30 Temmuz 2015 Perşembe

3 Günlük Bayram Tatilinde Amsterdam (Birazcık da Rotterdam)

Bir defa vizeyi almışım. Kullanmamak olmaz deyip Ramazan bayramında 3 günlüğüne ver elini Amsterdam dedim. Neden Amsterdam? Ülkemizdeki herhangi bir gence bildiği yabancı şehirleri say desek hepsinin ilk on listesine Amsterdam girer. Ben de merek edip gidip göreyim istedim. Bakalım, bu şehir anlatılanlarla ne kadar örtüşmektedir..
Uçağım tam havalanacak iken kanadına çarpan kuştan ötürü fren yapınca zarar gören frenlerini tamir için 2 saat rotar yaptıktan sonra hareket edebildik. Şehre indiğinizde burası ile aradaki 1 saat zaman farkından dolayı yolculuğunuz de facto'da 2,5 saat sürmüş oluyor. Havalanından şehir merkezine, trenle veya bizim Atatürk havaalanı gibi havaalanından hemen çıkınca karşınıza çıkan duraklardan hareket eden otobüslerle gidebilirsiniz. Herhangi bir toplu taşıma aracı ile en fazla 40 dk sonra merkezdesiniz. Meydanlar olan şehrin en önemli merkezi yerleri; Dam Square, Rembrandtplein, Leidseplein, Nieuwmarkt, Museumseplein ve Spui. Bunları not edin, buraları mihenk taşı kabul ederek yolunuzu kolaylıkla bulabilirsiniz.
Şehre varışımın ertesi sabahı ilk işim Iamsterdam Card almak oldu. Booking.com'dan rezervasyon yaptırdığım otel, Rijksmuseum ile Van Gogh Müzesi'nin yer aldığı Museumseplein'de idi; yani her yere kolaylıkla ulaşabileceğim trama 30 saniye, şehrin en önemli bu iki müzesine yürüyerek 1 dakikalık mesafede: Hotel Museumzicht. Ben memnun kaldım, tavsiye ederim. 1,2 ve 3 günlük olmak üzere üç çeşit Iamsterdam Card var. Bu kart ile, bir firmanın işlettiği otobüsler dışında tüm şehiriçi ulaştırma araçlarını kullanabilir, Rijksmuseum dışında görmeniz gereken çoğu yere ücretsiz giriş yapabilir, bir bot turuna da katılabilirsiniz. Kart hakkında daha fazla detayı bu, şu ve abu linklerden öğrenebilirsiniz.
Bu şehir gerçekten çok pahalı. İngiliz sterlinin paramız karşısındaki değerinden ötürü Londra'da gezmeyi saymazsak ben bu şehirden pahalısını görmedim. Çok fazla pahalı. Gezenler için kıyaslama noktası vereyim: en ucuz magnet 2,5 euro, 0,5 lt kola 2,5 euro. Gerisini siz düşünün. Bi kahve, diğer yerlerle aynı fiyatta idi; 3,5 euro.























Rijksmuseum'u gezmedim çünkü bu şehirde diğer her şey gibi müzeler de pahalı. Bu arada bu şehirde gezmek isteyeceğiniz her yer paralı. Otele çok yakın olması hasebiyle ben direk Van Gogh müzesinden gezmeye başladım. Ve size de müzelerden sadece buradan bahsedeceğim. Müze gerçekten güzel organize ve dizayn edilmiş. Özellikle Vincent Van Gogh'un çiziminin gelişimi müzede katlara bölünerek mükemmel bir sunum yapmışlar. Ressamın çok değerli bazı eserleri bu müzede sergileniyor: Self-potrait'leri ve denemeleri, The Potato Eaters ve deneme çalışmaları, Bedrom in Arles ve Almond Blossom. Ancak bazı parçaları bu müzede yok; örneğin The Starry NightThe SoverStary Night Over the Rhone veya Sunflowers'ın diğer versiyonları. Yine de fazlasıyla gidip görmeye değer.
Buraya Van Gogh hakkında bir paragraf açayım. Bu adam, kendini çizdiği hiçbir portresinde düzgün bakmıyor, düz de bakmıyor. Hep yan bakıyor. En mutlu olduğu anlar dışında gözünde kan var. Mutlu olduğu anlarda ise dudaklarının kenarında gizli bir tebessüm. Bu adam melankolik. Biraz da çatlak tabiki. Paletinde de olduğu gibi eserlerinde açık renklere koyu renkler çalınmış. Biraz hengameli bir hayat yaşamış. Gittiği yerdeki insanların yaşamlarını aktarıyor, ama her anı; yerken, içerken, otururken ve çalışırken. Dolayısıyla bu resimlerindeki karakterler mutlu olurken bile hep çatık kaşlar. Belki Gogh, kendi hayatını da ekleyip hep çatık kaş çizdi. The Potato Eaters; ressamın artistliğe giriş kartı olarak gördüğü mutlu hayatı resmeden çalışması. Belki de mutlu aile sadece, akşam masasına koyduğu tası dolu olan, aşı olan aile idi... Belli bir süre elini ve gözlerini güçlendirdikten sonra resimlerine sanatçı dokunuşunu katacak Paris yolculuğuna çıkıyor. Burada yaşayan artist ve sanatçılarla diyalog kurar. Ve gerçekten resimleri olanı yansıtmanın ötesine geçip sanat olmaya başlar: Sunflowers... Bu çok net çünkü Paris'e geldiği ilk zamanlar yine gördüğünü çizen Vincent, sonrasında sanatsal çalışmalara başlar; Trees and UndergrowthWheatfield with Partridge. The Bedrom in Arles; saatçının şaheserlerinden birisi: seçilen renkler, nesnelerin sınırlarının belirtiliş tarzı. Fakat bana aslında biraz da rahatsızlığı var gibi geldi; perspektif bozukluğu ve eğik büküklük. Burada bu resim hakkında bir analiz var. Ve yine Sunflowers. Bana onu sevdiren. Bir kilometre taşı. Van Gogh müzesindekini 1889'da çizmiş. Diğer resimlerine geçtiğimizde sarıyı çok iyi kullanan Vincent, isterse maviyi de çok iyi kullanabileceğini bize gösteriyor..
Benim kanal turum biraz işkence halinde geçti. Tepede güneş, full dolu bir tekne. 1 saate yakın süren turun bir an önce bitmesini bekleyip durdum. 
İnsanlar insanlara bakıyor. Şehir sanki kendisinin tekrarı. Bisiklet, kanal, bisiklet, kanal, bisiklet, tram, kanal, bisiklet, kanal, tram... Kısaca Amsterdam. Geziye çıkmadan evvel çok resimlere bakmayın, süprizler kaçıyor... Amatör ruhu kaybetmemek gerek çok fazla bilgi yüklemesiyle. Onu kaybedince ya taklide başlarsın ya da tekrara. Bu, birşeylere yorum getirirken de öyle. Fazla bilgi yüklenmesi yaşayınca teknik detaylar ve sana söylenenler tarafında kalıyorsun. Sen de hissettiklerini göremiyorsun çünkü başkalarının onayladığı bilgilere güven, özgüvenini dövüp kendi içinden gelenleri söyleme isteğini bastırıyor. Bırak, içinden ne geliyorsa o çıksın dışarı.
Bu şehre önyargılı geldiğimi düşünüyordum fakat haksız sayılmayız çünkü gerçekten şehrin turizmi, söylenenler üzerine kurulmuş. Yeryüzünde gerçek bir günay şehri; Sin City. Sabah 8'de coffee house'lar, akşam 8'de coffee shop'lar açılıyor. Ve kanın başa hücumu misali şehrin ahalisi belli bölgeye akın ediyor, geri kalan o nezih olarak övülen tüm yerler bomboş.



















Kanal boyunca evlerin nasıl olduğunu görmek adına Museum Ons' Lieve Heer op Solder'ı gezmenizi öneririm. Iamsterdam Card ile de giriş ücretsiz. Burası eski ve gizli bir kilise. Ben gittiğimde tadilat içerisindeydi fakat bir kısmını gezebiliyordunuz. Böylece kanal boyunca bu evlerin ne kadar küçük olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca bu kadar küçük olan bir evin nasıl kilise olduğunu da görmüş olursunuz ki bu da bayağı ilginç bir olay.
Bu şehirde tüm kiliselerin tavanı aynı; sanki gemi ters dönmüş. Tavanlar ahşap ve geminin tabanı gibi kavisli. Gördüğüm en az heykelin ve süslemenin olduğu kiliseler. Şehrin göbeğindeki şehirde yer alan en eski kilisede elinize tutuşturulan broşürde bu kiliseyi bularak şehrin en gizli sırlarından birini bulduğunuz yazıyor! Din konusunda en light yer. Şehirde cami de yer almaktadır.


Buraya kadar gelmiş iken tren ile 1 saatlik mesafede yer alan Rotterdam'a da uğrayayım istedim. Şansıma ki ben şehre vardığımda yağmur yağıyordu ve sokaklarda bir Allah'ın kulu yoktu. Doğrusu bu şehirde görülecek pek fazla bir yer yok. Yani öyle çok zaman ayırmaya da değmez. 3 saat dolaştıktan sonra Amsterdam'a geri döndüm.
Başka yolculuklarda görüşmek üzere..
[Stedelijk müzesinde Richard Tuttle'ın Blue White adlı 1965 yapımı eseri]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

teşekkürler, thanks, danke, gracias :)