12 Eylül 2015 Cumartesi

Cemal Süreya- Sevda Sözleri/On Üç Günün Mektupları

Edebiyatımızda İkinci Yeni akımının en önemli temsilcilerinden şair Cemal Süreya. Kaybettiği bir iddia sonrası soy isminden bir "y" harfi kaybetmiştir. Asıl adı Cemalattin Seber olup Zaza'dır.

Sevda Sözleri

Kullandığı sade Türkçe'den dolayı en çok sevdiğim şairlerden biri olan Cemal Süreya'nın tüm şiirleri şiir kitaplarının birinin ismi altında toplanmış: Sevda Sözleri. Aşağıda paylaşacağım birçok mısraya #şiirsokakta etiketiyle daha önce karşılaşmış olabilirsiniz, çünkü sokaklarımızda şiirlerini pek sever oldu.


Firavun'un ekinlerini yöneten Yusuf da
Arkadan yırtılmış gömleğiyle
Kanatları dökülmüş kuşa benzerdi.

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük


ŞU DA  VAR
Bir de sen koynumda yatıyorsun
Güzelsin güzelliğin mutlak amenna
Kızlığın masanın üstünde
Kocana saklıyorsun

Oysa koca da ne benim kollarım var
Soy bir portakal yedir bana dilim dilim
Ben Uzunminareliyimdir doğma büyüme
Ne yapıp yapıp denizi görmek isterim

SAYIM

Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler


Evet, gün geliyor bıkıyorum senden
Ama İstanbul'dan bıkmak gibi bir şey bu

CAMDAN

Gözleri göz değil gözistan


Aşktın sen kokundan bildim seni
...
Aşktın sen gidişinden bildim seni
...
Belki de biraz geç rastladım sana
Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza
1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi
Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa
...
Kaç gündür adını düşünüyorum
Ne demiş uçurumda açan çiçek
Yurdumsun ey uçurum

ÜSTÜ KALSIN

Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinde tutmaya yarar.


1994 ELİYLE, 
SAMANYOLU'NA
Yaşadım, Tanrım,
Yarım ve uluorta,
Bir dahaki hayatta,
Varsa öyle bir hayat,
Şiir yazar mıydım,
Bilmiyorum.

Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum.

DİLEKÇE

Bekarlara ev vermiyorlar, doğru;
Evlilere kız vermedikleri de doğru,
Bu yüzden bir gün seni bırakırım ya,
Tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu.


Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar 
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

8.10 VAPURU

Gömmeden önce biraz gezdirin beni


Ankara Ankara
Ey iyi kalpli üvey ana!


-Şair arkadaş,
 Bir derdin mi var
 Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
 Ankara'ya gelmelisin.

Süreya, Cemal, "Sevda Sözleri", Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2009, İstanbul

On Üç Günün Mektupları

Cemal Süreya bir açılışta Zuhal Tekkanat ile karşılaşır ve elini sıktıktan sonra, "Matmazel, ne kadar güzelsiniz! Benimle evlenir misiniz?" der. Şaşkınlıktan bir an duraksayan Zuhal hanım, "Kusura bakmayın beyefendi, ben öyle bir şey düşünürsem size sormam, buna kendim karar veririm." der. Yüzü düşen Cema Süreya, hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gider. [Kafkaokur Sayı 6]
Cemal Süreya, hastanede ameliyat olan eşinin odasına 13 gün boyunca gelir ve çekmeceye bir mektup bırakır. Vefatından sonra bu mektuplar kitaplaştırılır. Ek olarak daha öncesinde ve sonrasında yine eşine gönderdiği bazı mektuplar da eklenir. Mektupları okurken terkedilme korkusu yaşayan ve sevdasını kelimelere dökerek ispata çalışan birisi olduğunu düşünürsünüz. Ve yine o tertemiz sade Türkçesi. İşte o on üç mektuptan bazı kısımlar.
"Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum."
"Yaşayacağız.
Her şeyimi sana borçluyum. Sana rasladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de eklmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım."
"Evin ev olduğunu, evin şu bir günlük sensizliğinde anladım. Memo da anladı. Anladık ki dünyada en büyük acı sensizliktir. N'olur, sensiz koma bizi."
"Seviyorum seni: biline."
"Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın."
"Sevmek ne uzun kelime!"
"Dün görüşemedik. İki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi bana. Ve üç yüzyıllık görestim seni."
"Şiir yaz. Şiirdir kişiyi kurtaran bu karanlık, bu yalnızlıkla, berbatlıklarla dolu evrende."

Süreya, Cemal, "On Üç Günün Mektupları", Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2009, İstanbul

Yine daha fazlasını isteyenler için bir linki buraya bırakıyorum..

6 Eylül 2015 Pazar

Tezer Özlü- Çocukluğun Soğuk Geceleri/Yaşamın Ucuna Yolculuk/Kalanlar

"İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. İnsan, gerçeği kavradığı için utanıyor - işte gerçek önümüzde: Her ceset, sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş, bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar."Cesare Pavese
Kafkaokur'un kapağında Tezer Özlü'nün resmini görünce bir süredir sık sık karşıma çıkan bu "Türk edebiyatının nostaljik prensesi"ni okuma vaktimin geldiğini düşünerek üç kitabını sipariş ettim ve yazılış yıllarına göre okumaya başladım. Aşağıda bu kitaplardan birkaç cümle ile bahsedip altını çizdiğim kısımları sizlerle paylaşacağım.
Tezer Özlü kimdir? Ve gerçekten edebiyatımızın nostaljik prensesi midir? Nostaljik midir pek karar veremedim ama melankolik olduğu kesin. Tezer Özlü, öğretmen anne-babanın 1943 Kütahya doğumlu kızı. İstanbul Fatih'de büyür, Katolik havasındaki Avusturya Kız Lisesi'ne gider fakat bitirmez. On sekiz yaşında intiharı dener. Bir evlilik yapar. Sonrasında yirmidört yaşında manik depresif teşhisiyle beş yıl boyunca İstanbul'da farklı hastanelerin psikiyatri kliniklerine girer, çıkar. İki evlilik daha yapar. Son yıllarını Zürih'te geçirir.
"Tezer Özlü'nün yazdığı kitapları okumak, Tezer Özlü'yü okumak oluyor. Çünkü o, okuyucularına tüm çıplaklığıyla hayatını açıyor." Kafkaokur
Başından geçenleri olay örgüsünün merkezine birey olarak kendini koyarak olayda yer alan kahramanların isimlerini basitleştirerek yorumlarıyla birlikte üzerindeki etkisini tüm yalınlığıyla aktarmaktadır. Sade kelimelerle oluşan fakat karmaşık cümlelerle kurulu bir anlatımı var. En fazla Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını beğendiğimi söyleyebilirim.

Çocukluğun Soğuk Geceleri

Çocukluk ve gençlik anılarından, evliliklerinden bahsediyor. Hayatını, hayatın kendisini ve hayatının kendisine verdiklerini sorguluyor. Başından geçenleri birebir aktarıyor.
"Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı."
"Hiçbir yanlış değişmedi, diye düşünmekten kendimi alamıyorum."
"Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?"
"Bu kapıların ardına bir kez daha dönmeyeceğimi biliyorum. Böylesi bir sefaleti hiçbir zaman yaşamayacağım. Direnmeliyim. Beni iyileştiren ne şok ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku."

Özlü, Tezer, "Çocukluğun Soğuk Geceleri", Yapı Kredi Yayınları, Mart 2015, İstanbul

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla Almanca yazdığı ve 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü kazandığı, sonrasında yayımcısı Ferit Edgü'nün önerisiyle Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçe olarak tekrardan yazdığı, en çok sevdiği üç büyük ustanın hayatlarının izlerini keşif için Avrupa'ya yaptığı iki haftalık yolculuğu ustalardan alıntılarla süslediği, kendi benliğine keşif yolculuğunun anlatısıdır. Filozofca bir üslup kullanıyor, birçok cümlede birşeyler anlamak için birden fazla kez tekrarlamanız gerekiyor. Bu kitabı okurken çoğu kez anlamlı şeyler söylüyor gibi fakat çoğundan pek birşey anlaşılmadığını düşündüm.
"Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu."
"Öylesi bir zaman kesiti içindeyiz. Gelip bizi resim gibi bulan zamanın kesiti."
"Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskum, kendi çığlığımın sınırsızlığı."
"Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum."
"Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de, yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor."
"Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum.Anlatılarında yaşadığım ölülerden.Bu kahrolası dünyayı,yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden.Dünyanın ihtiyacı olan,her olguyu vermiş,söylemiş,yazmış ölülerden."

Özlü, Tezer, "Yaşamın Ucuna Yolculuk", Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2015, İstanbul

Kalanlar

Yazarın çeşitli dergilerde çıkan çoğu Almanca sonradan çevirisi yapılan yazıları ve günlüğünden alıntıların bir araya getirilmesiyle oluşan eseridir. Özellikle Son Söz Gibi, bir veda niteliğindedir.
"Ceset, kokmuş ettir. Güzel, ya peynir ne? Sütün cesedi. Durmadan içeriye girip çıkanlar... Klinikte beş ya da on yıl geçirenler, mutfak ya da bahçede çalışmaya hak kazanıyorlar. Geldim. Doğru bahçeye koştum. Ağzıma üç yaprak verildi, zehirlendiğimi sandım. Akşamın yaklaştığının farkına varamadım. Sayısız parçalara bölünüşümü, benimle birlikte dünyanın da parçalanışını anımsıyorum."
"Yaşamım, yazarların acısını aramak oldu. Çocukluğumda Dostoyevski’nin nihilist acısını buldum. Otuzumda Pavese’in intihar acısını. Bugün Berlin’de Peter Weiss’in antianarşizm acısını.
Acıyla bağlantılı mutluluğumdan çok memnunum."
"Sağlıklı kalmak için koşamam. Soluk alayım yeter."
"Kalkacak bir trene binerken, beni artık içinde bulunduğum ülke, gideceğim kent, ineceğim istasyon, bindiğim tren ve kompartımandaki insanlar pek ilgilendirmiyor. Trene binerken ben’in içinde bulunduğu duygu birikimleri ilgilendiriyor. Dış dünya ile tüm bağlantılarımın duygu birikimlerinden oluştuğunu biliyorum artık. Yazı yazmak isteğinin dış dünyaya karşı bir tür savunma olduğunu daha bir algılıyorum. Yaşamın kendisinin yazı yazmaktan çok daha gerçek, çok daha derin olduğunu da biliyorum."
"Ben bendim. Zaman, geçmiş zamandı. Bu zamana, bir kaç anıda eklenmişti. Acılarım vardı, kemerle bağlanmıştım. Acılarım vardı, kendi kendimi kemere bağlı olarak iyileştirmek zorundaydım."

Özlü, Tezer, "Kalanlar", Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2015, İstanbul

Listelist'den hakkında yazılmış güzel bir yazıyı da buraya bırakıyorum. Daha fazlasını isteyenler için bulunsun.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Mine Urgan- Bir Dinozorun Anıları

Mina Urgan. Cumhuriyet'in tanığı, İngiliz edebiyatının güzide eserlerini Türkçe'mize kazandıran, sosyalist partilerin vazgeçilmez üyesi, iki çocuk anası. 
Laurence Sterne'ün Tristiam Shandy'sine benzer şekilde önce yaşlılık ve ölüm üzerine düşünceleriyle başladığı akıcı  bir dil ile yazdığı Bir Dinozorun Anıları'na çocukluk ve gençlik anılarıyla devam edip siyasi görüşlerini açıklayarak bitiriyor. Anılarında kimler yok ki; Falih Rıfkı Atay ki üvey babasıdır, Atatürk, Abidin Dino, Behice Boran, Aziz Nesin, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi, Sait Faik, Sabahattin Eyyüpoğlu, Halide Edip, Orhan Veli, Neyzen Tevfik, Oğuz Atay. Ayrıca 27 Mayıs 1960 darbesi, TİP ve ÖDP.. Çok satan kitaplar arasında kendine yer bulan eser, çok önemli bir belge niteliğindedir.
"Bana kalırsa, bir insanın yaşamında en güzel yıllar gençlik değil, otuz beş ile kırk beş arasıdır. Gençliğin sıkıntılarından kurtulmuş, yaşlılığın sorunlarıyla henüz karşılaşmamışsınızdır. Ne çare ki, o güzel yıllar da geçer, her şeyin gelip geçtiği gibi."

Yazar, anılarını paylaşırken aralara fikirlerini serpiştiştirir. Dobra konuşmaktan hiç çekinmez. Ayıplanmak gibi bir kaygının zerresini taşımamaktadır. Ki bu yüzden kendini sık sık "dinozor" olarak nitelemektedir.

Konu konuyu açar ve yeri geldiğinde farklı konularda da fikirlerini beyan etmektedir. Bu bazen bir durum hakkında, bazen ise geçmişteki bir olay veya dönem hakkında olabilir.
"Sigarayı bir türlü bırakamamanın bana verdiği aşağılık duygusundan ancak yaşlanınca kurtuldum. Çünkü Profesör Dr. Süleyman Velioğlu bana dedi ki: "Mina hanım, daha genç olsaydınız, sigarayı bırakmanız için size korkunç baskı yapardım. Ama artık yaşlanmaya başladınız. Ve bir insan, alışkanlıklarıyla birlikte yaşlanmalı." Ayağa kalktım, Süleyman beyi bağrıma bastım, öptüm. O ne doğru laf!"

Atatürk'ün cenazesi:

Kendisine anlatılanları ve kulağına gelenleri de bizimle paylaşır.
".. bana kendi [Necip Fazıl] anlattığına göre, babası öyle deliymiş ki gerdeğe girdiği gecenin sabahı, "hanım, oğlum nerede? Neden hala doğmadı?" diye hesap sorarak, annesinin gırtlağına sarılmış, boğmaya kalktığı kadıncağızı zor kurtarmışlar elinden."

Ve hakiki İstanbullu birinden sonrasında bizim de "nerde o eski İstanbul" diyeceğimiz eski İstanbul'u dinleriz.

Ve bir tanıktan Demokrat Parti ve 27 Mayıs 1960 darbesi:

Gayet hızlı okunan yazarın muhabbet havasında yazdığı kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bunun yanında Shakespeare-severler için Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet incelemesini kesinlikle öneririm.

30 Temmuz 2015 Perşembe

3 Günlük Bayram Tatilinde Amsterdam (Birazcık da Rotterdam)

Bir defa vizeyi almışım. Kullanmamak olmaz deyip Ramazan bayramında 3 günlüğüne ver elini Amsterdam dedim. Neden Amsterdam? Ülkemizdeki herhangi bir gence bildiği yabancı şehirleri say desek hepsinin ilk on listesine Amsterdam girer. Ben de merek edip gidip göreyim istedim. Bakalım, bu şehir anlatılanlarla ne kadar örtüşmektedir..
Uçağım tam havalanacak iken kanadına çarpan kuştan ötürü fren yapınca zarar gören frenlerini tamir için 2 saat rotar yaptıktan sonra hareket edebildik. Şehre indiğinizde burası ile aradaki 1 saat zaman farkından dolayı yolculuğunuz de facto'da 2,5 saat sürmüş oluyor. Havalanından şehir merkezine, trenle veya bizim Atatürk havaalanı gibi havaalanından hemen çıkınca karşınıza çıkan duraklardan hareket eden otobüslerle gidebilirsiniz. Herhangi bir toplu taşıma aracı ile en fazla 40 dk sonra merkezdesiniz. Meydanlar olan şehrin en önemli merkezi yerleri; Dam Square, Rembrandtplein, Leidseplein, Nieuwmarkt, Museumseplein ve Spui. Bunları not edin, buraları mihenk taşı kabul ederek yolunuzu kolaylıkla bulabilirsiniz.
Şehre varışımın ertesi sabahı ilk işim Iamsterdam Card almak oldu. Booking.com'dan rezervasyon yaptırdığım otel, Rijksmuseum ile Van Gogh Müzesi'nin yer aldığı Museumseplein'de idi; yani her yere kolaylıkla ulaşabileceğim trama 30 saniye, şehrin en önemli bu iki müzesine yürüyerek 1 dakikalık mesafede: Hotel Museumzicht. Ben memnun kaldım, tavsiye ederim. 1,2 ve 3 günlük olmak üzere üç çeşit Iamsterdam Card var. Bu kart ile, bir firmanın işlettiği otobüsler dışında tüm şehiriçi ulaştırma araçlarını kullanabilir, Rijksmuseum dışında görmeniz gereken çoğu yere ücretsiz giriş yapabilir, bir bot turuna da katılabilirsiniz. Kart hakkında daha fazla detayı bu, şu ve abu linklerden öğrenebilirsiniz.
Bu şehir gerçekten çok pahalı. İngiliz sterlinin paramız karşısındaki değerinden ötürü Londra'da gezmeyi saymazsak ben bu şehirden pahalısını görmedim. Çok fazla pahalı. Gezenler için kıyaslama noktası vereyim: en ucuz magnet 2,5 euro, 0,5 lt kola 2,5 euro. Gerisini siz düşünün. Bi kahve, diğer yerlerle aynı fiyatta idi; 3,5 euro.























Rijksmuseum'u gezmedim çünkü bu şehirde diğer her şey gibi müzeler de pahalı. Bu arada bu şehirde gezmek isteyeceğiniz her yer paralı. Otele çok yakın olması hasebiyle ben direk Van Gogh müzesinden gezmeye başladım. Ve size de müzelerden sadece buradan bahsedeceğim. Müze gerçekten güzel organize ve dizayn edilmiş. Özellikle Vincent Van Gogh'un çiziminin gelişimi müzede katlara bölünerek mükemmel bir sunum yapmışlar. Ressamın çok değerli bazı eserleri bu müzede sergileniyor: Self-potrait'leri ve denemeleri, The Potato Eaters ve deneme çalışmaları, Bedrom in Arles ve Almond Blossom. Ancak bazı parçaları bu müzede yok; örneğin The Starry NightThe SoverStary Night Over the Rhone veya Sunflowers'ın diğer versiyonları. Yine de fazlasıyla gidip görmeye değer.
Buraya Van Gogh hakkında bir paragraf açayım. Bu adam, kendini çizdiği hiçbir portresinde düzgün bakmıyor, düz de bakmıyor. Hep yan bakıyor. En mutlu olduğu anlar dışında gözünde kan var. Mutlu olduğu anlarda ise dudaklarının kenarında gizli bir tebessüm. Bu adam melankolik. Biraz da çatlak tabiki. Paletinde de olduğu gibi eserlerinde açık renklere koyu renkler çalınmış. Biraz hengameli bir hayat yaşamış. Gittiği yerdeki insanların yaşamlarını aktarıyor, ama her anı; yerken, içerken, otururken ve çalışırken. Dolayısıyla bu resimlerindeki karakterler mutlu olurken bile hep çatık kaşlar. Belki Gogh, kendi hayatını da ekleyip hep çatık kaş çizdi. The Potato Eaters; ressamın artistliğe giriş kartı olarak gördüğü mutlu hayatı resmeden çalışması. Belki de mutlu aile sadece, akşam masasına koyduğu tası dolu olan, aşı olan aile idi... Belli bir süre elini ve gözlerini güçlendirdikten sonra resimlerine sanatçı dokunuşunu katacak Paris yolculuğuna çıkıyor. Burada yaşayan artist ve sanatçılarla diyalog kurar. Ve gerçekten resimleri olanı yansıtmanın ötesine geçip sanat olmaya başlar: Sunflowers... Bu çok net çünkü Paris'e geldiği ilk zamanlar yine gördüğünü çizen Vincent, sonrasında sanatsal çalışmalara başlar; Trees and UndergrowthWheatfield with Partridge. The Bedrom in Arles; saatçının şaheserlerinden birisi: seçilen renkler, nesnelerin sınırlarının belirtiliş tarzı. Fakat bana aslında biraz da rahatsızlığı var gibi geldi; perspektif bozukluğu ve eğik büküklük. Burada bu resim hakkında bir analiz var. Ve yine Sunflowers. Bana onu sevdiren. Bir kilometre taşı. Van Gogh müzesindekini 1889'da çizmiş. Diğer resimlerine geçtiğimizde sarıyı çok iyi kullanan Vincent, isterse maviyi de çok iyi kullanabileceğini bize gösteriyor..
Benim kanal turum biraz işkence halinde geçti. Tepede güneş, full dolu bir tekne. 1 saate yakın süren turun bir an önce bitmesini bekleyip durdum. 
İnsanlar insanlara bakıyor. Şehir sanki kendisinin tekrarı. Bisiklet, kanal, bisiklet, kanal, bisiklet, tram, kanal, bisiklet, kanal, tram... Kısaca Amsterdam. Geziye çıkmadan evvel çok resimlere bakmayın, süprizler kaçıyor... Amatör ruhu kaybetmemek gerek çok fazla bilgi yüklemesiyle. Onu kaybedince ya taklide başlarsın ya da tekrara. Bu, birşeylere yorum getirirken de öyle. Fazla bilgi yüklenmesi yaşayınca teknik detaylar ve sana söylenenler tarafında kalıyorsun. Sen de hissettiklerini göremiyorsun çünkü başkalarının onayladığı bilgilere güven, özgüvenini dövüp kendi içinden gelenleri söyleme isteğini bastırıyor. Bırak, içinden ne geliyorsa o çıksın dışarı.
Bu şehre önyargılı geldiğimi düşünüyordum fakat haksız sayılmayız çünkü gerçekten şehrin turizmi, söylenenler üzerine kurulmuş. Yeryüzünde gerçek bir günay şehri; Sin City. Sabah 8'de coffee house'lar, akşam 8'de coffee shop'lar açılıyor. Ve kanın başa hücumu misali şehrin ahalisi belli bölgeye akın ediyor, geri kalan o nezih olarak övülen tüm yerler bomboş.



















Kanal boyunca evlerin nasıl olduğunu görmek adına Museum Ons' Lieve Heer op Solder'ı gezmenizi öneririm. Iamsterdam Card ile de giriş ücretsiz. Burası eski ve gizli bir kilise. Ben gittiğimde tadilat içerisindeydi fakat bir kısmını gezebiliyordunuz. Böylece kanal boyunca bu evlerin ne kadar küçük olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca bu kadar küçük olan bir evin nasıl kilise olduğunu da görmüş olursunuz ki bu da bayağı ilginç bir olay.
Bu şehirde tüm kiliselerin tavanı aynı; sanki gemi ters dönmüş. Tavanlar ahşap ve geminin tabanı gibi kavisli. Gördüğüm en az heykelin ve süslemenin olduğu kiliseler. Şehrin göbeğindeki şehirde yer alan en eski kilisede elinize tutuşturulan broşürde bu kiliseyi bularak şehrin en gizli sırlarından birini bulduğunuz yazıyor! Din konusunda en light yer. Şehirde cami de yer almaktadır.


Buraya kadar gelmiş iken tren ile 1 saatlik mesafede yer alan Rotterdam'a da uğrayayım istedim. Şansıma ki ben şehre vardığımda yağmur yağıyordu ve sokaklarda bir Allah'ın kulu yoktu. Doğrusu bu şehirde görülecek pek fazla bir yer yok. Yani öyle çok zaman ayırmaya da değmez. 3 saat dolaştıktan sonra Amsterdam'a geri döndüm.
Başka yolculuklarda görüşmek üzere..
[Stedelijk müzesinde Richard Tuttle'ın Blue White adlı 1965 yapımı eseri]