25 Ağustos 2014 Pazartesi

Johann Wolfgang Von Goethe- Genç Werther'in Acıları

Cengiz Aytmatov, temel eserlerinden Gün Olur Asra Bedel'de Abu Talip, Raymalı Aga'nın Begimay'la hikayesini anlatırken "Bozkır Goethe'sinin şiirleri" der:
"Aa, evet, Almanlar'ın da çok ünlü bir şairleri de kocamış yaşında genç bir kıza aşık olmuş. Şiirlerinden anlaşılıyormuş böyle olduğu."
Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde adlı eserinde Goethe'yi şöyle tanıtır:
"Derler ki büyük alman şairi Goethe yazdığı bir eser sayesinde intihar etmekten kurtuldu... Verter'i yazarak canını kurtaran Goethe, onunla birçok gencin hayata veda etmesine yol açtı. Büyük bir zeka.. Ama kendi egoizmi içinde, başkalarının hayatını hiçe sayışı ile ne kadar cüce..."
Tüm bunların ardından Goethe'nin Genç Werther'in Acıları'nı okumak, benim için kaçınılmaz bir meraka dönüştü. Ve ilk fırsatta merakımı giderdim.
Eser, Werther'in düşüncelerine başvurduğu arkadaşı Wilheim'a durumunu, yaşamını ve başından geçenleri anlattığı mektuplardan oluşur. İlk satırlardan yaptığımız çıkarıma göre, Werther Wilheim'ın kızkardeşiyle arasında yaşanan yakınlaşmadan dolayı kaçar. Ve gittiği yerde bir süre sonra Lotte adından genç ve güzel bir bayanla tanışır. Sonrasında Werther'in hayatı tüm perspektifiyle değişir. Mektuplarda Werther'in tutkulu sevdasını, sevdasında yaşadıklarını ve olanlara tepkisini öğreniriz. Werther'in saplantılı ve düşkün karakterini gözlemler ve adım adım yokluğa yuvarlanışını seyrederiz.
"Ve sevgili dostum, yanlış anlaşılmaların ve tembelliğin, dünyada entrika ve kötülükten belki daha fazla yanılgıya yol açtığını bu küçük meselede bir kez daha anlamış oldum. En azından entrika ve kötülük daha sık yaşanan şeyler değil."
"Buradaki insanların nasıl olduğunu soracak olursan, şunu söyleyebilirim: Her yerdeki gibi! İnsan aslında karmaşık bir varlık değil. Çoğunluğu zamanın büyük bir bölümünü yaşamak için kullanıyor, geriye kalanı ise, özgür oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her türlü yolunu deniyor. İşte insanın değişmez yazgısı!"
Burada çevirmen "sınır" sözcüğüne not düşer. Bu sözcüğün romanın ana temasının anahtarı niteliğinde olduğunu öne sürer; "Ana figür Werther'in yazgısı ile, sonsuzluğa uzanmak isteyen ama her seferinde kendi sınırlarına çarpan insanın sorunsalı işleniyor." şeklinde kitabı özetler. Herşeyin doğasında var olan sınır, aslında sınırdan şikayetçi olan yazarın kaleminde ve kelimelerinde de vardır; şikayetinde sınırdan dolayı kaleminden dökülen kelimeleriyle sınırla ilgili hissettiklerini yüzde yüz bize yansıtamıyordur, ancak sınırın imkan tanıdığı kadarını dile getirebiliyor.
"Ey büyük şair! O bakışlarda ne kadar ilahi biri olduğunu keşke görseydin, senin sık sık kötüye çıkan yüce adını bir daha başkasından duymak istemem!"
Yalnızlık alışkanlık olmuş olabilir mi? Belki de bir süre sonra olmaktadır; sonradan kazanılan alışkanlıklar felan. Werther'in anlattığı ölecek kadının itirafı müthiştir.
"İnsanların ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını, her gün aralarında gezip gördükten sonra, kendimle daha barışık hale geldim. Çünkü her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en tehlikeli şey de yalnızlık."
"Ah, benim bildiklerimi herkes bilebilir- bana özgü olansa yalnızca yüreğim."
Kurgu bana 500 Days Of Summer filmini hatırlattı: en başta bahar, çiçek, aşk, çok güzel felan fakat sonrasında nişanlısı ortaya çıkınca, veya hikayenin güzel kadın kahramanı başka bir erkeği seçince, melankoliğe bağlayan, depresyona giren kahramanımız. Filmin aksine kitapta kahramanımız hayat neşesini tekrardan bulamaz. Ve gittikçe intihar, düşüncelerinde daha kalıcı olur, farzedişten gerçekleştirilebilecek aksiyonlar listesine geçer.
"'...Gerçi...'- Şu 'gerçi' sözcüğünü kullanmasalar insanları daha  çok seveceğim; genelleme yapan her cümlenin istisna derdi olduğu bilinen bir şey değil mi? Ama insan kendini böyle savunuyor! Genel ve kısmen gerçek bir şey söylerken, lafı biraz aceleye getirdiği düşüncesine kapılınca, sonunda konuyla yakından uzaktan bir alakası kalmayıncaya kadar karşınızda sınır koymayı, değiştirmeyi, önemsiz kılmayı ve eklemeyi sürdürüyor."
"Wilhelm, mutluysak, nedeni hayalet gölgeler değil mi?"
Zorluklara göğüs gerip yaşamak mı daha cesurcadır intihar etmek mi? İntihar, gücünün dibine vurduğu sırada kendini çok güçlü hissedenin hali midir? Ve kahramanımızda intihar düşüncesi gittikçe güçlenir, cesaretlenir.
"Karmaşık ve aykırı güçlerin labirentinden bir çıkış yolu bulamıyorsa, insan ölmeli."
"Yaşamımı hareketli kılan mayalı hamurdan yoksunum; gece yarıları beni canlı tutan, sabahları beni uykudan uyandıran dürtüden yoksunum."
Lotte'nin nişanlısı Albert'in gelmesiyle karmaşıklaşan ilişkide çekilmek zorunda kalan Werther olur. Ve bu süreçte Werther, bizlere karakterini yansıtır. Son demlerinde kalbinden gelip kaleminin ucundan dökülenleri okuruz.
"Evet, yalnız bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben! Ya sizler daha önemli işlerle mi meşgulsünüz?"
Lotte, Werther'i tek cümle ile özetliyor:
"Ah bir kez dokunduğunuz her şeye niçin önüne geçilmez bir sadakatle bağlanıyorsunuz, ruhunuz niçin bu kadar şiddet dolu?"
Eserde dikkat çeken bir özellik de mektuplarda Werther'in sıklıkla dini metinlere atıf yapmasıdır. Bunun dışında dindarlığına dair herhangi bir işaret yoktur; kiliseye gitme, veya herhangi bir papazla konuşma. Fakat bol bol atıf var. Ancak tüm bunlara rağmen Werther, sonunu dinin hiç de hoşgörmediği şekilde getirir.
"Ç.N. : ...intihar sonucu gerçekleşen ölümlerde de hiçbir din adamı cenazeye eşlik etmezdi."

Goethe, Johann Wolfgang von, "Genç Werther'in Acıları", Türkiye İş Bankası Yayınları, Şubat 2014, İstanbul, Çev. Mahmure Kahraman

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Kuzeydoğu Anadolu ve Gürcistan

Çalıştığım yerde bayram tatili sonrası iki gün de tatil edilince bir yerlere gitmek şart oldu. Nereye kimle gideyim derken bir arkadaşım, arkadaşlarıyla çıkacağı tura davet etti. Fırsattan istifade, kabul ettim. Rotamız ülkemin kuzeydoğusu ve Gürcistan'ın en önemli şehirleri Batum ve Tiflis idi.

1.Gün- Trabzon

Gece uçağıyla Trabzon'a indik. Saat 02:40 civarıydı. Bu saatte kalmak için bulabileceğimiz ve gidebileceğimiz bir yer yoktu. Bir yer de ayarlamamıştık. Zorunlu olarak namaz sonrası havaalanı mescidinde kafaları vurduk, uyuduk. Klimanın açık olmasından dolayı sabah kalktığımızda dişlerimiz zıngırdıyordu. 07:40 civarı arkadaşımız geldi ve bizi aldı. İlk durağımız Ayasofya Kilisesi'ydi. Yaklaşık on sene önce yaptığım Trabzon gezisindeki eserler ile şimdiki Trabzon'un eserleri arasında büyük farklar vardı. Sırası geldikçe hepsini anlatacağım. Bir önceki gelişimde Ayasofya Kilisesi, harabe misaliydi fakat hala müze olarak kullanılıyordu. Ünlü olduğu mozaikleri görebilir, ne kadar eski bir eser olduğunu hissedebilirdiniz. Ancak şimdi restore edilip cami yapılmış. Restorasyon, eskiliğini alıp götürmüş, cami oluşundan dolayı da ana kubbenin ihtişamlı mozaikleri saklanmış. Geriye ortasında cami olan birkaç duvarındaki mozaiklerin görülebileceği kapısındaki tarihi eski ama şimdiki hali bir acayip olan tarihi demenin zor olduğu bir eser kalmış. Güç gösterisi için eski kafa ibadethaneleri dönüştürme düşüncesinin ben artık işlemediğini ve bir ucube gibi durduğunu düşünüyorum. Trabzon'da yeterine cami varken veya yetmiyorsa bir yenisi yapabilecek imkan varken kalkıp yıllardır başka amaçla hizmet etmiş yapıyı, ki bu yapı kendi vatandaşın için bir anlam da taşıyordu, kendi hizmetine almak, ne demokratik ne de insancıl bir harekettir. Size yapılmasını istemediğiniz hareketleri bir başkasına yapmayınız, lütfen!
Ayasofya Kilisesi'nde çok kısa bir süre oyalanmanın ardından Sümela Manastırı'na doğru yola çıktık. Manastır, çıkış yolundan bakıldığında eski görkemini hala korumaktaydı. İncil'deki bazı anlatıları canlandıran resimler üzerine yazılmış yazılar, eski halinden iz bırakmamış restorasyonlar canımızı sıksa da hala gidip görülesi yerlerden birisi. Bulutlar üzerindeki kayalara oyulmuş bu inziva mekanı, her haliyle sizi cezbedecektir. Aşağı inerken taşlardan yapılmış 1.2km'lik yolu tercih ettik. Beklentimizden daha  uzun sürse de yeşillikler arasında yürümek, denemeye değerdi.
Sonrasında Boztepe. Bir nevi Taabzon'un şehri paronomik görme noktası. Fakat sanırım oruçlu olduğumuzdan dolayı çayını içemediğimiz için manzarası cazip gelmedi.
Ve akabinde Uzungöl. Diğer yerler gibi buranın da eski halinden eser kalmamış. Dört bir yanını işletmeciler işgal etmiş. Kaba ve profesyonel olmayan işletmeciler ve çalışanlar. Önceki gelişimden farklı olarak bisiklet sürdük ki bayağı hoştu. Orucumuzu açtığımız Şefler Restaurant'ta ise hizmet sıfır, servis sıfır, kalite sıfır; bir daha gidilmeyecek mekanlar listesinin ilk sıralarına yerleşti.
Kötü ve memnuniyetsiz bir şekilde iftarımızı yaptıktan sonra Rize Çayeli'nde kalacağımız yere doğru yola çıktık.

2.Gün- Rize

Gece boyunca PES oynayınca geç saatte kalktık. Kahvaltı sıkıntımız yoktu çünkü oruçluyduk. Öğle vakti Ayder yaylasına doğru yola koyulduk. Yolumuz üzerinde olan Fırtına deresinde dün ayarladığımız rafting yapıldı. Ben geçmiş tecrübemden dolayı katılmadım.. Sağanak bir yağmur vardı. Çay ve yağmurun sesi eşliğinde yeşiller ortasında kitap okumak ayrı bir tattı.
Ardından Ayder yaylası. Yeşilliğe doyacağınız yer. Buraya ilk gelişim. Şelaleleri ve akan çayları ile çöken sisin verdiği havasıyla yolüstü bir durak olmayı hak ediyor. Daha öncesinde hep buranın kapitalizme yenik düştüğünü duydum ve okudum fakat açıkçası gördüğüm görüntü karşısında ben öyle düşünmedim. Hele yukarılara tırmanır ve daha ilerilere giderseniz kendinizi bir dağın tepesinde ormanın ortasında kaybetmiş gibi hissedersiniz. Ki eğer gerçekten tatil yapmak istiyorsanız bakir bu toprakları keşfetmenizi tavsiye ederim.
Yol üzerinde bulduğumuz Fırtına Restorant'ta iftarımızı açıp Artvin'de kalacağımız yer için yola koyulduk.

3. ve 4.Gün- Artvin

Yol arkadaşımızın köyüne yaklaşık altı saatlik bir yol sonrası vardık. Yolumuz Çoruh nehri üzerine yapılan barajların yanından geçiyordu. 23'den fazla tünel geçtik. 
Gideceğimiz yer Artvin'in Kirazalan köyüydü. 1800 metre rakımda dağın yamacına kurulmuş, mahallenin yirmi bilmem kaç parçasından biriydi. Ciddi anlamda tarım ve hayvancılık yok. Daha çok tatil beldesi olmuş. Evi olanlar yaz aylarını burada geçiriyor. On yıl sonra tekrardan bir köyde bulunmak, köy hayatını yaşamak, köy sofrasına oturup köy ekmeği yemek, bayram namazına gitmek ve namaz sonrası cami kapısında halka oluşturup köylüyle bayramlaşmak, eski hatıraların hasretini gidermekti benim için.
Uyanamayacağımı düşünerek bayram namazına kadar uyumadım. Namaz sonrası köylülerle bayramlaştıktan sonra kahvaltıya kadar biraz kestirdim. Horoz sesiyle uyanmak ve taze ve hormonsuz domates salata, köy peyniri ve ekmeği ile kahvaltı yapmanın lezzetini hatırlamak, gerçekten tatil yaptığım hissini verdi. Sonrasında köyün yamacında bulunduğu dağın tepesine tırmandık. Rakım 2360 metre. Bu kadar yüksekten aşağılara bakmak bayağı ürkütücüydü. Aşağı inmek, bildiğiniz gibi, tırmanmaktan daha zordu.
Köyü ilk gördüğümde aklıma köyümüz geldi. Ve bu köyü daha çok gezip öğrendikçe aslında köyümüzün çok güzel olduğunu keşfettim. Uzakta da olsa Kop dağı yamacında ovada yer alan ve Çoruh nehrinin ortasından geçtiği köyüme yıllardır gitmesem de gittiğimde çok güzel bir köyle karşılaşacağım bilincine varmak, uzakta da olsa o köy bizimdir sloganını ilk kez bu kadar içten söyletti. Ve belki de ilk kez köyümüzün varlığı övünç kaynağım oldu. Enterasan. Hayat belki daha neler yaşatacak..
Yatmadan evvel gece 12'de ev sahibimiz kendi elleriyle hazırladığı sofraya bizi davet etti. Enfes bir yemekti. Köye gelen yabancıları merak eden köylüler, tek tek eve geliyor ve bizi görüyorlardı. Bir kez daha misafirine hürmetkar ve samimi Anadolu insanı ile karşılaşıyorduk. Ev sahibimiz, rahat etmemiz için elinden gelenden fazlasını yapmaya çalışıyordu. Herkes elindekini ve bağrını bize açmış, rahat etmemizi sağlamak için didiniyorlardı. Tertemiz yürekleri ve konukseverliği ile dünyanın diğer yerlerinden ayrılan yolu taşlı köyü dağın tepesindeki memleketimin insanları..
Ertesi gün köydeki yaşantımıza kaldığımız yerden devam ettik. Dereye indik, set vurup su biriktirmeye çalıştık fakat diz kapaklarımızı geçmedi. Ardından dere kenarında börtü böceğin içerisinde köyde çay içmenin keyfine vardık. Doğa ile, doğa derken dağın tepesinde arabanın zor gittiği ve telefonun çekmediği baltanın girmediği dağda akan belki de varlığından köylüler dışında kimsenin haberdar olmadığı derenin kenarını kasdediyorum, içiçe olmak huzura varmak. Hele güneş tepede vururken gölgede rüzgarın estiği çardak altında kestirmek paha biçilmez. Akşam arkadaşımızın teyzesine davet edilmiştik. Ziyarete gittik. Ve yaşlı genç ayırt etmeden köylü vampir oynadık! Ah, Anadolu insanın yüreği kadar temiz birşey kalmadı belki de bu coğrafyada..

5.Gün- Batum

Namaz sonrası yola koyulduk. Hopa'da mola verip kahvaltı niyetine çorba içtikten sonra sınır kapısında sıraya katıldık. İster kimlik ister pasaportla giriş yapmak isteyin, 15 TL verip yurtdışı harç pulu alıyorsunuz. Arabanız var ise şoför dışındakiler yaya olarak giriş yapıyor, araçta sadece şoför kalıyor. Yurtdışı harç pulu aldıktan sonra bizim tarafta kimliğinizle çıkış yapıyorsunuz. Diğer tarafta yine sıraya giriyorsunuz. Sıra size geldiğinde resminizi çekiyorlar, elinize tutuşturdukları sarı kağıda mühür basıyorlar ve diğer tarafa geçiyorsunuz. Eğer elinizde herhangi bir poşet/çanta var ise X-Ray cihazına koyuyorsunuz ve dört adım öteden alıyorsunuz. Ve artık Gürcistan topraklarındasınız.
Karadenizin bizim tarafı taşlık ve çöp dolu iken onbeş adım ötesinde Gürcistan tarafında insanlar kıyıyı plaj olarak kullanıyor, denize giriyor ve güneşleniyorlar. Ne kadar ülkemiz onlarınkinden gelişmiş olsa da insanlığımızın geride oluşu kabak gibi ortada.. Söylenecek çok şey var fakat..
Gürcistan'da trafik tam bir curcuna. Doğru düzgün trafik levhaları ve şeritler yok. Salmışlar çayıra, ümit etmişler Mevlam kayıra. Girişin hemen sonrasında karmakarışık trafik bizi de pençesine aldı. Birkaç dakika geçmemişti ki biz de diğerleri gibi kornaya basıyorduk. Bir Türk lokantasında İstanbul'da yiyebileceklerimizi yedikten sonra şehir turuna çıktık.
Diğer Sovyet sonrası ülkeler gibi koca bir şantiye alanı. Gelişmemiş ülke. Tek şeritli çift yönlü dar caddeler. Henüz ormanlarına yeni balta giriyor. Eski evler ve yeni devlet binaları. 
Ve şehrin ortasında Avrupai parklar. Yeni binalar, eskiler yanında ucube misali kalmış. Çok eskilere benzetmeye çalışmışlar fakat aşırı derece itici olmuşlar. Görülecek yerler yürüme mesafesinde. Her şey deniz kıyısına paralel uzanan parkta toplanmış. Zaten yeni şehir de bu kıyıya paralel uzanıyor. Aşırı sıcaktan ötürü dönme dolaba binmedik. 
İzmir'deki saatin neredeyse birebir kopyasıyla da karşılaştıktan sonra gitme vaktimizin geldiğini düşünüp Tiflis'e doğru yola koyulduk. Yaklaşık sekiz saat yolculuğun ardından Tiflis'e vardık ve son dakika bulduğumuz hostele yerleştik.

6.Gün-Tiflis

Sabah hostelin verdiği bizimkine çok benzer kahvaltı sonrası şehri gezmeye başladık. Yine diğer Sovyet sonrası ülkeler gibi her tarafta irili ufaklı kiliseler. 
Özellikle şehrin her bir tepesinde bir tane var. Ve hala yenileri yapılmakta. Genel olarak hepsinin mimarisi aynı. Yeni yapılanlar, inziva mekanlarına benzeyen eskilere göre çok yüksek; bir güç gösterisi misali. Dıştan kubbeleriyle görkemli gözüken yeni kiliselerin içlerinde herhangi bir şey yok, tamamen boş diyebiliriz. Şehir sakinleri de fazlasıyla inançlı. Şehrin en işlek caddesinde yolun diğer tarafındaki kilisenin hizasına gelince insanlar yüzlerini kiliseye doğru dönüp haç çıkartıyor ve ardından yollarına devam ediyorlar. 
Şehrin imar planı yok. Neresi boş dolduralım mantığıyla yapılar yapılıyor ve bir süre sonra şehir yeni ucube devlet binaları ve kiliseler yığını haline geleceğe benziyor. Binaların iticiliği yanında cadde köşe başlarına ya da parkların ortasında yer alan heykeller gerçekten çok güzel. 
Hele duvarlarda yer alan grafitler ve duvar yazıları; ilk kez bir sokakta bir eserden alıntı yapılmış duvar yazısı ile karşılaştım! 
Karışık ve fakir. Komünist döneminden arabalar. Eski şehrin biraz arkalarına sarkınca bizim varoşlardan daha varoş ve fakir evler, sokaklar ve insanlar. Fakat bu kadar fakirlik içinde, yıkıntı bir evden piyona sesi duyabilirsiniz bizim duyduğumuz gibi. Ve eğer güler yüzle yaklaşır derdinizi de tam anlatabilirseniz sizi evlerine davet eder, resim çekmenize müsaade ederler! Şehrin en yüksek tepesine ucube denilmesini fazlasıyla hak eden heykelin yanına teleferikle çıkıp yürüyerek aşağıya inmek gerek, paronamik olarak şehri görebilirsiniz. Şehrin kafeleri keşfedilmeyi bekliyor. Gezi sonrası akılda en fazla kalan kafelerin iç dizaynları olacaktır.
Şehrin camisi de var: Cuma Cami. Vakt-i zamanında farklı mezheplere ait üç mescid varmış, biri yola  gitmiş ve diğer ikisini birleştirmişler bir cami olmuş. Şimdi tek kubbe altında iki mihrab iki minber yer alıyor. Diğer mezhepler de bu camide ibadet edebiliyorlar, örneğin Caferiler için taşlar mevcut. Ümidimiz inşaAllah İslam alemi de böyle birleşebilir.
Ardından geri dönüş. Daha yakın diyerek beş saat yolculuk sonrası Kars'ın berisindeki gümrük kapısına gittik fakat Ekim'e kadar kapı kapalı imiş. Dolayısıyla tekrardan yola koyularak yedi saat sonrası felan Batum'a vardık, ülkeye giriş yaptık. Tiflis-Batum arası yol, ilk yarısı hiç bir insanın geçmemesi gereken bir yol. Tek arabanın geçebileceği ve şimdiye kadar gördüğünüz en kötü yoldan daha kötü, abartmıyorum asfalt olmamasını geçtim bildiğin yol delik deşik, bir yol ile dağların yamacına tırmanıyorsunuz. Gidebileceğiniz maksimum hız 20 km. Sonrasında yamaçlardan iniyorsunuz. İşte bu yarı çok güzel; şimdiye kadar gördüğüm en güzel köy evleri ve çitler vardı. 
Herşeye rağmen buraya gidin fakat direk uçakla uçun ve uçakla dönünüz.

7. ve 8.Gün- Erzurum

Ülkemize giriş yaptıktan sonra eşyalarımızı almak için tekrar köye döndük. Vedalaşmanın ardından Artvin otogarından Erzurum arabası, bir minibüs, binip dört saatlik yolculuk sonrası Erzurum'a vardık. Eşyalarımızı kalacağımız yere bıraktıktan sonra yatsı namazı için Ulu Cami'ye gittik. Namaz sonrası bir yaşlı amcamız caminin tarihçesini ve imarını anlattı. Selçuklu mimarisiyle yapılmış; ana kubbeye varan koridor ile paralel koridorlardan oluşuyor. Anlattığına göre ana kubbenin mimarideki adı kırlangıçsırtı tavan; tahtadan zigzag şeklinde oluşuyor. Nem ve kokuyu engelliyor. Mihrabın üstündeki iki pencere gökyüzüne bakıyor ve güneşin bu pencerelerden içeri sızmasıyla oluşturduğu elips ile öğle ve ikindi vakitlerinin zamanları anlaşılıyor. Bir ana iki ara mihrab olmak üzere üç mihrab var; ara mihrabları müezzinler cemaate imamın sesini duyurmak için kullanıyor. Bir de dördüncü mihrab var; çocuklara namaz eğitimi için kullanılıyormuş. Ana mihrabdan ana kapıya doğru caminin kolonları arası mesafe azalıyor, bu camide sesin dağılımını sağlıyormuş. Ayrıca direkler ızgara şeklinde dikilmemiş, yani birbirlerine paralel değiller, bu sayede depreme dayanıklı oluyormuş.
Sonrasında Çifte Minareli Medrese'yi görelim dedik fakat restorasyona alınmış. Erzurum'a ayağınız düşerse Gel-Gör'de çağ kebabı yemeği unutmayın; ben bu kadar güzel bir kebap daha önce yemedim. Çekinmeyin, istediğiniz kadar yiyin. Yemek sonrası yöresel tatlı olan dolma tatlısını denemeyi de unutmayın.
Sabah Yakutiye Medresesi Taşhan Çarşısı, Abdurrahman Gazi türbesini de ziyaret ettikten sonra altı uçağıyla geri dönüş yaptık.
Abdurrahman Gazi türbesine giderken yol üzerinde beş metrelik bir yan yol var. Bu yol üzerinde arabayı durdurduğunuzda araba kendiliğinden yukarı çıkıyor. Daha önce böyle bir şey görmedim, yaşamadım. Allah'ın hikmetine sual olmaz.