31 Ekim 2012 Çarşamba

Abant Gezisi Üzerine

Bayram tatili bahanesiyle bir yerlere gitmeyi düşünüyordum. Fırsattan istifade, Hırvatistan AB'ye girmeden vizesiz gitmeyi çok istiyordum fakat olumsuz faktörler araya girince vazgeçmek zorunda kaldım.
Tatilde İstanbul'a gidince Mahmut arkadaş beraber Abant'a gitmeyi önerdi. Madem öyle, yine Mahmut arkadaşın ayarladığı arabamızla vurduk kendimizi yollara.

Madem altımızda bir araba vardı, biraz da olsa etrafı geze geze gidelim dedik. Sapanca Gölüne uğradık. Gölün üzerinde dolaşabileceğimiz bisikletler vardı fakat eski bir tecrübemden dolayı ben binmek istemeyince arkadaşlar da ben binmez isem onlar da binmeyeceklerini söylediler, ben de binmedim, bu yüzden onalr da binemedi. Daha başka çok birşey yapamadık, bakındık, etrafında gezindik, ve çay/oraletimizi içtik.(bana da garip geldi de konu aralarına en az bir resim koyma isteğiyle aşağıdaki resmi koyuyorum :) )






Sonrasında yolumuza devam eder iken Mahmut arkadaşın önerisiyle yol üzerinde Tokad-i Hayrettin hazretlerinin kabrine uğrayalım dedik. İyiki de demişiz. Gerçekten çok güzel bir yer. Her yer sarı-turuncu-yeşil karışımı yapraklara bulanmış, sonbahar tamamen ortama sinmiş. Bir tepede küçük bir mescit, yanında kabristan, karşıda vakfın ücretsiz dağıtım yaptığı aşevi. Mescidi inşa ederken ağacın kesilmeyip tam mescidin ortasında bırakılması ve mescidin ufak bir caminin ortasında bulunması enterasandı.






Yapacağımızı yaptık, akabinde tekrardan Abant'a doğru yola koyulduk. Abant Abant denen bir büyük göl ve etrafında dağların yamaçlarına kurulmuş bir ormandan ibaret. Mangal yapabilirsiniz, gölün etrafında gezip hava alabilirsiniz, yukarıdaki yayla evlerine çıkabilirsiniz.




Öğle yemeğini aşevinde yemiştik. Akşam yemeğinde de alabalık yeriz diye düşündük, çünkü yazılanlara göre buranın alabalığı ünlü imiş, hatta literatürde kendine has özel ismi varmış.
Gölün etrafında gezelim dedik. Gezmek için beş seçeneğiniz vardı:
-yaya olarak
-özel aracınızla
-faytonla
-atla kısa bir tur
-bisikletle
Bizim niyetimiz bisiklet idi. Fakat arabayla gölün etrafında turlarken hiç bisiklet kiralayabileceğimiz bir yere denk gelemedik. Sorduk soruşturduk, meğer gölün etrafına kurulmuş otellerden kiralayabiliyormuşuz. 






Biraz geç olduğu için vazgeçip arabamızla biraz yukarı çıkarak gölü üstten görelim istedik. Gerçekten hoş bir manzara vardı.




Abant'a yolculuk etmeden önceki araştırmalarımızda alabalık yeme tavsiyesine denk geldik diyerek alabalık yiyelim dedik. Baktık bakındık, uygun yer araştırması yaptık, fakat gölün etrafında bulamadık. 



Sonrasına gerisin geri yola koyulacakken yol üzerinde bir yere denk geldik. Menüsünde "terayağlı alabalık" diye birşey vardı. Deneyelim istedik. Fakat ben herhangi değişik bir tad almadım, hatta hiç tat alamadım; hayatımda yediğim en tatsız -tatsız'ı olumsuz olarak söylemiyorum, tadın olmayışı anlamında kullanıyorum- balık idi.






Akşam yemeğimizi de yemiş olduk, karnımızı doyurduk. Tok karınla gecenin zifiri karanlığında anca iki aracın yanyana gelebileceği, bir tarafın uçurum bir tarafın dağ olduğu yoldan geri dönüş yolculuğumuz başladı. Trafiğe yakalanmamanın kaçarı olmayınca gece 12 gibi evde idim.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Amok Koşucusu'ndan Notlar

"Mumların alevleri kıvrıldı, bedenleri sıcacıkken soğuk suya adım atan insanlar gibi titreyerek karanlığa değdi, geri çekildi, yeniden uzandı, sonunda şamdanın üstünde titrek bir ışık bulutu kümelendi, halka halka genişleyerek tavana kadar yükseldi."

"...ve sonunda, en sonunda, onca zaman sonra, tekrar yaşadığını, hayatta olduğunu bilmek. Bu bir saniyelik yaşamanın bedelinin ölüm olması hiç de fazla sayılmazdı."

"-Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz?
+Amok mu?.. Galiba hatırlıyorum... Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk..
-Sarhoşluktan öte bu... çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi... insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması, öyle ki hiçbir biçimde alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamaz... İklimle bir bağlantısı var bunun, sinirlerin üzerinde fırtına gibi baskı yapan ve sonunda patlama noktasına getiren o boğucu, yoğun havayla... İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağı bilirler... o gelirken uyarmak için 'Amok! Amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz köpeği vururcasına vurup öldürürler onu yada o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..."

"Hiçbir şeyin benim için gerçekleşmediğini, ama yine de her şeyin bana ait olduğunu hissediyordum."

Zweig, Stefan, Amok Koşucusu, Can Yayınları, Ocak 2012, İstanbul. Çev. İlknur Özdemir
resim kaynak

11 Ekim 2012 Perşembe

Nigthcall -Kavinsky


I'm giving you a night call to tell you how I feel
I want to drive you through the night, down the hills
I'm gonna tell you something you don't want to hear
I'm gonna show you where it's dark, but have no fear

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

I'm giving you a night call to tell you how I feel
I want to drive you through the night, down the hills
I'm gonna tell you something you don't want to hear
I'm gonna show you where it's dark, but have no fear

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you boy
But you're still the same

There's something inside you (there's something inside you)
It's hard to explain (it's hard to explain)
They're talking about you boy (they're talking about you boy)
But you're still the same

9 Ekim 2012 Salı

Positive Action-Positive Thinking

An inspiring video on TED about acting positively not could but would change the ways of your thoughts and feelings;
"And so I want to say to you, don't fake it till you make it. Fake it till you become it. You know? It's not - Do it enough until you actually become it and internalize.
The last thing I'm going to leave you with is this. Tiny tweaks can lead to big changes. So this is two minutes. Two minutes, two minutes, two minutes. Before you go into the next stressful evaluative situation, for two minutes, try doing this, in the elevator, in a bathroom stall, at your desk behind closed doors. That's what you want to do. Configure your brain to cope the best in that situation. Get your testosterone up. Get your cortisol down. Don't leave that situation feeling like, oh, I didn't show them who I am. Leave that situation feeling like, oh, I really feel like I got to say who I am and show who I am."

And an article on The Guardian over closed to the topic; Here is the link of the article.

"Subsequent research has shown that the same effect applies to almost all aspects of our everyday lives. By acting as if you are a certain type of person, you become that person – what I call the "As If" principle."

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'ten Not



“Kibirle, şımarıkça, ruh, fikir, duygu dediğimiz, ıstırap dediğimiz şeylerin aslında ne kadar da zayıf, zavallı, acı veren şeyler olduğunu korkuyla hissediyorum, çünkü bunlar en üst düzeyde bile olsa acı çeken, kıvranan insan bedenini tamamen yok edemiyor, çünkü böyle anlarda dahi insan üzerinde yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmak yerine, damarlarındaki kan akmaya devam ediyor… Fakat biraz önce dediğim gibi, tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.”

Zweig, Stefan, BirKadının Yaşamından 24 Saat, Can Yayınları, Mart 2012, İstanbul. Çev. Gülperi Sert

3 Ekim 2012 Çarşamba

Macellan: Bir İnsan Bir Yaşam Üzerine


Alışagelmediğimiz bir Stefan Zweig ile karşılaşırız; lafı uzatan, aynı ifadeleri tekrar edip duran, sayfa doldurma telaşına düşmüş görünen, konuşma tonunda yazan, basit ifadeler kullanan, muhabbet ifadeleri tercih eden… Kitabı okudukça insanın artan merakı sonucu okumak daha da zorlaşıyor. Anlatılanlar ilgi çekici ve insan bir an önce olacak olana ulaşmak istiyor fakat sözün gereksizce fazlaca uzun uzatılmasından dolayı canını sıkıyor, moralini bozuyor, akıcılığını kaybediyor. Hiç Eramus’da Monteigne’de Amerigo’da Satranç’da gördüğümüz Zweig değil.
Sanki eklemeler var. Bildiğimiz Zweig gibi satır aralarında tespitler ve analizler yer alıyor fakat diğer Zweig tespitin ardından lafı uzatmadan tespite uygun düşen durumu dile getirir ve akıcı bir hava yaratırdı. Fakat burada tespitin hemen akabinde tespit tekrarlanıyor, durum uzatılarak ve genişletilerek ki bu meselenin dağılmasına sebep oluyor anlatılıyor.  Hiç yapmadığı şekilde tespitleri için yer kazıyor, ayarlamalar ve aynı kelimeler içeren ifadeler kullanıp sonrasında çarpıcı tespitini dile getiriyor; sanki biri daha öncesinde tespiti okumuş da anladıklarını tespit önüne koyarak kendinden sonra gelecek okuyucunun tespiti bir çırpıda anlamasını sağlama telaşına düşmüş imajı veriyor.
Çevirmen, diğer kitaplarda gördüklerimiz gibi değil. Kullanılan alıntılar ve göndermeler hakkında bilgi vermiyor, direk aldığı ifadelerin not şeklinde tercümesini yazmıyor; ya “yani” diyerek söylüyor ya da hiç söylemiyor.
Mevzusu yönünden okunası bir kitap fakat üslup yönünden okunamaz bir eser olmuş.

Kitaptan geri kalan birkaç not;
 “Ama demirin paslanması nasıl kaçınılmazsa, büyük karlar da büyük kıskançlıklar doğurur. Her ayrıcalık başkaları tarafından haksızlık olarak algılanır ve küçük bir grubun aşırı derecede zenginleştiği bir yerde haksızlığa uğrayanların koalisyonu kendiliğinden oluşur.”
“…her zamanki gibi, trajik öncü değil, onun başladığı işi bitiren kişi belleklere kazınır.”
“Fakat karşı safa geçenler –Roma’da olsun, Sevilla’da olsun –asla tam güven uyandırmazlar. Bir bayrağı terk edenin, ikinci bayrağa da ihanet edeceği; bir krala sırt çevirenin, ikincisine de sadık kalmayacağı kuşkusu bir gölge gibi peşindedir. Karşı safa geçen kişi, yenerse de yeniktir yenilirse de; her iki tarafta da nefret uyandırır; her yerde yalnızdır, herkese karşı tek başınadır. Fakat bir trajedi, ancak kahramanı durumunun trajikliğinin bilincine vardığında gerçekten başlar…”
“Macellan’ın en cüretkâr planları iyi çelik gibi tutkunun ateşinde dövülmüş, ama soğukkanlı düşüncenin buzunda sertleştirilmiştir.”
“Diktatörler tam bir zafer kazandıktan sonra daha fazla hak tanımaya, iktidarlarını güvence altına aldıktan sonra fikirlerin özgürce ifade edilmesine izin vermeye eğilimlidir zaten.”
“İspanyol fatihler döneminde yerlileri felç eden bu korkunun en dokunaklı örneklerinden biri, nehirde boğulan bir İspanyol’la ilgili epizoddur. Indiolar bir kulübeye koydukları cesetten üç gün boyunca gözlerini ayırmamışlar, ama yabancı Tanrı’nın dirileceğinden korktukları için cesede dokunmaya cesaret edememişlerdi. Ancak ceset çürümeye başlayınca cesaretlerini toplamış, güç birliği yapıp ayaklanmışlardı.”
“…yaşayanlar ölülere karşı daima haklı çıkmıştır.”

Zweig, Stefan. "Macellan: Bir İnsan Bir Yaşam", Can Yayınları, 2010, İstanbul. Çevir. Zehra Aksu Yılmazer

Bonnie And Clyde Üzerine



Film bittiğinde Bonnie ile Clyde ikilisi, izleyicinin aklında bir efsane olarak kalır ve bunda son sahnenin önemli bir payının olduğunu düşünüyorum. Sahneyi geri alalım:
Fİlm boyunca edindiğimiz izlenimler sonucunda Clyde, banka soygununda aniden silahına sarılan polisin şapkasını uçurabilecek kadar iyi bir silah kullanıcıdır, bankayı soyarken çiftçiye parasını almasını söyleyecek kadar halk taraftarıdır, yaralanmasının ardından C.W. Moss’un karşılaştığı yoksulların bir şeyler verme telaşına düşmesiyle anlarız ki halk tarafından benimsenmiş ve sevilmiştir,  “a lover boy” olmamasına rağmen Bonnie’nin zengin olmayan biricik sevgilisi olmuştur ve ikisi birlikte iyi bir ikili olmuştur. Bonnie ise, filmde öğrendiğimiz yazdıklarıyla “The Barrow Gang”e efsanelik havası verir, haklılık resmi kazandırır, sempatiyle bakılmasını sağlar; kısacası Clyde’ın da dediği gibi;
“You know what you’ve done there? You told my story. You told my whole story right there. One time I told you I was gonna make you somebody. That’s what you’ve done for me. You made me somebody they’re going to remember.”
Ve filmin sonu gelir: Kendine yamuk yapıldığını düşünen şef öcünü almaya gelir. Şefin öncülüğünde kurulan tuzak sonrasında önce ciddi şekilde ikilinin tarandığını ve delik deşik olduğunu görürüz. Ardından durgun bir sahne; bir sessizlik çökmüş ve Bonnie ile Clyde boylu boyunca uzanmış, soluksuzca yatmaktadırlar – bir hata var ama yeri değil. Sonrasında şef ve adamları saklandıkları çalılıkların arkasından çıkarlar ve yoldan geçerken olanları görenlerle birlikte arabanın yanına gelirler. Yüzlerindeki ifadeden dolayı izleyici, az önce ikilinin öldüğünü görmüş olsa da onların ne gördükleri konusunda meraklanır fakat kamera ikiliye dönmez. Ve bir sır oluşur: acaba ne vardı? Ve işte burada ikilinin efsanesi ölümleriyle yıkıma uğramadan yaşamaya devam eder çünkü biz, onları en son görenlerin yüzlerindeki ifadeden dolayı diğer normal, sıradan insanlar gibi ölmediklerini ve farklı bir şeyler olduğunu düşünüyoruz, yani ikilinin ölümü de farklıydı efsanelikleri kadar.

Bonnie'nin yazmış olduğu şiir;
"you've read the story of jesse james--
of how he lived and died;
if you're still in need
of something to read
here's the story of bonnie and clyde.

now bonnie and clyde are the barrow gang.
i'm sure you all have read
how they rob and steal
and those who squeal
are usually found dying or dead.

there's lots of untruths to these write-ups;
they're not so ruthless as that;
their nature is raw;
they hate the law--
the stool pigeons, spotters, and rats.

they call them cold-blooded killers;
they say they are heartless and mean;
but i say this with pride,
that i once knew clyde
when he was honest and upright and clean.

but the laws fooled around,
kept taking him down
and locking him up in a cell,
till he said to me,
"i'll never be free,
so i'll meet a few of them in hell."

the road was so dimly lighted;
there were no highway signs to guide;
but they made up their minds
if all roads were blind,
they wouldn't give up till they died.

the road gets dimmer and dimmer;
sometimes you can hardly see;
but it's fight, man to man,
and do all you can,
for they know they can never be free.

from heart-break some people have suffered;
from weariness some people have died;
but take it all in all,
our troubles are small
till we get like bonnie and clyde.

if a policeman is killed in dallas,
and they have no clue or guide;
if they can't find a fiend,
they just wipe their slate clean
and hang it on bonnie and clyde.

there's two crimes committed in america
not accredited to the barrow mob;
they had no hand
in the kidnap demand,
nor the kansas city depot job.

a newsboy once said to his buddy:
"i wish old clyde would get jumped;
in these awful hard times
we'd make a few dimes
if five or six cops would get bumped."

the police haven't got the report yet,
but clyde called me up today;
he said, "don't start any fights--
we aren't working nights--
we're joining the nra."

from irving to west dallas viaduct
is known as the great divide,
where the women are kin,
and the men are men,
and they won't "stool" on bonnie and clyde.

if they try to act like citizens
and rent them a nice little flat,
about the third night
they're invited to fight
by a sub-gun's rat-tat-tat.

they don't think they're too smart or desperate,
they know that the law always wins;
they've been shot at before,
but they do not ignore
that death is the wages of sin.

some day they'll go down together;
they'll bury them side by side;
to few it'll be grief--
to the law a relief--
but it's death for bonnie and clyde." kaynak

1 Ekim 2012 Pazartesi

Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi'nden Notlar


Sarazen: Ortaçağ’da Batılıların Müslüman halklar için kullandığı ad.
America: Latin dillerinde kıta adlarının tanım edatları dişidir. Bu nedenle Waldseemüller’in de belirttiği gibi, yeni kıtayı adlandırırken eril bir isim olan Amerigo’nun dişil karşılığı olarak America kullanılmıştır.
Deus ex machina: Konudaki düğümü çözmek içim oyuna bir tanrının sokulması: bir bunalımı çözmek için dışarıdan müdahale.

“Dünyevi cennet diye bir yer varsa buradan uzak olmamalıdır,” şeklindeki sözleriyle Vesputius [Amerigo Vespucci], “çağının en gizemli umutlarından birini de farkında olmaksızın anımsatmış olur. Kilise Babaları (büyük Hristiyan bilginler), özellikle de Yunan teologları çok uzun zaman önce Tanrı’nın Âdem’in işlediği ilk günahın ardından Cennet’i büsbütün yok etmediği, onu sadece ‘karşı dünya’ya, insanların ulaşamayacağı bir yere kaydırdığı savını ortaya atmıştır. Mistik teolojiye göre bu ‘karşı dünya’, okyanusun ötesinde, yani ölümlülerin geçemeyeceği bir bölgenin ardında yer almaktadır. Ancak kâşiflerin cesareti o güne dek aşılmaz sanılan okyanusu alt etmeyi ve diğer yarımkürenin yıldızlarına ulaşmayı başardığına göre, insanlığın eski hayalinin gerçekleşip cennetin yeniden kazanılması niçin mümkün olmasın!”
“…bu gururlu, yenilgi nedir bilmeyen sözcük, bir yanlışlıkla bir hakikatten doğan piç, tüm haşmetiyle yükselip pençelerini ölümsüz kurbanının etine geçirir.”
“Hakikatin söylentiye yetişmesi nadiren mümkün olur.”
“Cervantes’in Afrika maceraları, Dante’nin gezi yılları ve Shakespeare’in tiyatro dönemi hakkında da arşivlerden öğrenebildiğimiz bundan daha fazlası değildir. Ama Cervantes yine de savaşmış, Dante ülke ülke gezmiş, Shakespeare de yüzlerce kez sahneye çıkmıştır. Bazen dosya ve belgeler bile yeterli kanıt değilken bunların yokluğu nasıl kanıt sayılabilir?”
“…belki de onun dünyamızın keşif tarihi içindeki başarısını en iyi tarif eden çelişki, Kolomb’un Amerika’yı keşfetmiş ama tanıyamamış; Vespucci’nin ise orayı keşfetmediği halde bunun yeni bir kıta olduğunu anlamış olmasıdır. Bu başarısı her daim hayatıyla, adıyla beraber anılacaktır. Çünkü belirleyici olan tek başına eylem değildir, bunun tanımı ve etkisi daha önce gelir.”
“Tarihten adalet bekleyen, onun vermeye yanaştığından çok daha fazlasını istemiş demektir. Tarih, ölümsüzlüğü genellikle yalın, ortalama bir insana dağıtırken en cesur ve bilge olanları, isimsiz karanlığa savurur.”

Zweig, Stefan. "Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi", Can Yayınları, Şubat 2012, İstanbul. Çevir. Gülperi Sert