi de çok iyi kullanabileceğini bize gösteriyor..
Benim kanal turum biraz işkence halinde geçti. Tepede güneş, full dolu bir tekne. 1 saate yakın süren turun bir an önce bitmesini bekleyip durdum. 
İnsanlar insanlara bakıyor. Şehir sanki kendisinin tekrarı. Bisiklet, kanal, bisiklet, kanal, bisiklet, tram, kanal, bisiklet, kanal, tram... Kısaca Amsterdam. Geziye çıkmadan evvel çok resimlere bakmayın, süprizler kaçıyor... Amatör ruhu kaybetmemek gerek çok fazla bilgi yüklemesiyle. Onu kaybedince ya taklide başlarsın ya da tekrara. Bu, birşeylere yorum getirirken de öyle. Fazla bilgi yüklenmesi yaşayınca teknik detaylar ve sana söylenenler tarafında kalıyorsun. Sen de hissettiklerini göremiyorsun çünkü başkalarının onayladığı bilgilere güven, özgüvenini dövüp kendi içinden gelenleri söyleme isteğini bastırıyor. Bırak, içinden ne geliyorsa o çıksın dışarı.
Bu şehre önyargılı geldiğimi düşünüyordum fakat haksız sayılmayız çünkü gerçekten şehrin turizmi, söylenenler üzerine kurulmuş. Yeryüzünde gerçek bir günay şehri; Sin City. Sabah 8'de coffee house'lar, akşam 8'de coffee shop'lar açılıyor. Ve kanın başa hücumu misali şehrin ahalisi belli bölgeye akın ediyor, geri kalan o nezih olarak övülen tüm yerler bomboş.



















Kanal boyunca evlerin nasıl olduğunu görmek adına Museum Ons' Lieve Heer op Solder'ı gezmenizi öneririm. Iamsterdam Card ile de giriş ücretsiz. Burası eski ve gizli bir kilise. Ben gittiğimde tadilat içerisindeydi fakat bir kısmını gezebiliyordunuz. Böylece kanal boyunca bu evlerin ne kadar küçük olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca bu kadar küçük olan bir evin nasıl kilise olduğunu da görmüş olursunuz ki bu da bayağı ilginç bir olay.
Bu şehirde tüm kiliselerin tavanı aynı; sanki gemi ters dönmüş. Tavanlar ahşap ve geminin tabanı gibi kavisli. Gördüğüm en az heykelin ve süslemenin olduğu kiliseler. Şehrin göbeğindeki şehirde yer alan en eski kilisede elinize tutuşturulan broşürde bu kiliseyi bularak şehrin en gizli sırlarından birini bulduğunuz yazıyor! Din konusunda en light yer. Şehirde cami de yer almaktadır.


Buraya kadar gelmiş iken tren ile 1 saatlik mesafede yer alan Rotterdam'a da uğrayayım istedim. Şansıma ki ben şehre vardığımda yağmur yağıyordu ve sokaklarda bir Allah'ın kulu yoktu. Doğrusu bu şehirde görülecek pek fazla bir yer yok. Yani öyle çok zaman ayırmaya da değmez. 3 saat dolaştıktan sonra Amsterdam'a geri döndüm.
Başka yolculuklarda görüşmek üzere..
[Stedelijk müzesinde Richard Tuttle'ın Blue White adlı 1965 yapımı eseri]

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Edip Cansever- Sonrası Kalır 1

Evet, o ünlü masa: Yaşar Kemal, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreyya ve Can Yücel aynı masada. Bugün, bu kahramanlarımızdan şiir yazmaya sonradan denilecek kadar hayatında sonradan başlayan Edip Cansever'in tüm şiirlerinin toplandığı Sonrası Kalır'ın ilk cildinden altını çizdiğim kısımları paylaşacağım.
Kitaba başlayıp ilk sayfaları geçtiğinizde yazarın deniz, gece, kadınlar ve meyhane kelimelerini sık kullandığını farkedeceksiniz. İlk şiir kitabı sonrasında kelime dağarcığında sanki bir genişleme oluyor. Ve kesimlikle gittikçe daha güzel yazıyor, bu güzelliği de koruyor. Şair, şiirleri üzerinde de fazla oynamış, kitapta ara ara notlarla karşılaşacaksınız. Ayrıca ilk kitabı başta olmak üzere birçok yayınlanan şiirini kitaplarına aldırmamış. Fakat tüm şiirleri bir araya toplamak iddiasıyla yayınevi, şairin kitaplarına aldırmadığı şiirlerini de kitaba eklemiş..

Başlar yalnızlık ve gece,
Önce denizden.
İnsan herşeye alışıyor.
Sıcak bahar ikindilerine
Harbe, sevda çekmeye.
YERÇEKİMLİ KARANFİL
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce. 
Hadi git
İşkillenip durmasın söyle
Şimdi sabah işler değişti
Edip'e bir hal oldu şiir yazıyor de
Sana ben olmalıyım, ayaklarımdan ötürü gezinirdik
Sevişir, bir derinliğe çıkarırdık kendimizi
Adımlar atardık insanlık gürültüsünde;
Birinin acısında gibi doyulmaz inceliklerle
Kaçıyor gibisine belki ölümden, korkudan, sesten
Yere bir şeyler düşürürdük uzanıp almak için yeniden
Dursak, ya da bir durmada görünsek
Hiç değil bununla yetinsek azıcık da
Ama ne gezer!
Gözdür, kim ne derse desin, bütün aşkların en serserisi
Çok şeyleri kadınlar için yaptım, kadınlar
Onlar ki yokmuşum gibi sevdiler beni
Ve umutlar sonsuzdur. Çünkü en büyük yaslar
En büyük ölümlerden sonra tutulur.
MASA DA MASAYMIŞ HA...
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.
Sana her zaman söylüyorum, senin yüzünde gülmek var
Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.
Bir özgürlük değik de bu, daha çok
Bir özgürlük duygusu belki
Bence bu duygunun bir karşılığı olmalı
Tanrıya inandıkça tanrının olması gibi.
Aptalların ve şairlerin gözleri güzeldir
Dünyayı yeni gördükleri için
Bir tabutun gözalıcı ininde.
Çünkü her sevgide biraz da cinayet bulunur
Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi.
Bütün kara yollarında ölüme yakın bir şey var
O kadar yaklaşığım ki şu ölüm duygusuna
Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız
Yeni bir dil olacak yarın.
İDRİS'LE KONUŞMAK
-idris, sen ne yapıyorsun kuşların yanında
-idris'le konuşuyorum

kuşları okuyorum içimde, ağacın kuşlarını
yeni pişmiş çilek reçeli gibi kaynayan
dalların üzerinde
gemilere dadanan kuşları okuyorum bir de
göklerde bir başına dolaşan
görkemle
büyük denizlerdeki yalnız kuşları
ve okuyorum yıllardır bütün yalnızlıkları
okuyorum da 
kuş olsun, insan olsun
yalnızlık sevmesini bilmeyenlerin icadı
işte
suları fiyakayla göğüsleyen yelkovan kuşları
geçiyorlar martıların peşi sıra

ve küçük bir evin üst katı martı
duvarlarından sümbüller akan
sanki çok öpüşmelik kuşlar bunlar, çok sevişmelik
ve seninle biz iyi ki
sevmelerin ustasıyız, güzel şaşkınlıkların
önce yüreklerimizi alıştırmışız buna, sonra kafalarımızı
ki bu yüzden içimiz hiçbir zaman yoksul değil
yoksul olmadı.

bak
bu kalın kalın ellerimi soruyordun, bu çürük çürük bakan gözlerimi
dokunuyor ellerim gördüğün gibi
anlıyor dokunduğunu benden önce
emiyor suyu gözlerimse
emziriyor güneşi
ve uçsuz bucaksız bir maviliği yaratıyor onlar
her gün
yaratacaklar elbette
ve sözgelimi ben
üstünde gökyüzünün
kum taşıyan mavnalar gibiyim

kimi zaman kavuniçi, kimi zaman osmanlı yeşili
sabahtan akşama kadar seyrederim
ve derim ki biz
çok değerli bir yüzük taşının halkasında sıralanmışız
ana sütü gibi bir aydınlık içinde
yani şu yeryüzünü bir uçtan bir uca kuşatmışız
dik tutarak gövdemizi
umutla
bazan da yıkılarak kendiliğimizden ya da bir kurşunla
ve bu hızlı akışa yaşayıp ölmek deriz.

yaşayıp ölmek, deriz, ne denir daha başka
denir, çok şeyler denir, biliyorum
geçecektir hayatımıza mutlaka
çok inandığımız bir şeyin çocukluğu
sonra gençliği, sonra oturmuşluğu
sonra hayat hayat gibi olacaktır.

bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa
denizler bir fırtınalık görkemli
bizse kendimizi insan olarak
bir tohum gibi dikmişiz sonsuzluğa.
Özlem bir tutkunluktur bir başkasının özlemine
Ölüm de girse araya
Sahici aşklar kurmadık mı seninle
Tertermiz, dosdoğru aşklar
Nasıl mı
Dedim ya, sesinle ve parmaklarınla
Neden olmasın, yeni yakılan bir sigarayla da anlatılabilir şiir
Apansız bir yolculukla da
Bir karpuzu ikiye bölmekle, bir portakalı dilim dilim ayırmakla
Anlatılabilir.
Ama bizim memleketimizde şiir
Yazık ki ölümle anlatılır biraz
Ölümle anlaşılabilir
Öfkeliyiz, öfkeyse sonuçtur er geç
Bir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyi
Sevginin ağıtıdır bir bakıma
Hatırlıyorum da kelimelerini bir bir:
Şairlerin flaşları kalpleridir
Dışarıya da parlamalı biraz
Kaldı ki ben içimde gezinmekten yoruldum
Sensin, iyi anlarsın beni
MENDİLİMDE KAN SESLERİ
Her yere yetişilir  
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama  
Çocuğum beni bağışla  
Ahmet Abi sen de bağışla  
Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  
Öylesine benzer ki  
Ve avlularına  
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)  
Ve sözlerine   
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)  
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer  
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne  
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına  
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  
Minibüslerine, gecekondularına  
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

Eğer daha fazlasını okumak istiyorsanız size gelsin: bonus(1) ve bonus(2).

12 Temmuz 2015 Pazar

Ernest Hemingway-Güneş de Doğar/Kadınsız Erkekler/Silahlara Veda/Çanlar Kimin İçin Çalıyor/Yaşlı Adam ve Deniz/Kilimanjaro'nun Karları/Afrika'nın Yeşil Tepeleri/Akıntı Adaları

Ernest Hemingway. O kadar filmde ve kitapta atıf yapılınca insan merak ediyor. Hele Charles Bukowski sonrası daha çok merak ediyorsunuz.
Çeviri dili misali yalın bir üslup, Bukowski'nden temiz ve avamdan farklı. Zamanla birlikte düz ve tane tane ilerleyen vakalar örgüsü. Bir ana kahraman ve onun etrafında gerçekleşen olaylar. Kahramanlarımız, boğa güreşlerini seven bir gazidir ve aynı zamanda bir yazar. 
Savaş hakkındaki kitapları bir şaheser. Fakat keşke sadece savaş hakkında yazsaymış. İnsan, savaş dışındaki diğer kitaplarını okurken Hemingway daha çok savaşa katılsaymış da savaş konusu dışına hiç çıkmasaymış diyesi geliyor.
Kitapları erkek romanı. Charles Bukowski, ne kadar kadınları anlatıyorsa Hemingway de o kadar erkekleri. Bu erkeklerin birinci öncelikleri ve içgüdüleri, gururlarını korumalarıdır; hangi şartta ve mekanda olursa olsun gururlarını korumak adına diğer herşey teferuata düşmektedir.

Güneş de Doğar

İlk eserlerinden. Arkadaşlarıyla turistik geziye çıkan bir gazetenin anılarıdır. Boğa güreşleri ve güreşçileri etrafında bir gazetecinin başına gelen olayları aktarmaktadır. Kitap sonrası okuyucu, boğa güreşlerinin yazarın hayatındaki önemini benimsemektedir.
"Unut onu" dedi Robert Cohn. "Başka bir konuda bahse girelim. Boğa güreşleri üzerine bahe girebilir misin?"
"Olabilir" dedi Bill, "ama gereksiz."
"Savaş üzerine bahse girmek gibi bir şey olur bu" dedim. "Ayrıca ekonomik bir ilgi de gerektirmiyor."
"Onları görmek için çok sabırsızlanıyorum" dedi Robert.
Savaş günlerinden aklımda kalan bazı akşam yemeklerine benziyordu. Şarap boldu, görmezlikten gelinen bir gerginlik ve engellenemeyecek birtakım şeyler olacakmış gibi bir hava vardı. Şarabın yardımıyla içimdeki bulantılar yok oldu ve mutlu oldum. Hepsi de iyi insanlarmış gibi görünüyorlardı.
Bir kez bile başını kaldırıp bakmadı. Böylece, yaptıkları daha da etkili oluyordu, çünkü Brett için olduğu kadar, kendisi için de yapıyordu bunu. Başını kadırıp da beğenilip beğenilmediğini sormadığından, gerçekte kendisi için yapıyordu, bu da güçlenmesine neden oluyordu onun; aynı zamanda Brett için de yapıyordu.

Kadınsız Erkekler

Kısa kısa değişik konulardaki ondört hikayelerden oluşmaktadır. Basit, kafa dağıtmak için birebir. Konular pek fazla birbirleriyle bağlantılı değil. Hikayeler sonlarında bir mesaj verme kaygısı taşımamaktadır.
Paris'e dönüyorduk, ayrılmak için.

Silahlara Veda

Bir Amerikalı'nın Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalya anılarıdır; biraz trajikomik tam bir dram. Kitabı bu ikinci okuyuşumda da aklıma The Bridge on the River Kwai filmi geldi. Her ikisinin kurgusu ana hatları itibariyle birbirlerine paralel gibime geliyor. Hemingway'in savaş hakkındaki eserlerinin sonu kötü bitmez fakat hüzünlüdür.
Dosttuk yine, pek çok ortak zevklerimiz vardı ama, aramızda, yine de farklı şeylerimiz de vardı. O, her zaman benim bilmediğim şeyi bilirdi ve bense onları öğrendiğimde, hepsini unutabiliyordum. Sonraları öğrendiğim halde o zaman bilmiyordum bunu.
Çok benziyoruz birbirimize. Sen gerçek bir İtalyansın. Ateş, duman ve altında ise hiçbir şey. Sen Amerikalı rolüne çıkmışsın. Kardeşiz biz ve birbirimizi severiz.
"Bir veda öpücüğü ver bana."
"Çok yakışıklısın."
"Ne münasebet, daha sevecenim, hepsi bu."
Türkiye'ye de savaş ilan edip etmeyeceğimizi sordular. Bunun kuşkulu olduğunu söyledim. Türkiye (ki İngilizce'de bu hindi demekti) bizim ulusal kuşumuz dedim; ama esprinin çevirisi öylesine berbat oldu ve adamlar, öylesine şaşırıp kuşkulandılar ki, sonunda herhalde oraya da savaş ilan edeceğimizi söyledim.
İtalya Roma'nın görkemine kavuşacak, dedi binbaşı. Roma'yı sevmiyor musunuz? Seviyorum. Roma tüm ulusların anasıdır. Tiber'in emzirdiği Romulus'u hiç unutmayacağım. Ne? Hiçbir şey. Hepimiz gidelim Roma'ya. Bu gece gidelim Roma'ya ve hiç dönmeyelim. Roma güzel bir kent dedi binbaşı. Ulusların anası ve babası, dedim. Roma dişidir, dedi Rinaldi. Baba olamaz. Kim öyleyse binbaşı, Kutsal Ruh mu? Dine küfür etme. Küfür etmiyordum, bilmek istiyordum yalnızca. Sarhoşsun sen, yavru. Beni kim sarhoş etti? Ben, dedi binbaşı. Seni ben sarhoş ettim, çünkü seni seviyorum ve Amerika savaşa girdi. Sapına kadar hem de, dedim. Sabaha gidiyorsun yavru, dedi Rinaldi. Roma'ya dedim. Hayır, Milano'ya. Milano'ya dedi binbaşı.
Yağmurda durup teker teker sorguya çekilip kurşuna dizilmeyi bekledik. Şimdiye kadar sorguya çektiklerinin tümünü kurşuna dizmişlerdi. Sorgucular, kendileri ölüm tehlikesinde olmadan ölüm dağıtan o insanların asık yüzlü adalet duygusuna ve onlara özgü ilgisizlik havasına sahiptiler.
"Yaşlıların akullı oldukları düşüncesi büyük bir yanılgıdır. İnsanlar akıllanmazlar yaşlandıkça, daha dikkatli olurlar sadece."
"Belki de akıl budur."
Yaptığın iş buydu işte. Sen ölüyordun. Ne olduğunu bilmiyordun bunun. Öğrenecek zamanın olmamıştı. Seni yaka paça alıp kuralları anlatmışlardı ve ilk falsonda yakalayıp öldürüyorlardı Aymo gibi. Ya da Rinaldi gibi frengi veriyorlardı. Ama sonunda öldürüyorlardı. Buna güvenebilirdin. Dünyada olup da öldürülmemenin olanağı yoktu.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

Şimdiye kadar okumadığıma yakındığım eseri. İki defadan fazla kez okunabilecek bir eser. İspanya İç Savaşında yer alan bir Amerikalının kendisine verilen özel görevi yerine getirmek için gittiği yerde iletişime geçtiği insanlarla ilişkisi anlatılır. Savaş her yerde aynı şekilde acımasız.. Ve her yerde hiç umulmayacak insanları bile aynı şekilde vahşileştirmektedir. Eser, savaşın insan vicdanına yansımaları ya da vicdanın savaşı yorumlamasıdır.
"...ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor." [John Donne]
İnsan kendi yaşadığı yerdeki köprüleri havaya uçuramaz. Bir yerde yaşamalı, bir başkasında iş yapmalıdır. İşimi bilirim ben. Aradan bir yıl geçtikten sonra hala yaşayan biri işini biliyor demektir.
Yaşlı adam haklıydı. Bu atlar onu varlıklı kılmıştı, varlıklı olur olmaz da yaşamın keyfini çıkarmak istemişti.
"Artık Tanrı yok mu?"
"Yok arkadaşım. Kesinlikle yok. Eğer Tanrı olsaydı, benim şu gözlerimle gördüklerimin olmasına hiçbir zaman izin vermezdi. Bırak, onların olsun Tanrı."
"Tanrı'nın varlığını savunuyor onlar."
"Açıkçası dine inanarak yetiştirildiğim için O'nu özlüyorum. Ama şimdi insanın kendisine karşı sorumlu olması gerekiyor."
"Öyleyse adam öldürdüğün için seni bağışlayacak olan yine sensin."
"Sanırım öyle" dedi Anselmo. "Bu konuyu bölye açık seçik ortaya koyduğuna göre, öyle olması gerektiğine inanıyorum. Ama ister Tanrı'yla olsun, ister Tanrı'sız, adam öldürmenin bir günah olduğunu düşünüyorum..."
Öldürmekle onlara hiçbir şey öğretemezsin. Köklerini kurutamazsın onların, çünkü daha büyük kinle tohumları daha da çoğalır. Hapishane bir işe yaramaz. Hapishane yalnızca nefret yaratır. Tüm düşmanlarımız bunu öğrenmelidir.
Herkesin biriyle konuşmaya gereksinimi var. Önceleri dinimiz vardı, başka saçmalıklar vardı. Şimdi herkesin yüreğini açabileceği biri olmalı, tüm yiğitliğine karşın insan yapayalnız kalabilir.
Bak şu çirkinliğe. Ama insanın içinde bir adam seni sevdi mi onu kör eden bir duygu var. Sen bu duyguyla onu kör edersin, kendini de kör edersin. Sonra bir gün, hiçbir neden yokken, seni gerçekte olduğun gibi çirkin görür, artık kör değildir, sonra da sen onun seni gördüğü gibi kendini çirkin görürsün, erkeğini ve duygusunu yitirirsin. Anlıyor musun guapa?
Olmayan bir yerde, bilinmeyen bir yerde yapışıp kalmıştı; şimdi de bütün zamanlarda da hiçbir yere çıkmayan bir boşlukta asılı kalmış sallanıyordu; tutunacak bir şeyi olmayan bir yerde yuvarlanıyordu, tutunacak tek bir şeyi olmayan bir yerde... Ne bir yere gitmişlerdi, ne de zaman geçmişti, ne bir mekandaydılar, ne de bir zamanda; ama ikisi de oradaydılar; Robert Jordan yeryüzünün altlarından kayarak akıp gittiğini duyumsadı.
Demek ki yaşam, yetmiş yılını yetmiş saatle değiş tokuş ederse, şimdi elimde değerli bir tek bu var ve bunu bildiğim için de şanslıyım. Uzun zaman diye bir şey yoksa, yaşantınızın da geri kalanı diye bir şey yok, şu andan başlayarak; ama yalnızca şimdi varsa, şimdidir kutsanacak olan öyleyse, şimdiyle birlikte olmaktan da mutluyum. Şimdi, ahora, maintenant, heute. Şimdi, bu sözcüğün tüm dünya olması, tüm bir yaşam olması ne gülünç.
Erkek için ayyaşlıktan kötüsü yoktur. Hırsız bir şey çalmadığı zaman başkaları gibidir. Gaddar insan evinde gaddarlık yapmaz. Katil evindeyken ellerini yıkayabilir. Ama ayyaş adam leş gibi kokar, kendi yatağına kusar, organlarını alkolle dağıtır, yok eder.
İnsanın ölmesi gerekiyorsa, diye düşündü ve besbelli ki gerekiyor, ölebilirim. Ama ölmekten nefret ediyorum. Ölmek hiçbir şeydi. El Sordo'nun ölümle ilgili bir korkusu yoktu, ne de ölümle ilgili bir görüntü vardı kafasında. Ama yaşamak, bir tepenin yamacında rüzgarla salınan bir buğday tarlasıydı. Yaşamak, gökyüzünde dolanan bir atmacaydı. Tahılın savrulduğu, samanların uçuştuğu harman yerinde, tozlar içinde duran toprak bir testideki suydu yaşamak. Bacaklarının arasındaki bir attı yaşamak; bir bacağının altındaki karabinaydı, bir tepeydi, bir koyaktı, bir dereydi kenarında, vadinin uzak kıyısında, tepelerin ötesindeki ağaçların uzandığı.
İspanyolca kadar pis bir dil yoktur. İngilizcedeki yakası açılmadık sözcüklerin hepsinin karşılığı olduğu gibi, yalnızca küfrün bağnazlıkta atbaşı gittiği ülkelerde kullanılan başka sözcükler ve deyimler de vardır bu dilde.
Babamız Cumhuriyetçi olmasaydı, şimdi Eladio da ben de faşistlerin askerleri olacaktık; insan onların askeri olduğunda bir sorun kalmıyor. Emirlere uyarsın, ölürsün ya da yaşarsın, sonunda da ne olacaksa olur. Bir rejimde yaşamak o rejime karşı savaşmaktan çok daha kolaydı doğrusu.
Ah, şimdi, şimdi,şimdi, yalnızca şimdi, her şeyden önce şimdi ve şimdiki senden başka şimdi yok ve şimdi senin peygamberindir.
Şimdi, sonsuza dek şimdi. Gel şimdi, şimdi, çünkü şimdiden başka şimdi yok. Evet, şimdi. Şimdi, ne olur şimdi, yalnızca şimdi, bu şimdiden başkası değil, nerdesin, nerdeyim, öbürü nerde, niçin yok, hiç niçin yok, yalnızca işte bu şimdi var; bundan sonra her zaman, ne olur, sonra da şimdi hep, hep şimdi, çünkü her zamanki şimdi, şimdiki şimdidir; yalnızca bir tane, başkası yok, bir tek şimdi var, bir tek şimdiki, gidersen şimdi, yükselirken şimdi, yelken açarken şimdi, ayrılırken şimdi, dönenirken şimdi, yükseklerde uçarken şimdi, uzakta şimdi, tüm yolda, tüm yolların tümünde şimdi; bir kere bir bir eder, bir eder, bir eder, hala bir eder, bir eder hala, alçalırcasına bir eder, yumuşakça bir eder, özlemle, sevecenlikle, mutlulukla bir eder, iyilikle bir eder,beslenecek biçimde bir eder, şimdi üzerinde uyunmuş kesik çam ağacı dallarına dirseklerle yaslanırken, çam ve gece kokusuyla bir eder; şimdi en sonu toprakta, gelen günün sabahıyla bir eder.

Yaşlı Adam ve Deniz

Hemingway'in Tolstoyvari yazdığı en ünlü öyküsü. Aslında kısaca bir insan hayatının özetidir. Diğer kitaplarına göre eserin tamamına oranla kahramanımızla daha çok başbaşa kalıyoruz ve çoğu zaman karakterimizin zihninden geçenleri dinliyoruz. Kitap, her nedense bu ikinci okuyuşum sırasında da aklıma Big Fish filmini getirdi; biraz onun gibi sihirli bir dünya, biraz da hayata dair mesajlar felan. Birden fazla kez okunası bir eser.
Üzülme babalık. Kendini sıcak tut.
Fakat, diye düşündü, ben her işimi hesapla yaparım. Ne var ki kısmetim yok. Ama kimbilir, belki bugün. Günün her doğuşu yepyeni ayrı bir gün getirir. Talihim bugün yaver gidiverir bakarsın. Ben işimi eksiksiz yapayım da kısmet geldiğinde beni aradığı yerde bulsun.
"İnsan yenilmek için yaratılmadı" dedi dokunaklı bir sesle; "Ademoğlu mahvolur ama yenilmez." "Ne de olsa şu balığı öldürdüğüme pişmanım" diye düşündü.
Keşke bütün bunlar bir düş olsaydı da, onu hiç yakalamamış olsaydım. Üzülüyorum buna be!..
Yataktan iyi şey var mıdır be? Yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. Bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. Hem ne yeniliş, ne yeniliş...

Kilimanjaro'nun Karları

Yazarın bir diğer öykülerinden oluşan eseri. Yine diğer eser gibi kafa dağıtmaya birebir. Fakat kaleminin yavaştan güçsüzleştiğini de hissediyoruz, konu bulmakta zorlanır misali.
"Sevgi bir gübre yığını" dedi Harry. "Ben de ötmek için onun üstüne tüneyen horozum."
Ağzından çıkan sözler aslında ifade ettiği şeyler olmadığında, yalanları, doğrularından daha etkili olmuştu kadınlar üstünde.
"Ben kafelerde geç saatlere kadar oturmayı seven insanlardanım" dedi yaşlı garson. "Tıpkı eve gitmek istemeyen diğer insanlar gibi. Gecesini aydınlatacak bir ışığa ihtiyacı olan diğer insanlar gibi."
Tanrı hiçliği yarattı ve hiçlik bize daha fazla hiçliği sağladı. Bizi hiçlikten alıp hiçliğe soktu.
[Our nada who art in nada, nada be thy name thy kingdom nada thy will be nada in nada as it is in nada. Give us this nada our daily nada and nada us our nada as we nada our nadas and nada us not into nada but deliver us from nada; pues nada. Hail nothing full of nothing, nothing is with thee.]
İnsanların asıl uyuşturucusu neydi? Aslında çok iyi biliyordu. Dilinin ucundaydı, akşamsütleri bir iki dubleden sonra aydınlnana o yerdeydi, biliyordu. Tabii aslında orada değildi. Neydi o? Çok iyi biliyordu. Neydi o? Ah, tabii, ekmek insanların uyuşturucusuydu. Gün ışığında bu aklına gelecek ve mantıklı bulacak mıydı acaba? Ekmek insanların uyuşturucusu.
"Baksana. Neden insanlar anestezi yapılmadan ameliyat edilmeli?"
"Anlayamadım?"
"Neden insanların uyuşturucu olarak kullandığı hiçbir şey yararlı değil? İnsanlara ne yapmak istiyorsunuz?"
"Cehaletin içinden çekip kurtarılmalılar."
"Saçma sapan konuşma. Eğitim de bir çeşit uyuşturucu. Bunu biliyor olman gerek. Sen de eğitim aldın."
"Eğitime inanmıyor musunuz?"
"Hayır. Ama bilgiye inanıyorum" dedi Bay Frazer.
"Anlamaymıyorum."
"Ben de çoğu kez, zevkle, anlamıyorum."

Afrika'nın Yeşil Tepeleri

Yazarın Afrika safari anılarını anlattığı eseridir. Bu ve bundan sonraki eserleri, bitirmek için en fazla zaman harcadığım kitaplardır. Açıkçası Hemingway'den beni uzaklaştırdılar. Olayların kurgusu ve mevzubahis olan konular, ilgi duyulabilecek eşik değerden çok uzaktalar. Pek fazla da denilebilecek birşey yok. Hem, savaş ile zirvede bırakabilirdi. 
Başkaları aklıma gelmedikçe mutluyum.
İlkin bana, bir yazara zarar veren gerçek, somut şeyleri söyleyin... Siyaset, kadın, içki, para, tutkunun var olması. Ve siyasetin, kadının, içkinin, paranın, tutkunun olmayışı
Bir bıçağın bilenişi gibi, yazarlar da haksızlıklarla bilenir.
Eğer bir kadını ve bir ülkeyi sevmişseniz çok şanslısınız. Bundan sonra ölseniz de olur.
Hastanedeki o günün ve beş haftalık uykusuz gecenin ardından, kolumun acısını tek başıma yaşarken birden, omzunu kırdığım erkek geyiği düşündüm. Hayvanın uzaklaşırken duyduğu acıyı gecenin karanlığında, tüfeğin ateşlenmesiyle hayvanın kaçmasına dek olanları, olduğu gibi hissettim. Azıcık dengemi de yitirdiğim için o anda, tüm avcılar gibi cezalandırıldığımı düşündüm. Sonunda kafam azıcık düzelince, bu bir cezaysa, ben bu cezayı çektim, diye düşündüm.

Akıntı Adaları

Erkek romanı. Bitirmek için en uzun zaman harcadığım eseri. Fazla kadını olan içki düşkünü ana kahramanın üç farklı zaman ve mekanda başından geçenlerdir. Üç defa tekrardan başlamak zorunda kaldım. Daha fazla sözüm yoktur hakim bey.
"Bütün dövüşler kötüdür."
"Bilirim. Ama elden ne gelir ki?"
"Dövüş başladığında kazanman gerekir."
"Öyle. Ama başladığı anda ben de zevk almaya başlamıştım."
Kötü olabileceği halde çok iyi olan ve kötülüğünü yanında alaycı bir neşe olarak taşıyan bir çocuktu. Ama kötü bir çocuktu, bunu kendisi de bilirdi, ağabeyleri de. Kötülüğü içinde büyümeye devam ettiği sırada iyi olmayı sürdürüyordu yalnızca.
"Tommy, neden iyi resim yapmak bir zevktir de iyi bir roman yazmak bir cehennem azabıdır? Ben hiç iyi resim yapamadım. Ama yine de zevk alırdım resim yapmaktan."
"Bilemeyeceğim. Belki resimde gelenek ve çizgiler daha belirgindir ve daha çok insan sana yardım eder. Büyük resimlerin düz çizgilerinden ayrılsan bile bu resimler sana yardıma hazırdırlar."
"Bir başka şey de resmi daha iyi insanların yapması bence" dedi Roger. " Ben de esaslı bir insan olsaydım esaslı bir ressam olabilirdim. Ama belki de iyi bir yazar olacak kadar orospu çocuğunun biriyim."
"Bu işin bu kadar basite indirildiğini de hiç duymamıştım."
"Epey yalnızlık çekeceğiz" dedi Bobby.
"Öyle" dedi Thomas Hudson, "epey yalnızlık çekeceğiz."
İnsanı insan yapan özlemdir.
"Galiba anlıyorum Willie."
"Bok!" dedi Willie. "Sen seni sevenleri hiç anlayamazsın."

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Costa-Gavras -Missing

"You Americans, you always assume you must do something before you can be arrested."
Başka bir ülkede organize edip gerçekleştirdiğiniz kanlı darbe hakkında bildiklerinden ötürü oğlunuzun ölümüne onayı siz ve sizin gibi iş adamlarının ticaretleri için duydukları kaygılarından dolayı verdiği savunan bir ülke düşünün: Evet, böyle bir ülke gerçekte de var: Amerika Birleşik Devletleri. Costa Gavras'ın bir diğer politik filmi: Missing; 1973'de Şili'de gerçekleşen Amerika destekli kanlı devrim sırasında kaybolan gazeteci Charles Horman'ı arayan eşini ve babası anlatan Thomas Hauser'in 1978'de "The Execution Of Charles Horman: An American Sacrifice" adıyla yazdığı 1982'de "Missing" adıyla tekrar yayınlanan kitabının beyazperdeye aktarılmasıdır. Film, 1982 Cannes Altın Palmiye'yi Yol filmiyle birlikte almıştır.
"Ed Horman: He, he seems so innocent. Almost deliberately naive.

Beth Horman: Is that so bad?
Ed Horman: Is that so good?
Beth Horman: You raised him."
Film başladıktan 2 dk sonra:
Film vurucu sahnelerle başlar. Çekinmeden ABD'nin Şili'deki devrimdeki rolunü anlatır. Devrimin kanlılığını gözler önüne serer. Fakat babası Edmund Horman oğlunu aramaya başladığında ABD devletine filmin başındaki kadar açıktan çok yüklenmez, suçu daha çok bireylere ve görevli kişilerin ihmalkarlığına bağlayan bir tavır sergiler, eleştri dozunu hafifletir. Halbuki film, başlangıçtaki cesaretini sürdürebilseydi çok daha çarpıcı, iz bırakan ve akıllarda kalıcı bir esere dönüşebilirdi. Bu konuda Roger Ebert'e hak vermemek elde değil:
"Much has already been written about the bravery of “Missing”, which dares, we are told, to make a specific attack on American policies in Chile during and after the Allende regime. I wish the movie had been even brave enough to risk a clear, unequivocal, uncompromised statement of its beliefs, instead of losing itself in a cluttered mishmash of stylistic excesses. This movie might have really been powerful, if it could have gotten out of its own way."(1)
Pinochet diktatörlüğünde Şili'de darbe yönetimi sürerken film yasaklanmış(2). Ayrıca filmin yayınlanmasının akabinde darbe sırasında Şili ABD büyükelçilik görevini yapan Nathaniel Davis, filmin yönetmenine ve stüdyoya 150 milyon dolarlık iftira davası açmış(3). Dava boyunca da film raflardan kaldırılıyor ve dava sonrası tekrar piyasada yerini alıyor. 1999'da Washington, CIA'in Charles Horman'ın öldürülmesinde parmağı olabileceğini kabul ediyor(4). 2014 Haziran'da ise Şili mahkemesi, iki Amerikan vatandaşı Charles Horman ve Frank Teruggi 'nin öldürülmesinde Amerikan gizli servisinin ana rol oynadığına hükmeder(5).
"Consul Phil Putnam: Listen, Mr Horman, I wish there was something we could say or do.

Ed Horman: Well, there's something I'm going to do. I'm going to sue you, Phil. And Tower and the Ambassador and everybody who let that boy die. We're going to make it so hot for you you'll wish you were stationed in the Antarctic.
Consul Phil Putnam: Well, I guess that's your privilege.
Ed Horman: No, that's my right! I just thank God we live in a country where we can still put people like you in jail."
Film hakkında birkaç tırı-vırı:

  • Charles'ın eşi ve babası filmin produksiyonu boyunca filmin yönetmeni Costa ve oyuncular Lemmon ve Spacek ile yakın çalışırlar(6).
  • Film çekilmeden iki gün önce Meksika ordusu, filmde askeri araçların kullanımını reddeder. Meksika sanat bölümü, odundan sahte taklit tanklar dizayn eder(7).
  • Film boyunca olayların gerçekleştiği Latin Amerika devleti Şili'nin adı geçmez fakat şehirlerinden bahsedilir(8).

(1) http://www.rogerebert.com/reviews/missing-1982
(2) http://www.imdb.com/title/tt0084335/trivia?item=tr1723888
(3) https://en.wikipedia.org/wiki/Charles_Horman#Book.2C_film.2C_and_television_depictions_of_the_case
(4) http://nsarchive.gwu.edu/news/19991008/index.html
(5) http://www.democracynow.org/2014/7/1/headlines/chilean_court_rules_us_had_key_role_in_1973_killings_of_2_americans
(6) http://www.imdb.com/title/tt0084335/trivia?item=tr0676314
(7) http://www.imdb.com/title/tt0084335/trivia?item=tr1723892
(8) http://www.imdb.com/title/tt0084335/trivia?item=tr1723889